| |
Kendi
eylemlerimizi başkalarının eylemleriyle uyum içinde
sürdürmemizin sırrı, gün ışığı periyoduna dayalı olarak
kurduğumuz tek ve ortak bir zaman sistemini paylaşmamızda saklı.
Evrim süreci içerisinde insanoğlu, birbirini izleyen bu
aydınlık-karanlık döngüsüne dayalı bir biyolojik saat
geliştirmiş durumda. Bu saatin kontrolü ise, beynin hipotalamus
bölgesine bağlı. Biyolojik saatin dışında, bir de "Zihin
Saatimiz" var. Bu da, yaşadığımız olaylar ve edindiğimiz
deneyimler arasında bir kronolojik sıralama yapabilmemizi
sağlıyor.
|
 |
|
Zihin
saatimiz, saliselerden tutun da saatlere ve yüzyıllara kadar
uzanan zaman süreçlerini önce kendi içinde bir düzene, sonra
da beynimizde bir sıraya yerleştirebilmemizi sağlıyor. Bunun
yanında, dinlemekte olduğumuz bir şarkının içerisindeki
saniyelik küçücük bir tını da yine zihin saatimiz tarafından
algılanıyor. Yaşadığımız her olay, bu zihin saati içerisinde
belirli bir yere kaydediliyor ve biz de bu sayede bir olayın
hangi olaydan önce veya sonra yaşandığını, neyi ne kadar
süre yaşadığımızı ve bunun gibi birçok veriyi
hatırlayabiliyoruz. |
Zihin saatimiz,
yaşanan olayların bizim için önemiyle ve olay esnasındaki
duygusal halimizle de yakından ilgili.
Beyinde öğrenme
ve hatırlamadan sorumlu olan farklı bölgeler bulunuyor.
Beyinlerindeki bu bölgelerde değişik derecelerde hasar meydana
gelmiş olan insanlar, belirli olayları hatırlayamıyor veya bu
olayları tarihsel bir sıraya sokamıyorlar. Örneğin, bir okuldan
mezun olduklarını hatırlıyorlar, ancak bundan kaç sene önce
mezun olduklarını hatırlayamıyorlar. Kendilerine başka bir olay
örneği verildiğinde de, bu iki olaydan hangisinin önce
hangisinin ise daha sonra olduğuna karar veremiyorlar. Bu
kişiler aynı zamanda saat, gün, yıl hatta yüzyıl kavramlarından
da çoğu zaman uzak oluyorlar. Ciddi vakalarda, hastaların
biyolojik saatleri normal işleyişini sürdürse bile, gün ışığını
görmedikleri takdirde gündüz mü yoksa gece mi olduğu konusunda
bile karar veremedikleri görülebiliyor.
Öğrenilen
bilgilerin veya yaşanan olayların, hafızada pekiştirilmesinden
sorumlu olan beyin bölgesine "Hipokampus" adı veriliyor.
Hipokampusun hemen yanında bulunan temporal beyin lobu (şakak
bölgesi) ise, hipokampusun diğer beyin bölgeleriyle ve özellikle
de serebral korteks (beyin kabuğu) ile iki yönlü bağlantısını
sağlıyor.Bu bölgeler zarar gördüğünde, "Amnezi" olarak bilinen
hafıza kaybı sendromları ortaya çıkıyor. Zarar gören bölgeye
bağlı olarak, iki farklı amnezi tipi biliniyor. Bunlardan ilki
"Anterograd (İlerleyen) Amnezi". Bu durumda, anlık olaylar en
fazla birkaç dakikalık bir süre boyunca hatırlanabiliyor ve
sonra unutuluyor. Yani kişi tarafından, uzun süreli hafızaya
yeni parçacıklar eklenemiyor.
Hipokampus
tarafından oluşturulan hafıza parçacıkları, kendi içinde değil,
beynin korteks kısmında bulunan farklı sinir ağı bölgelerinde
saklanıyor. Temporal lob da bu sinir ağı bölgelerinden biri. Bu
sinir ağları, belirli bir olayın hem hafızaya yerleştirilmesi,
hem de hatırlanması esnasında harekete geçiriliyor. Temporal
lobun zarar görmesi durumunda ise, "Retrograd (Gerileyen)
Amnezi" olarak bilinen diğer bir hafıza sorunu görülüyor. Bu
kişilerde de, geçmiş yıllara ait kişisel hafızanın büyük bir
kısmı geri dönüşümsüz olarak erişilemez hale geliyor ve geçmişe
ait anılar -bellekte var oldukları bilinmesine rağmen-
hatırlanamıyor. Yine mezuniyet örneğine dönecek olursak;
Retrograd Amnezi sendromuna sahip bir kişi, sadece "bir okuldan
mezun olduğunu" hatırlayabiliyor, ancak bununla ilişkili olarak
herhangi bir zaman birimi hatırlamıyor.
Viral ensefalit
(beyin ve omurilik iltihabı), Alzheimer gibi hastalıklar ve
bazen de kalp krizleri, temporal lob hasarlarına neden
olabiliyor. Bunun sonucunda meydana gelen hafıza problemlerinin
yanında, işitmede ve görüşte, hatta konuşmada da bazı
aksaklıklar ortaya çıkabiliyor.
Epilepsi (sara)
hastalığının ileri aşamalarında, beyindeki hipokampus
bölgelerinin çıkarılması yoluyla, her iki beyin yarımküresi
arasındaki iletişim engelleniyor. Bu operasyon ile, hastaların
ciddi nöbetler yaşamasının önüne geçilebiliyor. Ancak bunun
yanında, hafıza ve eylemlerde de bir takım eşgüdüm bozuklukları
görülüyor. Örneğin bu operasyonu geçirmiş bir hastadan, odanın
diğer ucundaki bir masanın üzerinde bulunan kitabı getirmesi
istendiğinde, kişi masaya gidiyor ancak daha sonra ne yapması
gerektiğini hatırlayamıyor.
Zaman bilinci..
Endişeli veya
sıkıntılı olduğumuzda, genellikle zaman daha yavaş geçer. Bunun
nedeni, dikkatimizi "rahatsız" ruh halimizle bağlantılı olan
şeyler üzerinde yoğunlaştırmamız. Bu tip durumlarda beyin,
görüntüleri normalden çok daha düşük bir hızla algılıyor ve
kaydediyor. Rahat olduğumuzda veya iyi vakit geçirdiğimizde ise,
görüntüler beyin tarafından daha hızlı algılanıyor ve zaman
sanki "akıp gidiyor".
lowa
Üniversitesi araştırıcılarından Daniel Tranel ve Robert Jones,
hafızada yer alan olayların doğru bir tarihsel sıraya
koyulmasında "hangi beyin bölgelerinin kullanıldığı" sorusuna
cevap bulabilmek amacıyla, 20'şer kişilik dört denek grubu
üzerinde çalışmışlar. İlk grupta, temporal lob hasarı sonucunda
amnezi görülen denekler; ikinci grupta, beynin ön lobunda hasar
bulunan denekler; üçüncü grupta da, bu iki bölgeden herhangi
birinde hasar bulunmayan ve amnezi görülmeyen denekler
kullanılmış. Dördüncü grupta ise herhangi bir nörolojik
rahatsızlığı olmayan denekler "kontrol" setini oluşturmuş.
Deneklerin tümüne birer anket verilerek, hayatlarındaki anahtar
niteliği taşıyan olaylar ve kişiler hakkında sorular sorulmuş.
Daha sonra deneklerin verdikleri cevaplar, akrabalarıyla
görüşülerek ve çeşitli kayıtlarla karşılaştırılarak
değerlendirilmiş. Deneyin sonucunda, kontrol grubundan alınan
cevapların en fazla 1,9 yıllık bir hata payıyla doğru oldukları
saptanmış. Amnezi görülen hastalarda ise bu hata payı doğal
olarak çok daha yüksek çıkmış. Önbeyin hasarlı denekler,
olayları ve kişileri tam ve doğru olarak hatırlarken, zaman
sorularını ortalama 5,2 yıllık hatalarla cevaplamışlar. Temporal
lob hasarlı deneklerde ise, olay ve kişilerin net olarak
hatırlanamamasına karşılık, zaman konusunda ortalama olarak
sadece 2,9 yıllık bir yanılma payı görülmüş.
|
 |
|
Bu
deneyin sonucu, olayların hatırlanması ve tarihsel sıraya
dizilmesi konusunda ayrı bölgelerin işlev gördüğü sonucunu
ortaya koyuyor. Bazal önbeyin bölgesinin, özellikle
olayların doğru tarih sırasına koyulmasında, temporal
bölgeden çok daha öncelikli olduğu da bu deneyden
çıkarılabilecek olan bir diğer sonuç. Önbeyin hasarı görülen
hastalarda, temporal lob hasarlı hastaların aksine, uzun
süreli hafızaya yeni parçacıklarının katılabildiği de
görülüyor. Ancak bu yeni hafıza parçacıklarının doğru bir
tarihsel sıraya koyulmasında, çoğunlukla problem yaşanıyor. |
Déjâ vu...
Kaliforniya
Üniversitesi'nden Benjamin Libet, beynin uyarıları alması ve
uyarıların tepkilere dönüşmesi arasında geçen süre üzerinde
çeşitli araştırmalara imza atmış bir isim. Yaptığı deneylerden
birinde, parmağını kıvırmasını söylediği bir deneğin bu eylemi
gerçekleştirdiği an ile deneğin beyin dalgalarının bu eyleme ait
sinyali verdiği anları kaydetmiş. Kayıt sonucunda, şahsın
istemli olarak parmağını kıvırmasının, beyinde bu eyleme dair
sinyalin oluşmasından yaklaşık 1/3 saniye sonra gerçekleştiğini
görmüş.
Eylem bilincini
oluşturan sinirsel faaliyetler ile eylemin kendisinin
gerçekleşmesi arasında bir "gecikmenin" varlığı şüphesiz.
Örneğin birisi kolumuza dokunduğunda, bu uyartı öncelikle
reseptör (alıcı) hücrelerimiz tarafından algılanıyor, sinir
hücreleri yardımıyla beyine gönderiliyor, beyinde bu durumla
ilgili bir cevap oluşturuluyor ve bu cevap yine sinir hücreleri
aracılığıyla efektör (sonuçlandırıcı) hücrelere gönderiliyor ve
biz ancak, tüm bu iletişim süreci sonunda bu uyartıya bir
"tepki" verebiliyoruz. Peki bizler bu gecikmeyi neden
algılayamıyoruz?
Çünkü beynimiz,
bu tip durumlarda, yaklaşık 120 milisaniye kadar olduğu
düşünülen bir "zaman öncesi" görüngüsü yaratıyor ve bu sayede
de, biz olayları olduğundan daha az "gecikmiş" veya "hiç
gecikmemiş" olarak algılıyoruz. Belki "bu anı daha önce
yaşamıştım" hissi de beynin bu özelliğinden kaynaklanıyor..
Déjâ vu,
Fransızca kökenli bir terim ve "daha önce görülmüş" anlamına
geliyor. Günlük hayat boyunca sıkça yaşanan bu görüngü, bir anın
daha önceden yaşanmış olduğu hissini veriyor. Veya ilk defa
gittiğimiz bir yerde sanki daha önceden de bulunmuş olduğumuzu
hissedebiliyoruz. Kendi kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz
bu durum, hafızada meydana gelen ufak karışıklıkların bir sonucu
olarak açıklanıyor. Tabii ki daha farklı yaklaşımlar da
mevcut, örneğin daha önceden hafızaya alınmış olan bir
görüntünün veya olayın, belirli bir anda yeniden yarı-gerçekçi
bir imaj halinde zihne yansıması (flashback) olarak da
tanımlanıyor.
Arthur
Funkhouser, farklı sinirsel uyarılara bağlı olarak gelişen 3 tip
"déjâ vu" fenomeni olduğunu ileri sürüyor ve bunları şöyle
sınıflandırıyor; "déjâ vecu" (önceden tecrübe edilmiş), "déjâ
senti" (önceden hissedilmiş) ve "déjâ visite" (önceden
gidilmiş).
Önceden
yaşanmışlık hissine getirilen en güncel açıklamalardan birisi
de, beyindeki kısa ve uzun dönem hafıza mekanizmalarında kısa
süreli bir tutukluk meydana geliyor olması. Algılanan bilgilerin
(veya duyumların) kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya
geçişi esnasında, normal yolundan saparak bir anlamda "yolunu
kısaltması" sonucunda o anki algı, kişi tarafından uzun dönem
hafızadan gelmesi nedeniyle "geçmişte yaşanmış" olarak
nitelendiriliyor. Normalde algı ve tepki arasında geçen ve
aslında bizim farkında olmadığımız gecikme süresini, kısaldığı
zaman fark ediyoruz ve bunun sonucunda da huzursuzluk verici bir
hisse kapılıyoruz. Ayrıca, çeşitli sinirsel hastalıklarda,
örneğin sara nöbetleri öncesinde, çoğunlukla "déjâ vu" hissi
daha sık yaşanıyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 418
Eylül-2002
Deniz
Candaş'a teşekkürlerimizle
Denizce

|
|