e-mail
denizce@denizce.com
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Antalya Şel.
Antarktika
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim  

  Ayağa Kalkan Sular Çağlayanlar    

 

 

İlkbahar yağmurları, sadece çiçeklenmeye hazırlanan tohumları değil, eriyen karlarla karışan akarsuları da harekete geçirir ve çağlayanlara yol verir.

Anadolu'yla ilgili gerçeküstü bir film çekseydim, ilk görüntüler Ece Ayhan'ın dizelerinden çıkardı: "Uç Doğu. / Anadolu'yu anlatacaktır öğretmen. / Haritayı asar. / Bütün sınıf korkmuştur; göller, ırmaklar dökülecekler!". Coğrafyayı da, çocukluğun o saf dünyasını da aşan bir şiirdir "Dökülecekler!".

Dizeler müthiş bir imge sağanağını başlatır. Sınıf duvarına asılan bir haritadan aşağı doğru dökülen onlarca ırmak, göl, deniz. Ve doğuracakları bir sürü çağlayan. Bu şiiri ilk okuduğumda içimdeki sularda şöyle bir tümce yaratmıştı: "Çağlayanlar; nehirlerin, ırmakların, derelerin ayağa kalkmış halidir!" Evet, çoğu insan için çağlayanlar 'düşen sular'dır; benim için ise, 'ayağa kalkan sular'. Ayağa kalkarlar ama, kışın buzdan dişleri herkesi durdurduğu gibi onları da durdurur.

Nehirler, çaylar ve dereler, Anadolu coğrafyasını milyonlarca yıldan beri şekillendirip durdular. Güçlendiklerinde taştılar, yatak değiştirdiler. 

Denize dökülmeden önce çok parmaklı eller gibi açıldılar, bölündüler, deltalar yarattılar. Bereketi taşıdılar, hayat verdiler ovalara ve tarlalara. Onlara Göksu dedik, Kızılırmak dedik, Çoruh dedik, Eşen dedik. Suları azaldığında endişelendik, çünkü bazen bir pınardan kana kana su içmekti yaşam, bir yolcu için. Zaten hepimiz "devrandan gelip geçen birer yolcu değil miydik"?

Sular, baharla birlikte, eriyen karları ve yağmurları yüklenip dağlardan çağlayanlarla gürül gürül indiler. Deniz gücünü nasıl dalgalarla gösterirse, onlar da çağlayanlarla sınadı varoluşlarını. Yükseklerden düştüler, geçitler ve kanyonlar açtılar kayaları aşındıra aşındıra. Geçtikleri yerlerin kıyılarında ağaçlar bitti, çiçekler açtı. Köprüler kuruldu. Başlarına, "Ey yolcu, su içtiğin bu hayratı Veliler köyünden ..." diye başlayan yazılar kazınan çeşmeler yapıldı. Yolcuların duasını almak isteyenler, önce onların dudaklarını ıslattılar.

Ve bir gün bir çağlayanın başında yorgunluk atan bir bilge, şöyle mırıldandı: "Gücüne kanma! Bir taşı delen, suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir." O günden sonra, Anadolu'da akarsular bereketi hakça paylaştırmak için kollara ayrıldılar, dört bir yana aktılar, aktılar, aktılar. Bu yazı da, onlara selam olsun diye yazıldı.

 

Apollon'un Gözyaşları

Antakya, "dili olsa da konuşsa" dediğim kentlerden biri. Orada dillendirilen söylencelerden biri de, 'ayağa kalkan sular'la ilgili. Toprak Ana, Antakya'da yalnızca gelincik tohumlarını saklamakla kalmaz, Irmak Tanrısı'nın kızı Daphne ile Apollon'un öyküsünü de saklar. Aşk bu ya, Apollon Daphne'ye tutulduğunda kız onu reddetmiş. Apollon pes eder mi, bırakmamış peri kızının peşini. Daphne kaçmış, Apollon kovalamış; Daphne kaçmış, Apollon kovalamış. Yakalanacağını anlayan peri kızı, Toprak Ana'ya, "Beni sakla, kurtar şu Apollon'dan!" demiş. Toprak Ana, peri kızını hemen oracıkta, daha doğrusu Harbiye'de bir ağaca dönüştürmüş. O ağaca biz o gün bugündür Defne diyoruz. Sevdiğinin ağaca dönüştüğünü gören Apollon'un gözyaşlarından da Harbiye Çağlayanları oluşmuş. Harbiye'de defne yağı ve yaprağından üretilen sabunlar peri kızı Daphne'nin güzelliğine sahip olmak isteyenlerce satın alınıyor. Sinop içinse, 'Karadeniz'in incisi' diyorlar; gerçekten bir inci Sinop. Ama henüz istiridyesi açılıp içinden çıkarılmamış, keşfedilecek nice ışıltısı olan bir inci. İlçesi Erfelek ise, bir dizi çağlayanı, istiridyelerin değil, ormanların içinde saklıyor. Erfelek Çağlayanları, bir kanyon içinde birdirbir oynayarak akan Şamı Deresi'nin çocukları. 28 tane olduğu söyleniyor ama, saymaya kalkarsanız, eminim şaşıracaksınız.

İlk şelaleden yürümeye başlayıp iki kilometrelik yolun sonunda kaynağa ulaştığınızda 300 metre yükselmiş olacaksınız. Bu yolculuk, dizlerinizin dermanına ve hava şartlarına bağlı olarak iki-üç saat arasında değişiyor. Ama doğa ve fotoğraf tutkunu iseniz, altı-yedi saatten önce geri dönmeniz olanaklı değil. İlçe, Sinop'a 30 kilometre uzaklıkta, Erfelek'ten sonra 15 kilometre daha giderek düşen sulara ulaşacaksınız.

 

Toros Dağları'nda

Toros Dağları, Doğu Karadeniz'le birlikte çağlayanların beşiğidir. Çağlayan görmek için önereceğim ilk rota, Alanya-Taşkent-Hadim hattı. Uçurumların kıyısından geçerken bazen aşağı bakmaya korkacağınızı, Taşkent'e vardığınızda kayaların arasında yerleşmiş bu garip kasabanın Amin Maalouf'un romanlarındaki coğrafyaları anımsatacağını biliyorum. Bu yolda bulunan Uçan Çağlayanı da, kayalıklardan Gökdere'ye düşerken gökkuşağı yaratma ustasına dönüşüyor. İkinci önerim, Güzelbağ-Gündoğmuş hattı üzerinden Köprülü'ye gitmeniz. Orada Alara Çayı'nın doğum yeriyle karşılaşacaksınız. Baharda küçük bir kanyonun ağzında patlayan Alara Çağlayanı, unutulmaz bir su bayramı yaşatacak size.

Suları Yutan Delik

Şiir yalnızca sözcüklerle yazılmaz; görüntülerle de yazılır. Antalya'daki Kurşunlu Çağlayanı da bu görüntülerden birini yaratıyor. Ağaçların arasından yürüyerek aşağıya indiğinizde, birden 12 metreden damlalarını aşağıya bırakan çağlayan ile karşılaşıyorsunuz. Boşluğa verdiği sözü tutmak için dökülür gibidir...

Kurşunlu'nun 'kardeşi' Düden Çağlayanı da, Kırkgözler'de kendini yeryüzüne verip sonra, defalarca kaybolup yeniden ortaya çıkıyor. Düden, 'su yutan delik' anlamına geliyor. Yanındaki merdivenlerden büyük bir kayanın içine doğru inerken, uğultu gitgide artıyor. Birden kendinizi çağlayanın altında buluyorsunuz; altında dediğim, bir mağara ağzının üzerinden dökülen çağlayanın içindeymiş gibi...

Hangi birini anlatayım? Kapuzbaşı'nı mı, Samandere'yi mi; Tortum'u mu, Ulukaya'yı mı? Hasanboğuldu'yu mu, Yerköprü'yü mü; Ayder'i mi, Gelintülü'nü mü? Bir 'su bayramı' nasıl anlatılır? İyisi mi çağlayanların türküsünü dinlemek için yollara düşün siz.

    Kaynakça: SkyLife  Mart 2006