|

Afrika kıtasının güney ucunda bozulmamış şaşırtıcı doğası,
sunduğu zengin insan mozaiği, eğlencesi ve tasarımcı kimliğiyle
Cape Town, görülmesi gereken şehirler listesinin ön sıralarında
yer alıyor.
Bazı şehirler vardır ki etrafında kurulmuş efsanelerle
yaşarlar. Onlardan bazılarını gördüğümde “bu muymuş?” dediğim
çok oldu. Cape Town onlardan biri değil. Afrika’nın en ucuna
kadar gittiğimde kıtanın tüm renklerini içinde taşıyan, buna
rağmen çok batılı bir hayat tarzı sunan şaşırtıcı bir şehirle
karşılaşıyorum. Ağzımdan: “Burayı nasıl olur da daha önce
keşfetmedim?” cümlesi dökülüyor. Rehber kitapları suçlayarak, bu
şehrin ruhuna tam olarak inemediklerinde karar kılıyorum.
Beklenmedik bir hazine bulmuş korsanlar gibiyim. Elimde dürbün,
şehri fethetmeden hemen önce nefes kesen manzarasıyla meşhur
Chapman Tepesi’nde (Chapman’s Peak) duruyorum. 1580’de Francis
Drake’in bu toprakları keşfettiğinde sarf ettiği: “Dünyada
gördüğüm en güzel burun” sözleri aklıma geliyor ve izliyorum.
Uğultulu Tepeler
Bir şehrin nasıl bu kadar da belirgin bir silueti olabilir?
Tepesi yatay bir şekilde kesilmiş 1086 metrelik Masa Dağı’nın
üzerinde duran beyaz sis bulutu, dağın tepesinden aşağıya kumaş
gibi akıyor. Yanımdan geçen sarışın Cape Townlu sabah koşusuna
ara veriyor: “O gördüğün sis oluşumuna biz dağın masa örtüsü
deriz, onun varlığı Cape doktorunun da geldiğini müjdeler”
açıklamasını getiriyor. “Aslında doktor, estiği zaman şehrin
havasını temizleyip mikropları yok eden, güneydoğudan esen
kuvvetli bir rüzgârdan başkası değil” diye de eklemeyi
unutmuyor. Cape Townluların yaratıcı olduklarını duymuştum, bu
konuşma bunun ilk işareti olmalı. Rüzgârın kuvvetli estiği de
doğru. Yüzümü güneye doğru çevirdiğimde, Atlantik ve Hint
Okyanusu’nun kesiştiği ve uzun süre Afrika’nın en uç noktası
olarak bilinen (aslında en uç nokta 150 kilometre doğudaki Cape
Agulhas) Ümit Burnu’nda buz gibi serin dev dalgaların hoyrat bir
şekilde birbiriyle çarpıştıklarını görür gibiyim. Eskiden
denizcilerin kâbusu olan ve birçok geminin battığı Ümit Burnu
ile aramızda sadece yarım saatlik bir mesafe var.

Buna rağmen şehrin dört bir yanını saran kumsallarda,
sörfçüler ve kiteboard’cular dalgaları ve rüzgârı ehlileştirme
konusunda oldukça başarılılar. Okyanus soğuk ama kumsallar insan
kaynıyor. Şehrin etrafındaki dört tepeye bakıyorum: Şeytan
Tepesi (Devil’s Peak), Aslan Kafası (Lion’s Head), Masa Dağı (Table
Mountain) ve Sinyal Tepesi (Signal Hill). Bu tepelerde benim
gibi manzara seyredenlerin çoğu turist. Cape Townlular dağ
bisikletine biniyor, koşuyor veya yürüyorlar. Uzaktan bakınca,
şehrin sırtlarına tırmanan, keçi kadar çevik sporcuları
seçebiliyorum. Her sene nisan ayında yapılan Two Ocean’s
Maratonu’na, veya mart ayındaki Argus Bisiklet Yarışı’na
hazırlanıyor olmalılar.
Ben onlar kadar sportmen değilim. Şehri gezmek için kendime
zahmetsiz bir yol bulmalıyım. Afrika’nın ucunda hiç görmeyi
ummadığım, çift katlı kırmızı otobüslerin broşürünü görünce, bu
problem de kendiliğinden çözülüyor.
Afrika Davulları
Çalıyor
İlk olarak şehir merkezi rotasını kendime uygun buluyorum.
1806’dan beri aynı alanda kurulu olan tipik bir Afrika pazarı
olan Green Market Meydanı ilk durağım. Tarihi belediye binasının
hemen önünde kurulan pazar yerinde tüm kıtanın el emeği
gözlerimin önünde serilmiş duruyor. Burası şehrin en fazla
seçenek sunan pazar yeri değil ama konum itibarıyla en
keyiflisi. Özellikle rafyadan yapılmış, Mali ve Kamerun’dan
gelen kumaşlar, Fildişi Sahili’nden maskeler ve sesi kulağıma
hoş gelen bir Afrika davulu olan ‘marimba’ ilk dikkatimi
çekenler arasında. Davulu, pazarlık sonucu komik bir fiyata
alıyorum. Çiçek satan kadınların arasından geçiyorum, rengârenk
dev ‘protea’ ve cennet kuşu (bird of paradise) çiçekleri beni
adeta yanlarına çağırıyor. Zor da olsa kendimi frenliyor ve
şehir turuna devam ediyorum.
Şehir merkezindeki işlek caddelerin başında Long Street ve
Bree Street geliyor. Bu bölgede sık bulunan eski tip evlerin
balkonları dantel gibi demirden işlenmiş. Etraftaki kafe ve
restoranlara bakınca şehrin eski dokusuna burada tasarımın
sihirli değneğinin dokunduğunu fark ediyorum. Şehrin hiç de az
olmayan sanatçı kesiminin bu iki caddeyi ve Sommerset’teki
Waterkant Caddesi’ni mesken tuttuğunu biliyorum. Sokak
kahvelerinde içeceklerini yudumlarken tatlı tatlı güneşin
keyfini çıkartıyorlar.
Afrika Cazı
Eşliğinde
Şehrin Malay kökenli Müslümanlarının yaşadığı Bo Kaap
Mahallesi’nin de kendine göre ayrı bir cazibesi var. Camisi,
bakımlı evleri, dar ve yokuş sokakları, baharat kokan küçük
lokantalarıyla Bo Kaap, zamanla şehrin önemli bir çekim merkezi
halini almış.
Yaklaşan kırmızı otobüsü görünce şehrin kalbinin attığı W&A
Waterfront’a doğru yol almam gerektiğini hatırlıyorum. Burası en
şık mağazaların, lokanta ve barların bulunduğu ve meşhur Two
Ocean’s Aquarium’un bulunduğu, şehrin en can alıcı noktası. Eski
şehir merkezinden sadece beş dakika kadar denize doğru yol almak
gerekiyor. Aslında kolayca yürünecek bir yol ama geçilen bazı
sokakların fazla tekin olmadığı söyleniyor. O yüzden
yürümüyorum. Waterfront’a geldiğimde, çoğu Masa Dağı’na bakan
deniz mahsulleri, et, suşi ve Hint mutfağı başta olmak üzere
dünya mutfağından örnekler sunan restoranla karşılaşıyorum.
Özellikle dev karidesler, kalın kesilmiş ve dinlendirilmiş
steak’ler, fiyat ve lezzet bakımından mükemmel bir dengede.

Meydana indiğimde Cape Townlu ‘Afro-fusion’ tarzı müzik yapan
FreshlyGround Grubu’nun en sevdiğim parçası ‘Nomvula’nın
melodisi kulağıma çalıyor. Xhosa dilinde ‘yağmurdan sonra’
anlamına gelen şarkı, etraftaki hafif puslu havaya fazlasıyla
uyuyor. Meydanda, Afrika cazı, marimba perküsyonu, yerel ateş
dansı gibi birbirinden ilginç canlı performanslar sergileniyor.
Özellikle dans konusunda Afrikalıların eline kimsenin su
dökemeyeceğine bir kez daha tanık oluyorum.
Denize bakan bir kafede şifalı olduğuna inanılan yerel
‘roiboos’ çayımı içerken birden denizin içinden siyah parlak
kafalar beliriyor: Karşımda bir fok balığı ailesi duruyor.
Fıldır fıldır kömür gözlerini, yediğim pastaya dikiyorlar.
Çaresi yok, paylaşıyoruz.
Mandela'nın
Adası
Kafenin yanındaki kırmızı saat kulesi dikkatimi çekip
duruyor. Yaklaşınca etrafında sanat galerileri ve mağazalar
görüyorum. Küçük alışveriş merkezinde Afrika pop sanatının en
güzel örnekleri sergileniyor. Çoğu, geri dönüştürülmüş telefon
telleri, konserve kutuları, çengelli iğneler, boncuklardan
yapılan sanat eserlerinin fiyatları oldukça makul. Çok
benzerleri Londra, New York gibi metropollerin en şık tasarım
mağazalarında çok daha pahalıya satılıyor. Burası aynı zamanda
Robben Adası’na gitmek için bilet satan gişenin hemen yanı.
Dünyanın en ünlü hapishane adalarından biri olan Robben Adası,
Nobel Barış Ödülü sahibi Nelson Mandela’nın ismiyle anılıyor.
Ünlü liderin 27 sene hapis yattığı adaya her saat düzenlenen
turlara katılan yabancılar hücre hikâyelerini merakla dinliyor,
Boulder’s Bay’den gelen ve soyları tükenmek üzere olan Afrika
penguenleriyle şakalaşıyorlar.

Sahilden otele doğru giden yol üzerinde, okyanusa bakan her
koyda lüks apartman ve villaların önünden geçiyorum. Cape
Town’da çok sayıda emekli Avrupalı mülk sahibi var. Kendi
ülkelerinde kış olunca burada yaz mevsimini yaşamaya geliyorlar.
“Yarım saat mesafede yüzlerce farklı üzüm bağı var” diyor
yanımda oturan Hollandalı. Kendi atalarından kalma Cape-Dutch
tarzı mimariyi, uçsuz bucaksız üzüm bağlarını görmek için
buralara kadar gelmiş. Çevrede bulunan toprak çeşitliliğinin,
kireçtaşı, granit, kil ve iklimsel özelliklerin buranın
üzümlerini fazlasıyla özel kıldığını anlatıyor. Çoğu üzüm
bağının içinde restoran ve tadım evleri de var.
Ben şimdilik, sahil şeridinin en canlı koyu olan Camp’s
Bay’de, okyanus manzaralı odamın penceresinden gördüğüm iki
salkım üzüme bakmakla yetiniyorum. Üzüm, üzüme baka baka
kararırmış. Ben de şimdi terasta kendimi biraz karartmakla
meşgulüm. Bilen bilir, Afrika güneşi ocak ayında beyaz tenden
hiç hoşlanmaz.
Nasıl Gidilir?
THY, İstanbul’dan Cape Town’a salı, cuma ve pazar hariç
haftanın her günü sefer düzenliyor. Dönüşler ise salı, perşembe,
cuma ve pazar günleri.
Ne Zaman Gidilir?
Kasım-mart arası en güzel zaman. Nisan’da yağmurlar başlıyor.
Ocak ayı, bol bol güneş banyosu yapmak için de ideal.
Ne Yenir?
Deniz mahsulleri bol ve lezzetli. Ayrıca, Cape Malay Mutfağı
ve timsah ve devekuşu etlerini tatmak için birebir.
Yazı : Serra Gürçay
Foto: Alp Alper
Kaynakça:
SkyLife - Şubat 2010
Serra Gürçay ve
Alp Alper'e teşekkürlerimizle
Denizce

13.04.2011
|