| |
|
 |
|
Gözlemlediklerim, yeni zamanlarımın başındayken, eski
zamanlara sürüklüyor beni. Sürüklenme kelimesi
zorlandığım anlamında değil. Geçmişe karşı zorum yok,
özlemim yok, borcum yok. Düşünüyorum da yaşadığım iyi
kötü her şeyin borcunu ödemişim. Yıllardır hayalini
kurduğum, hedeflediğim resmin küçük parçaları masamın
üstünde, büyük resme başlamak üzereyim. Fırçaya, tuvale,
boyaya ihtiyacım yok. Parçalar hazır, bir araya
getirmemi bekliyorlar. Tek yapmam gereken küçük
parçalarla, kocaman dünyamı oluşturmak, borçlanmadan... |
Dün bir fotoğraf geçti elime, çelimsiz ama güçlü bir çocuk
kalabalık bir meydanda, meydan okuyor. Çocuğa çelimsiz dedim
çünkü zayıf, güçlü dedim çünkü nasıl bakacağını biliyor.
Duruşuyla, bakışıyla meydanı şaşırtmış. Kalabalık şaşkın, çocuk
kararlı. Hemen arkasında irice bir çocuk gülüyor, alay
edercesine. Çocuk! İyi, kötü bir şey diyemem, tek diyebileceğim
gelebileceği noktaların kaynağı kolunun kuvveti olur. Meydan
okumadan, meydancı olur gider.
Ben meydan okuyanlardan oldum. Resmi gördüğüm anda kendi
çocukluğum geldi gözümün önüne. Hem zayıf hem de yaşıtlarımdan
çok kısaydım. Okul hayatım boyunca hep ön sıralarda oturdum,
merasimlerde en önde yürüyendim. Okuma bayramında yedi cücelerin
en arkasında sahneye çıkmıştım. En kısa çocuklardan da kısaydım.
Ama lakabım hiçbir zaman sıska, bücür, ufaklık olmadı. Esmer,
ufak tefek ve meydan okuyan tavrımdan dolayı, yamyam derlerdi
bana. Hiç unutmam yazlığımızda bir Halil ustamız vardı. Sitenin
bekçisi, bahçıvanı, ustasıydı. Beton bahçede oyun oynamamıza
izin vermezdi. Sahile inin, sahile inin diye gürlerdi.
Çiçeklerine kıyamaz, bize kıyardı. Ben de onun çiçeklerine
kıyardım. Elime geçen ilaçları havanda ezer, suyla karıştırır,
çiçeklere dökerdim. Yavaş yavaş kururlardı. Halil usta bir şey
anlamaz üzülür, bizi üzdüğü gibi… Ben o halini görüp kollarımı
iki yana açar, karnımı içeri çeker, kaburgalarımı dışarı çıkarıp
tam gözlerinin içine bakardım. Çocukluk! Şimdi bahçemdeki
çiçeklere gözüm gibi bakıyorum.
Doğduğum ev babamın iş yeriyle karşılıklıydı. Oturma odasının
penceresinden baktığımda babacığımı görürdüm ama yanına
gidemezdim. Evimiz, Ankara yolu üzerindeydi, kamyonlar geçerdi.
Bir gün kapı çalmış, anneciğim kapıyı açmış. Ahh o ne! Bir
ayağımda çorap var, birinde yok. Çalışanlardan birinin kucağında
ben. O günden sonra kapıya zincir yapmışlar. Ben hayal meyal
hatırlıyorum, çok kızmıştım zincire. Evimiz teras katıydı,
anneciğim çamaşır asmak için sokak kapısından çıkar terasa
giderdi. Ben de onu oturma odası penceresinden seyrederdim.
Annecim kapıdan çıkar çıkmaz bir sandalye alıp kapıyı
zincirledim. Annem anahtarla kapıyı açtı, içeri giremedi. Bana
tarif etmeye başladı kızım şöyle yap, kızım böyle yap ve klasik
hatta hala ara sıra söylediği sözü söyleyip umudunu yitirdi.
‘’AHH SARA AHHH’’…
Çocukluğumda hafta sonlarımız anneannemin Gemlik'deki evinde
geçerdi. Teyzemler de gelirdi. Tam şenlik, bütün çocuklar bir
araya gelirdik. Ağbim ile teyzemin oğlu büyük babamın marangoza
yaptırdığı tahtalarla şehirler kurarlardı. Oda kapısına
gelirdim, ‘’ağğğbiiii ben de oynayacağım derdim’’. İkisi de
itiraz ederlerdi. Kız çocuğu olduğum için, belki de yamyamlık
yapmamdan korktukları için. Derken kapının içinde bekler onları
seyrederdim. Ağbicim başına geleceği bildiği için oyundan çok
beni takip ederdi. Tamam ağbicim, vallaha sadece seyrediyorum,
bir şey yapmayacağım derdim. Beni takip etmekten sıkılıp oyuna
daldığı anda kurdukları şehri talan ederdim. Koşa koşa arka
odaya gider kapıyı kilitlerdim. Kollarım yanda havada, karnım
içerde, kaburgalarım dışarıda, aynadaki gözlerime bakardım.
Davranışlarımın sonuçlarına katlanmayı da bilirdim. Annanikomuz
çok güzel lokma yapardı. Anneanne maması derdik. Bir hafta sonu
rahmetli ananikom lokma yapmıştı. Salonda çok uzun bacaklı masa
vardı. Ya da ben çok kısa olduğum için bana çok büyük gelirdi
masa. Misket büyüklüğünde mis kokan lokmalar, masanın
üstündeydi. Canım ağabim yüzükoyun masaya yatmış, ayakları
boşlukta, hamur humur lokmaları midesine indiriyordu. Ben de
masaya ulaşamadığım için ondan lokma istiyordum. O, yemeye devam
ederken bir yandan da bana,’’ananiko bana yaptı bunları’’
diyordu. Bir iki yalvardım. Baktım olmuyor, ayaklarından
çektiğim gibi yere düşürdüm ağbimi! Kolu çıkmıştı! Bu sefer
odaya kaçmadım. Ev halkı telaş içinde ağbimi çıkıkçıya
götürürken, ben kapı yanında duruyordum. Her kapıdan çıkan bir
tokat patlatsın diye. Bu sefer gözlerimde pişmanlık, yanağımda
kırmızılık vardı. Herkesten nasibimi almıştım.
Masa üzerindeki pazıllara bakıyorum da kimisinde karnımı
içeri çekip, kollarımı kaldırıp, meydan okurcasına bakmışım.
Kimisinde de davranışlarımın sonuçlarına katlanıp yanağımı
uzatmışım hayata. Bu küçücük parçaları bir araya getirdiğimde
eğrisiyle doğrusuyla bir dönem bitecek, resim tamamlanacak.
Hatalarımla, doğrularıma karşı nasıl duracağımı öğrenerek masamı
doldurdum köşeli, yuvarlak minik resimlerle. Bakıyorum da
bakışlarım hep aynı. Meydan okur gibi, meydancı gibi değil.
Çelimsiz güçlüyü görünce, çocukluğum geldi aklıma. Kim bilir
hangi fotoğraf diğer zamanlarımı hatırlatıp yazdıracak bana?
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

30.04.2011
|
|