| |

Büyük Moğol
İmparatorluğu’nun Cengiz Han tarafından kuruluşunun 800.
yıldönümünde Sakıp Sabancı Müzesi, Cengiz Han ve Mirasçıları
sergisine ev sahipliği yapıyor.
“13. yüzyılın
başına kadar Moğolistan topraklarına Hun İmparatorluğu, Göktürk,
Uygur ve Karakutay devletleri hakim oldu. Cengiz Han’ın
birleştirip teşkilatlandırdığı kabilelerle, 1205’te
Moğolistan’da ilk Moğol Devleti kuruldu. Cengiz Han, 1227’de
ölünce Moğol İmparatorluğu oğulları arasında bölüşüldü ve
imparatorluk Yuan Hanedanlığı’na, Altınordu Devleti’ne,
İlhanlılara dönüşerek 17. yüzyıla dek sürdü...”

Yıllardır
hepimizin tarih kitaplarında okuduğu, çoğu zaman uykumuzu
getiren masalları bir kenara bırakabiliriz artık. Çünkü bu
hikâyelerin gerçekliğini sorgulayabileceğimiz bir sergi sürüyor
şu an İstanbul’da: ‘Cengiz Han ve Mirasçıları - Büyük Moğol
İmparatorluğu’ sergisi... Sadece Orta Asya tarihi değil,
tarihimizi yeniden düşünmeye çağıran ve gerçekleri belgeleriyle
ortaya koyan bu geniş kapsamlı sergi, 8 Nisan’a dek Sabancı
Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde olacak.
Jean Christophe
Grangé’ın aynı adlı romanından uyarlanan ‘Taş Meclisi’ adlı film
de gündemdeyken Moğolistan’a uzun bir yolculuğa çıkmanın tam
zamanı diyebiliriz. Çünkü dünyanın en büyük kara
imparatorluğunun 800. kuruluş yıldönümü çeşitli etkinliklerle
tüm dünyada kutlanıyor. Bu kutlamalar çerçevesinde gerçekleşen
serginin önemini Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer şöyle
özetliyor: “Moğolistan’dan asla dışarı çıkamayacak ve Avrupa
müzelerindeki Cengiz Han ve oğullarına ait pek çok değerli eseri
bir arada görebiliyoruz. Türklerin eski tarihinin yine bu
topraklarda yazılmış olması bu sergiyi bizim için daha da cazip
kılıyor. Önyargıların çok fazla olduğu günümüzde tarihi
bunlardan arınmış görelim istedik. Cengiz Han’ın kaynaklarıyla
dolu bir tarihimiz var. Bu yanıyla bizim geçmişimize de ışık
tutacak bir tarih sergisi....”
At Üstünde Geçen
Yaşamlar
Uçsuz bucaksız
Moğol toprakları yaşamını atlar üzerinde geçiren, hiçbir yere
bağımlı kalamayan insanlara geçici yurtlar sağlıyordu.
Katlanabilen ahşap iskeletleri sayesinde kısa sürede kurulabilen
‘ger’ler, her yaz ve kış hiç yorulmadan göçenlerin kutsal
yurtlarıydı. Üzeri keçe ve bezle örtülen bu yuvarlak çadırlar,
hafif ve taşınması kolaydı. Kapısı, sert rüzgârlardan uzağa, her
zaman güneye bakıyordu. Sol kanadı erkeklere, sağı kadınlara
ayrılırdı. Ekim sonu geldiğinde yüzlerce aile, binlerce inek,
koyun ve keçi sürüleri ile birlikte 3000 metrelik dağları aşıp,
hayvanlarını beslemek için yılda en az dört kere yazlık ve
kışlaklar arasında göçerek yaşarlardı. Hâlâ da böyle yaşamaya
devam ediyorlar. Türküsüz bir yaşamın düşünülemediği bozkırlarda
geleneksel çalgı morin huur, bozkırlara, aileye ve hayvanlara
adanmış şarkılara eşlik ediyor. Her yeni yıl başında kötü
ruhları kovmak için Tsam (Tibetçe ‘maskeli dans’ anlamına
geliyor) Festivali düzenleniyor. Hinduizm, Paganizm, Şamanizm ve
Budizm’den öğeler taşıyan bu ritüel, bugün Moğolistan’da yaşı
kemale ermiş rahipler tarafından daha genç rahiplere
öğretiliyor. Böylelikle ortaya diğer ülkelerdeki örneklerle
kıyaslanamayacak bir etkileyiciliğe sahip Moğol maskları
çıkıyor. Ve bu sergideki yerlerini alıyorlar...
‘Küreselleşmenin
Mimarı’
800. yıldönümü
etkinlikleri vesilesiyle Pekin’de düzenlenen sempozyumda sunulan
bildiriden aldığım bir alıntı ise Cengiz Han’ın önemini şu
cümlelerle ortaya koyuyor: “...Cengiz Han Avrupa’yı kağıt yapımı
ve basım teknikleriyle tanıştırdı. Asya ile Avrupa arasındaki
kültürel alışverişin öncüsüydü. Avrupa’ya yaptığı seferler İpek
Yolu’nun açılmasını sağladı. Bu anlamda onu ‘küreselleşmenin
mimarı’ olarak da kabul etmeliyiz. İtalya Rönensansı’ndan çok
daha önce Moğol İmparatorluğu topraklarında bir Rönesans dönemi
yaşanıyordu...” Göçebe Türkleri tek bir konfederasyon altında
birleştirmeyi başaran Cengiz Han’ın kurduğu imparatorluğun çok
kültürlülüğü, dönemin Fransa Kralı IX. Louis tarafından
gönderilen keşiş rahip Wilhelm von Rubruk’in kaleminden bakın
nasıl yansıyordu: “Arapların yaşadığı yerde bir pazar ve birçok
sokak var, ticaretle uğraşıyorlar. Çinlilerin çoğu zanaatkâr.
Farklı uluslar, dinler ve inançlar bir arada yaşıyor. Şehirde 12
tapınak bulunuyor. Kentin dışına doğru iki cami ve bir de kilise
var…”

Farklı diller
arasındaki iletişim ve dinsel hoşgörü; ticaretin gelişmesi ve
idari yönetimin genişletilmesine katkıda bulunuyordu. ‘Pax
Mongolica’ (Moğol Barışı) denilen bu dönemin yansımalarını Nazan
Ölçer şöyle özetliyor: “Moğol Barışı denen evrede gerçekleşmiş
seyahatler, büyük ticaret heyetlerini, bilgi ve kültür
alışverişini, sanatçıların bir yerden bir yere rahatça gitmesini
sağlayan güvenli bir ulaşım ve haberleşme sistemini getiriyor
beraberinde. Onun sayesindedir ki pek çok ürün yer
değiştirebiliyor, alışveriş çok daha rahat ve güvenli hale
geliyor. Doğu’nun malları Batı’ya, Batı’nınkiler Doğu’ya
gidebiliyor. Belli bir sanat veya din akımı bir merkezden öbür
merkeze taşınabiliyor, yeni yorumlar kazanabiliyor. Her tür
dinin bir arada kabul edildiği hoşgörülü bir ortam söz konusu.
Kimsenin dinini değiştirmeye zorlanmadığı bir ortam... Moğol
Barışı döneminin Doğu’nun Batı’yla birleşmesini sağlayan en
önemli ve en erken etkenlerden biri olduğu düşünülüyor.”
Karakurum’un
Kaplumbağaları
Etkileri tüm
dünyaya yayılan imparatorluğun başkenti Karakurum’da halen
kazılar devam ediyor. Gün ışığına çıkarılan arkeolojik keşifler
de bu serginin önemli bir kısmını oluşturuyor. Karakurum
şehrinin dört bir tarafında Moğollar için kutsal sayılan
kaplumbağa heykelleri bulunurmuş. Uzun yaşadığı için
ölümsüzlüğün, dış tehlikeden korunabiliyor olması ile güçlülüğün
simgesi kabul edilmiş ve bugün onlardan birinin sergilenebiliyor
olması bu ölümsüzlüğü ve uzun ömrü kanıtlıyor...

Bilezikler, adak
tabletleri, soyağacı ve astronomi haritaları, heykelcikler,
kostümler, savaş kıyafetleri, zırhlar, elyazmaları, müzik
aletleri, porselenler, minyatürler, mühürler, süsler... 38
değişik koleksiyondan bir araya getirilen 600 eser,
üzerlerindeki dört yapraklı yonca, anka kuşu, geyik, at, kartal,
ağaç motifleri ile hepimizi fantastik bir dünyaya da davet
ediyor. Ayrıntılara girdikçe daha da derinleşen, bildiğimizi
zannettiğimiz ama aslında kapısını hiç çalmadığımız bir
dünyaya...
Yazı: Neslihan
Pekdemir
Foto: Sinan Çakmak
Kaynakça: SkyLife - Ocak 2007
Neslihan Pekdemir ve
Sinan Çakmak'a teşekkürlerimizle
Denizce

24.01.2007
|
|