Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Çetin Kent / Tweety

Dost Köşesi     

 


Teknenin üzerine vuran yağmur damlalarının sesi kulağında, tüm bedeni uykuyla uyanıklık arasındaki o geçiş haline büründü. Uyuşmuş kolları ve bacakları  artık istediğinde hareket etmeyecekti. Çocukluğunda ilk fark ettiği ve şaşırdığı zamanki gibi, gene ayakucunda bir yılan hayal etti, ardından  sol bacağını aniden kendine çekti, yılandan kaçırdı !

"Gene aynı şey oldu", diye düşündü. Uykuya dalmadan önceki bu ara anda, tüm uzuvları uyuşuyor, fakat bilinci bir süre daha uyanık kalıyordu. O sırada hep beyninin bedenine  yaptığı minik şakayı bu gece de yapmıştı. Bacağındaki kasılma; isteğiyle değil, yılanı düşündüğü andaki refleksle oluyordu. Uykuya dalmadan önce belli belirsiz minik bir gülümseyiş geçti yüzünden, "Yalnız adamın şakası da kendi bedenine oluyor" du.

Uyku. Kimine göre geçici ölüm, kimine göre uyanıklık kadar doğal. Uyuduğunda, ya da öldüğünde dünya da durur mu Tweety? Dünya Fergan'ın aklı mı Tweety ? Peki akıl uyur mu Tweety?

Yaz boyu tüm gün esip akşamüstü sakinleşen rüzgar o gece farklıydı. Hiç durmamış, gittikçe de şiddetini artırmıştı. Fergan'ın uykuya daldığı saatlerde, hızını artıran rüzgarın önünde koşuşan bulutlar ayın önünü kapamıştı ve artık Tweety'nin  demirlediği koydaki tek ışık kaynağı, minik teknenin direğindeki kendi gibi minik feneriydi. Rüzgarın deliliğini, o karanlıkta ne ağaçlar ne de açıklardaki denizin üstündeki köpükler gösteriyordu. Sadece ses, rüzgarın sesi.

Ay yoktu, ay yoksa hiçbir şey yoktu. Akıl yoksa dünyanın olmadığı gibi. Karanlıkta gözüken tek şey; etrafını göstermek için değil, kendini göstermeye yetecek kadar gücü olan tek varlık, fenerdi.

Adanın tepesinden koya doğru süzülen uykusu kaçmış, meraklı bir martı teknenin direği çevresinde uçmaya başladı. Gözleri minik fenerde sabitlenmiş, direğin etrafında dönüyordu. Ay varken ayın gösterdiklerine, güneş varken güneşin gösterdiklerine bakan şaşkın martı, fener varken bu sefer fenere bakıyordu! Rüzgarın uğultusu arasında kaybolup giden kısa bir çığlık atarak, birkaç tur daha uçtuktan sonra, biraz önce ayrıldığı kayaya doğru uçup gitti. İlginç geceydi, önce ay kaybolmuştu, sonra parlayan bir yumurta ortaya çıkmış, havada sağa sola sallanarak garip biçimde asılı kalmış, hatta yumurtanın sahibi martı selamını almamış, ortaya bile çıkmamıştı. Ne sorumsuz martılar vardı! Neyse ki parlayan yumurtayı sakin olan güney koyuna bırakıp gitmişti annesi. Keskin gözleri köpükleri hayal meyal seçse de o anda adanın kuzey koylarına dalan ve gürültüyle sahili döven dalgaların sesine bakılırsa, en uygun sığınma yeri bu küçük güney koyuydu. Üzerine damlayan yağmur damlaları şiddetini artırınca yaşlı bir martının uyuduğu oyuğa attı kendini. Kanadının arasına gagasını sokmadan önceki düşündüğü son şey ise annesi tarafından bir direğin tepesine konmuş, zavallı, parlayan, ıslanan, üşüyen yumurtaydı.

Fergan teknenin içindeki, genç martı ise taşın oyuğundaki uykusunda kıpırdadılar, rüzgar uğultusunu, yağmur damlalarını artırdı, yaşlı martı horladı. Ayın önünden geçen bulutlar daha çok yağmur bıraktı, rüzgar daha çok horladı, yaşlı martı kıpırdadı, Fergan ve genç martı uğuldadı. Fergan ve genç martı uykularında yağmur oldu, rüzgar kıpırdadı, yaşlı martı esmeye devam etti, fener horuldadı. Her şey birbirine karıştı, cümleler yumak oldu, kelimeler birbirini kaybetti,  karanlığa bulandı, karanlıkla birleşti ve gecenin sakinliği saatlerce uğramadı o güney koyuna. Rüzgar, yağmur ve kuzey koylarından gelen dalga sesleri geceyi doldurmaya devam etti. Ta ki o tüm dünyayı aydınlatan yıldırım düşene dek!

Ta ki tüm mahlukatın, tüm aklın uyuyup, o yüzden de kendinin kaybolacağından korkan evrenin, hepsini uyandırmak için attığı bir çığlık gibi olan, o parlak yıldırım düşene dek !

Ta ki horlayan martının, kıpırdayan Fergan'ın, sallanan fenerin, yağan yağmurun ve deliren rüzgarın içine aktığı, sürekli aktığı, sonra gene aktığı, doldurduğu ve sonunda taşırmak üzereyken yıldırımlarını yollayan evrenin kurtardığı, bu gece şeklindeki adanın, bu ada şeklindeki gecenin aydınlandığı ana dek.

O ne gürültüydü Tweety, o ne ışıktı, o ne sarsıntıydı. O karanlık koyda, uyuyan aklın çocukları olan martıları ve Fergan'ı yataklarından fırlatan, denizin derinliklerinde yatan teknenin çapasını titreten, şaşkın ve sorumsuz bir martının terkedilmiş yumurtası gibi parlayan minik feneri kör eden, ne ışık patlamasıydı o, Tweety!

Çetin Kent

03.05.2003