|
Fransız koloniyal dönem binalarıyla karışan Mağrip evleri,
sarayları ve Osmanlı’nın mirası eski Kasbah mahallesiyle
Cezayir, iki dilli, çok kültürlü, şaşırtıcı bir şehir.
Cezayir’i düşünürken zihnime bir tür belirsizlik hissi hakim
olur, çünkü onu ne kafamdaki klasik Afrika imajıyla, ne diğer
İslam ülkeleriyle, ne de Akdeniz havasıyla bütünleştiremem.
Öyleyse nev-i şahsına mahsus bir ülkenin bu çöl-deniz arası
şehrini nasıl anlatmalı? Nereden başlamalı? Çünkü burası artık
ne Albert Camus’nün, ne de Muhammed Dib’in anlattığı şehir
değil; kendi külleri üzerinde yükselmeye başlamış yeni bir
medeniyet...

Eğer dünya üzerindeki keşfedilmeye açık, hayal gücünün
sınırlarını zorlayan ve ziyaretçilerine umduklarından şaşırtıcı
ölçüde fazlasını sunan şehirlerden oluşan bir liste yapılsa,
Cezayir’i bu listenin üst sıralarına yerleştirmek gerekir.
Dünyanın önde gelen mimarlarından Le Corbusier’nin “şehirleşme
hayatın bir göstergesiyse Cezayir insana dair değişimin mimari
baş yapıtıdır” diye tasvir ettiği bu şehir, ülkenin içinden
geçtiği karışık dönemler nedeniyle uzun süre turistlerin
‘görülecek yerler’ listelerinden uzak olmuş. Ama bu gözden ırak
olma hali, işlerin yoluna girmesiyle büyük bir avantaj haline
gelmiş. Neden mi? Çünkü ‘yeni’yi arzulayan dünyaya kapılarını
açacak hale geldiğinde, taşıdığı bilinmezlik onu dünyanın en
çekici şehirlerinden biri haline getirmiş.
Mavi ve Yeşilin
Şehri
Şehrin deniz kenarında yer alan mahallelerinden Akdeniz’in
mavisini tüm canlılığıyla görebilirsiniz. Cote d’Azur havasında
olmasa da Afrika’ya özgü bir modernizm eşliğinde balığınızı
yiyebilir, sahil şeridinin manzarasının keyfini sürebilirsiniz.
Ve o manzaraya bakarken de Fransızların buraya neden ‘Mağrip
ülkesinin Marsilyası’ dediklerini anlarsınız. İki rengin
şehriymiş gibi gelir arkadaki dağların gözden kayboldukları o
noktada Cezayir: Mavi ve yeşil. Denizin turkuvazı ve bahçelerin,
çiçeklerin sayısız tonuyla süslenen yeşili...

Cezayir -El Cazayir- tepelerle çevrelenmiş bir körfeze
kurulmuş olsa da adı ‘adalar’ anlamına gelir. Ama nereye adım
atarsanız baharat kokusu sizi takip eder. Şehrin neresinde
olursanız olun toprağa ve havaya işlemiş olan bu koku hem
denizin hem çölün kokusundan baskın çıkacaktır.
Şehrin Kalbi
Kasbah’ta Atıyor
Tavsiyem zamandan kazanmak amacıyla şehri gezmenize yardımcı
olması için bir rehber tutmanız. Ben gezmeye şehrin çarpmayı
sürdüren kalbi diyebileceğim ve UNESCO tarafından da evrensel
eser olarak sınıflandırılan Kasbah (Kazba) bölgesinden
başlanması gerektiğini düşünüyorum. Kuruluşu Osmanlı dönemine
dayanan Kasbah’ın dokusunu belirleyen Hasan Pasha (Dayı) Sarayı,
şehir Fransızlar tarafından ele geçirilene kadar
kullanılmaktayken, 1940’larda neredeyse tamamen yıkılıyor,
şimdiyse restorasyon çalışmaları sürmekte. Kasbah’ta
görebileceğiniz yapılar arasında bir zamanların görkemli camisi,
Camii el-Kebir’den kalanlar da yer alıyorlar.

Yeni Cami ya da Camii el-Cedid ise 17. yüzyılda inşa edilmiş
ve içinin Camii el-Kebir’e benzemesine çalışılmış. Bu iki cami
arasında eskiden Kahveler Mahallesi denilen bölge yer alıyor. El
Kebir’den El Cedid’e uzanan yolu takip ettiğinizde Saida
Camii’ne ve oradan da Kasbah’ın sınırında yer aldığını
söyleyebileceğim Ketchaoua Camii’ne ulaşabilirsiniz. Adını
Keçiova’dan alan bu caminin ilginçliği burada yer alan bir
caminin yıkıntıları üzerine yapılan Aziz Philip Katedrali’nden
devşirme olması. Özellikle mermer kolonlara dikkat etmenizi
öneririm. Bu sütunların ilk camiden, yani 1600’lerden kalma
oldukları söyleniyor.

Şehir 19. yüzyıla kadar bugün de -özellikle yukarı Kasbah
bölgesinde- parçalarını görebileceğiniz surlarla çevriliymiş.
Fransızların bu surları ikiye bölmeleriyle surların yok oluş
süreci başlamış ve bir zamanki haşmeti sadece korsan
hikâyelerinde kalmış. Denizcilik dehası denilen ve düşmanı olan
kaptanların dahi hayranlık duyduğu Barbaros’un adını özellikle
liman bölgesini gezerken anmak gerekiyor.

Yukarı Kasbah’a dönecek olursak, klasik bir Cezayir evi olan
ve mimarı Léon Claro olduğu için görülmesi gereken bir yapı da
yer alıyor burada: ‘La Maison du Millénaire’. Evin inşasında
kullanılan tüm taşlar, daha önce burada yer alan ama zaman
içerisinde yıkılan evlerden gelmiş ve inanılmaz güzellikteki
fayanslar eklenerek yapı tamamlanmış. Mahallenin yine aynı
bölümünde -biraz daha aşağıda- Safir Camii yer alıyor. Bu cami
bölgedeki ilk Türk camii. 1791’de Hasan Paşa tarafından restore
ettirilen cami, sekizgen biçimiyle dikkat çekici.
Doğa ve Kültür,
Hamma’da
Yazının başında da bahsettiğim gibi, Cezayir, gideni şaşırtan
türde bir şehir, çünkü bekleyebileceğinizi varsaydıklarınızdan,
okuduklarınızdan ya da başkalarının anlattıklarından çok daha
fazlasını sunuyor size. Örneğin Kasbah’dan ne beklemeniz
gerektiğini biliyorsunuz, ama sonra birden Hamma çıkıyor
karşınıza. Yine bir tepenin üzerinde yer alan Hamma Mahallesi
iki temel unsurun kaynaşmasıyla oluşmuş: Doğa ve kültür. Kültür
Sarayı’nın merkezinde bulunduğu bu mahalle, Doğa Müzesi ve
bahçeleriyle insana nefes aldırıyor-özellikle Kasbah’ın dar
sokaklarından çıkmışsanız.

Doğrusunu söylemek gerekirse beni asıl şaşırtan tüm bu
yukarda bahsettiğim detaylar ve doku değil, gariptir ki bir
duvarın üzerinde “Cervantes burada saklanmıştır” yazısını ve
Cervantes büstünü görmek oldu. İyi de Cervantes’in burada ne işi
var, diye düşündüm kendi kendime.. Görünen o ki Cervantes, Don
Kişot’u yazmasından çok önce, İspanya Kraliçesi’nin ordusunda
bir askerken savaşmak üzere Cezayir’e gelmiş ve yakalanana kadar
da bölgedeki mağaralarda saklanmış. Dünya ne küçük...

Ve yemekler... Bir arkadaşım Kuzey Afrika için
“vejetaryenlerin cehennemi” derdi, bu tanım Cezayir için de
geçerli. Bütün yemeklerde et var ve üstelik en ucuz yerde
yediğinizde bile lezzetli bir et bu. Müslüman ülkeleri gezmenin
en güzel taraflarındandır, genelde etin iyisiyle
karşılaşırsınız. Ama kullandıkları yağ ve pişirme şekilleri,
özellikle de baharatlar nedeniyle yemekler ilk birkaç gün farklı
gelebilir. Gün arası atıştırmalar için her köşe başında bulunan
bakkallardan yararlanabilirsiniz. Sahildeki lüks bölgeler
dışında her şeyin fiyatı uygun, insanlar çok iyi ve sabırlı
davranıyorlar.
Makam-ı Şehit
Anıtı
Bu yazıya kendini yeni toparlayan Cezayir’in zaferinin
anıtıyla son vermek istiyorum: Makam-ı Şehit anıtı. Renkli
entarileri içindeki kadınların yanından geçişleriyle sadeliği
daha da estetik bir boyut kazanan, uzaktan izlendiğinde sizi
özgürlüğe dikilebilecek en devasa anıtlardan biri olduğunu kabul
etmek zorunda bırakan bu anıt aynı zamanda çekilen acının da
simgesi. Bu nedenle de en aykırı göründüğü haliyle dahi bu
toprakların bir parçası. Fransız koloniyal evlere inat dikine,
bulutlara dokunacak gibi duruyor. Geziyi tamamlamak için daha
uygun neresi olabilir.

Kaynakça:
SkyLife - Nisan 2007
Yazı : Z. Heyzen Ateş
Foto : Sinan Çakmak
Z. Heyzen Ateş ve
Sinan Çakmak'a teşekkürlerimizle
Denizce

24.04.2009
|