Atalarımız yazın geldiğini karpuz kabuğu denize düşünce
anlarmış. Benim beklediğim işaretse, cefakar bisikletim
Düldül’ün çamurlukları çıkardığı zamandır. Tabii ilk fırsatta
ODTÜ tepelerinde yaz’a hoş geldine gittik. Ben elim boş gitmek
istemedim: Belki karıncalar için 200 gram kadar ekmek kırıntısı,
gelincikler için arıtılmış bir litre su, kaplumbağalar için bir
demet maydanoz... Ama her yıl olduğu gibi bu kez de Düldül’ün
vetosuyla karşılaştım: “ Doğanın işine karışmak yok. Böcekler ve
çiçekler bu tür şeylere zaten tenezzül etmezler. İlkbahara hoş
geldiğine gittiğimizde arılara süper marketten aldığımız balı
takdim ettiğimiz zaman nasıl kızıp bizi kovaladıklarını unuttun
mu?”
Tırmanış o kadar kolay olmadı. Nedeni de seninki yaşına
başına bakmadan estetik oldu: Öndeki 3’lü dişli yerine, şimdi
48-52’lik iki dişli var. (Teknik terimi anlamadıysanız, yaşlı
bir kamyonetin Ferrari motoru taktırdığını düşünün.) Düz yolda
giderken bizi kimse tutamaz; ama yokuşları nasıl çıkacağız?
Başka bir zaman böyle bir densizlik yapsaydı bağırıp çağırırdım;
ama ona vereceğim çok acı bir haber olduğu için sesimi
çıkarmadım.
Yola düzüldük. Yaz gelmiş; hem de ne geliş! Bırakın asfaltta
yumurta pişirmeyi, kuzu bile çevirebilirdiniz –tabii vejetaryen
değilseniz. Asfalt yolu terk edip toprak patikaya sapınca, biraz
olsun serinledik; ama bu kez de yokuş başlayınca başladı seninki
teklemeye. Ben içimden “Oh, olsun!” derken, o sanki her şey
günlük güneşlik gibi yola devam ediyordu. Tabii daha yolun
yarısını bitirmeden seninki yoruldu ve mola vermeye mecbur
kaldık. İyi ki vermişiz. Etraf yaban çiçekleriyle doluydu. Biz
molamızı genellikle tepelerde verdiğimiz için, bu doğa
harikalarını kaçırmışız.
Yaban çiçekleri! İnsanın içini eritiyor. Gelincikler
gitmişlerdi ama bütün arkadaşları rengarenk oradaydı. İçlerinde
en demokratik olanı gelinciktir; inşaat atıklarından tutun, el
değmemiş tepeciklere kadar her tür araziyi onurlandırır bu
çiçek. Çiğdem biraz daha seçicidir ve herhalde rekabeti de pek
sevmediği için genellikle patikaları tercih ederler. Tam bir
doğa aşığı olan Düldül’ün onları ezmemek için gösterdiği hüner
en katı slalom kayakçısının bile beğenisini alacak niteliktedir.
Uzmanlar taşıdığımız genlerin yüzde 98’inin şempanzelerle
ayni olduğunu söylüyor. Ama her türlü ilişkiyi genetik açıdan
değerlendirmemek gerekir. Yapılan araştırmalara göre, kendi
hallerine bırakıldığı zaman hanımlar kendilerinkinden çok daha
değişik genlere sahip erkekleri tercih ediyorlarmış. Böceklerle
fazla ortak genlerimiz yok; ama bana kalırsa çok daha derin
ortak bir yanımız var: Onlar da bizim gibi çiçeklere aşık? Tek
fark onlar hem yiyor
hem seviyor; gül reçelini bir yana bırakırsak, biz sadece
seviyoruz. Zaten gerçek aşk da hiç karşılık beklemeden sevmek
değil midir? Süs çiçekleri yetiştirmek için her yıl milyarlarca
dolar harcarız. İşte bizi şempanzelerden, kurttan, kuştan ayıran
en önemli özelliğimiz de bu. İnsan düşünen bir hayvandır” diyen
Aristoteles kusura bakmasın, “insan estetik bir yaratıktır”
demek çok daha doğru olur. Buna rağmen Avrupa’daki durumu
bilmiyorum; ama ABD ve ülkemizde çevre değerlendirme raporlarına
bir göz atarsanız imzalar arasında tek bir sanatkarın veya bir
şairinkini göremezsiniz.
Bütün bunlar aklıma gelince Düldül’ün estetik yaptırmasına
kızdığım için utandım. Gariban yere yatmış, karıncalara bir
şeyler anlatıyordu. Uzun bir ayrılıktan sonra anavatana dönünce
Düldül epeyce bir sorun yaşadı. Düldül doğduğu zaman dağ
bisikletlerinde amortisör yoktu, çıktığı zaman da bütün
ısrarlarıma rağmen takmak istemedi. ABD’de bisiklet camiası,
üzerine ne taktığına değil nasıl yarıştığına daha çok önem
verdiği için, 20’nin üzerinde yarış kazanan Düldül oradayken
fazla bir sorun yaşamamıştı. Ama elimizde bir bavul kitap ile
döndüğümüzde validenin “Sokma şu pis şeyi içeri, halıları
mahvedeceksin” karşılamasıyla başlayan bir sürü olay zavallıyı
çok etkiledi. Onu en çok şaşırtan, amortisörlülerle
amortisörsüzler arasındaki klas farkı olmuş. “Buradaki
bisikletler kendilerini Birinci Sınıf Amortisör, Yüksek
Amortisör, Ordinaryüs Amortisör diye takdim ediyor” diyor Düldül
“Bir kısmı gerçekten iyi yarışıyor; ama diğerleri bırak
yarışmayı, pistte bile tur atmaya üşeniyor.” Amortisörü olmadığı
için bir çok yarışmaya katılamayan Düldül, çareyi öğretmenlik
yapmakta buldu. Oldukça başarılı da oldu sayılır, hatta Hürriyet
gazetesinde resmi bile çıktı. Arada sırada bağırır çağırır ama
kalbinin- pardon vitesinin, doğru yerde olduğunu bilen genç
bisikletler aldırmazlar.
Karıncalar birer birer yuvalarına girmeye başlayınca
Düldül’ün macera anlatmakta yine dozu fazla kaçırdığını anladım.
Biraz da başkasının kafasını şişirsin diyerek, kaldırıp her
halinden yalnız olduğunu hissettiğim bir alıç ağacına dayadım.
Tabi hemen aklıma rahmetli Hikmet Birand’ın o muhteşem “Alıç
Ağacıyla Sohbetler” kitabı geldi. Ne muhteşem kitaptır o. Eğer
rahmetli hayatta olsaydı, bitki dünyasında ortaya çıkan son
gelişmelerden ne kadar memnun kalırdı.
Bitkilerin böceklerden ve diğer hayvanlardan korunabilmek
için toksin ürettikleri eski zamanlardan beri biliniyordu. (Bu
gün eczanede satılan ilaçların yüzde kırkının bitkilerden elde
edilmesinin nedeni de budur). Ama ormanın bir köşesine bir böcek
filosu saldırdığı zaman kurbanların öbür ağaçlara “hazır olun,
felaket geliyor” kabilinden bir sinyal göndereceği kimin aklına
gelirdi ki? Tabi bu tür uyarmalar cep telefonu ile değil,
atmosfere salınan kimyasallar aracılığı ile yapılıyor. Daha
neler neler. Bitkiler kökler aracılığı ile besin paylaşıyor,
atmosferdeki nitrojeni kullanabilir hale getiren
mikroorganizmalara ev sahipliği yapıyormuş. Tabi her çuvalda bir
çürük elma olur misali, onların arasında da başkalarının malına
göz diken, hatta öldüren bile oluyor. (Örneğin 4 yıl önce
gittiğim Oregon eyaletinde önüne gelen ağacı boğarak öldüren bir
sarmaşık ve tabi son yıllarda bizim kıyılarımızı tarumar eden
terörist yosun.) Özellikle şu son on yılda bitki davranışı
hakkında o kadar ilginç veriler ortaya çıktı ki, şu günlerde
yeni bir bilim doğmak üzere. Adı konmuş bile: Plant Neurobiology,
yani Bitki Sinir Biyolojisi. Deyim yerindeyse, bu o kadar çiçeği
burnunda bir bilim ki, ilk sempozyumu önümüzdeki Mayıs ayında
Floransa’da yapılacak.
Kurucular arasında Cambridge Üniversitesi’nden Brey Denis,
Oxford Üniversitesinden, Malcom Campbell, California
Üniversitesi’nden Mahal Bruce gibi ekoloji ve bitki
fizyolojisinin en önde gelen isimleri var. Bu bilim insanları
hemfikir oldukları ve deneylerle kanıtlanmış 4 ana noktada
birleşiyor:
1. Bitkiler uzun mesafeler boyunca birbirleriyle iletişim
kurabilirler
2. Bitkiler tıpkı hayvanlarda olduğu gibi sinir moleküllerine
sahiptirler.
3. Bitkiler veri toplama, kullanma, saklama ve iletme gücüne
sahiptirler.
4. Bitkilerin ortak yaşamları ve gelişmiş sosyal sistemleri
vardır.
Ne kadar radikal fikirler değil mi? Ama Charles Darwin 1880
yılında kökün üst kısmının beyin görevi yaptığını zaten ortaya
atmıştı. Zaten sempozyum da haklı olarak O’nun anısına ithaf
edilmiş. (İsrail’den Kanada’ya kadar sempozyuma katılan bir çok
bilim insanı arasında ülkemizden tek bir isim görmedik; rahmetli
Birand’ın kemikleri ne kadar sızlamıştır.)
Bütün bunlar aklıma Düldül’de beyin görevini hangi organın
üstlendiği sorusu akla getirdi. Belki gidonu gövdeye bağlayan
“kaz boynu” dediğimiz parça, belki de sele, kim bilir? Ama O’na
acı haberi patlatmanın zamanı gelmişti ki o benden daha önce
davrandı.
-Geldi, di mi patron? Her halinden geldiği belli. O şıllığın
bir gün döneceğini zaten biliyordum.
- Ağzını toplasan iyi olur. Evet geldi. Ama senin yerin başka
onun yeri başka.
Evet, sağ olsun genç arkadaşım Erol Akçay toplantı için
gittiği ABD’den dönerken İtalya’nın Verona kentinde ısmarlama
yaptırdığım yarış bisikletim Chesini’yi bir kaç gün önce
beraberinde getirmişti. Pırıl pırıl parlayan kadronun ucundaki
kromla kaplanmış maşalar, sanki Guiçi’nin imal ettiği bir sele,
sanki bir gün önce takılmış gibi eskimeyen Campagloga marka fren
ve vites takımı... O’nu görür görmez beni 12 yıl önce
terkettiğini unutuverdim. Eğer böyle bir güzeli bu gün satın
almaya kalksam “Nerden Buldun Yasası” yüzünden hapse girerdim.
-Şaka ettim, patron şaka. O çıt kırıldım süs güzeli bu
patikalara hiç dayanamaz. Gine biz dağ bisikletlerine muhtaçsın.
Ha! Ha! Ha....
İnsan bazen eline bir kerpeten alıp şu kendini bilmezin
tellerini birer birer sökmek istiyor. Ama yerden göğe kadar
haklıydı. Acaba bundan sonraki ortaya çıkacak bilim dalına
“Bisiklet Sinir Biyolojisi” mi diyecekler?
Kaynak: Bilim ve Teknik Dergisi Eylül 2004