http://www.yankiyazgan.com
Kulak çekmek, kulak vermek
Sesli düşünce, söz sayılmaz. Çocuklar dili öğrenirken yüksek
sesle akıllarından geçen her şeyi söyledikleri bir dönem
yaşarlar. Az önce istediği kurabiyeyi vermediğiniz için
yanınızdan “pis anne” ya da “babamı sevmiyorum” gibi bir sözü 3
yaşında bir çocuktan duyduğunuzda (“ne dedin, ne dedin?”), anne
ya da babaya yönelik olumsuz duygunun varlığı tahmin etmeye
gerek kalmaksızın ortaya dökülmesi biraz sarsıcı olabilir. Bunun
her çocuğun aklından geçen bir düşünce olabileceğini bilmek bizi
rahatlatsa da, çocuğun zihin kontrol mekanizmalarını henüz
geliştirememiş olması sebebiyle duyabildiğimiz (sesli)
düşüncelerini duymamız onlara hak etmedikleri bir gerçeklik
kazandırır. Oysa, ergenlik çağındaki çocukların yetişkinlere
zaman zaman duyduğu öfke 3 yaşındaki sesli düşünen bebekten çok
daha güçlüyken, ergenin ketumluğu sayesinde “yüzümüze gülen”
yanını görürüz.
Anne-babasına ya da öğretmenine “gıcık” olan genç, sesli
düşünmeyi bastırmayı öğrendiği için başını derde sokmamak için
susmayı tercih eder gözükse de, sustukça bunalmaya başlar.
Susmamaya teşvik eden bir ortam sağlanmadıkça, bu bunalma
derinleşebilir. Ergenlik günlükleri, ortaya döküldüğünde,
anne-babalar ve her türlü yetişkin hakkındaki görmek ve duymak
istemediğimiz ne varsa, duygu ve düşünceler suratımızda patlar.
Wikileaks’in değişik biçimleri her evde, çekmecelerdeki
günlüklerde, daha teknolojik olanların facebook ya da formspring
hesaplarında bulunabilir.
Gündelik hayatta hakkımızda düşünülenleri ne kadar duymak
isteriz? Sahiden bilmek ister miyiz? Hele karşımızdakinin
aklından geçen her şeyi duysak neler olabilir? Aklımızdakileri
başkaları duyuverse, ne olur? Her düşündüğümüzün başkalarınca
bilinmesini ister miyiz?
Bazen dedikodu olarak bilinen bilgilerin kesinleştirilmesi,
şüphe duyduğumuz bir durumun aslında gerçekten şüphelendiğimiz
yönde olduğunu öğrenmemizi de “sağlar”. Bir bilgiyi şüphede
bırakmak, gerçeğin tümünü öğrenmemek bir tercih olabilir: "Belki
öyle düşünmüyordur, ya da belki öyle değildir" diyebildiğimiz
ölçüde, gerçeğin korktuğumuz gibi olmayacağını umarız. Doğruya,
gerçeğe ve hakikate her zaman ihtiyacımız var mı? Gerçeği bilmek
istemez mi insan, demeyin.
Basit ve alakasız bir örnek vereyim: Kilo aldığından kuşku
duyan (ve bunu yapmak istemeyen) kişinin tartıya çıkmak
istememesi. Gerçek rahatsız edici ise, ki olabilir, ya gerçeği,
ya da söyleyeni yok etmek çoğunluğun başvurduğu bir yol.
Acımasız yetişkinler. Sadece kendi duymak istediklerinin
söylenmesini isteyen büyüklerin kristalize biçimi olan
iktidarın, kendi hoşuna gitmeyen şeyleri söyleyen gençlere
tepkisine şaşırmadım. Farklı, hoşuna gitmeyen sesi ezerek
bastırma geleneğinin sahiplenicisi çok. Bu eğilim iktidarda
olanlarca bol keseden kullanılıyor. Evdeki iktidarları da
unutmayalım. Farklılığı bastırarak yok edeceğini sanma
yanılgısı, rahatsız edilmeden saltanat sürdürme geleneğinin
doğal tamamlayıcısı.
Üniversitelerde ve sokaklardaki protestocu gençlere dönük
“orantısız güç” uygulamasının tartışmasını gençlerin
söyledikleri ya da yaptıklarının doğruluğu ve uygunluğu
üzerinden yapmak pek doğru değil. Güç sahibi olan büyüklerin
acımasızlığının bağışlanmazlığını değiştirecek bir açıklama
bulunamaz.
Ülkemizin çocukları iktidardaki büyüklerin hoşuna gitmeyen
hareketler yaptığında, çocukların aklını birilerinin çeldiğini
düşünmek, organize işler kuramlarına sarılmak, gerçeği görememe
kadar gerçeği görmek istememenin de bir sonucu. Bu tip şeyleri
çocukların kendi kendilerine yapabileceğine inanamamak, “yok
canım bu çocuklar kandırılmış” demek, ilk başta bir parça
babacan bir yaklaşım gibi gözükse de, sokaklardaki, resmi
demeçlerdeki sevgisiz hoyratlığı görünce bu iyi niyetli
açıklamam anlamsızlaşıyor, ne yazık ki...
Gerçeği duymak yerine gerçeği haykıran bir sesi susturmak bir
süre için büyüklerin huzurunu, ailenin saadetini koruyabilir.
Kulak vermek mi, kulak çekmek mi, ikilemini aşamayan aileler(ve
toplumlar) ise, ne yazık ki, dokusunu kaybeder; aile olmaktan
çıkar.