|
Soğumuştu mevsim
ardından bakarken. Soğuktu dilsiz duvarlar, içine kirli su
birikmiş kaldırımlar. Bulut perdelemişti mavi gökyüzünü.
Ketumdu üstelik
semalar. Vermedi ödünç bir damla yaş bile. Islak kaldırımlarda
yankılandı ayak seslerin.
Ve gittin…
Yitirdim
güneşimi, serin bir koyuluğa dönüştü gümüşten kumsallar.
Eteklerine tutunmuştu yeşil yapraklar, ağaçları çıplak kaldı
yüreğimin.
Gittin
bereketini yitirdi, kurudu topraklar. Yer değiştirdi mevsimler,
umutsuzca kanat çırptı börtü böcek. Gelmedi beklenen bahar…
Kışı başlattı
gidişin. O kış ki, mutlak bir memnuniyetsizliği müjdeledi
şeytani bir hazla insanlara.
Çünkü gitmiştin…
Yarım kalmıştı
masal. Boğucu bir nem tıkamaktaydı genizlerimizi. Bir masal
kahramanı gibi dalgalandırarak denizleri, silkeleyerek derin
maviliği gitmiştin çünkü. Okyanuslar takıldı gözbebeklerime. Her
gün bir damla alıp, her gün, her gece birer birer damlatıp.
Keder damıtarak baktım uzaklara.
Ayrılığın soğuk
yalnızlığı yapışıp kaldı sana hoşçakal diyen ellerimde. Gittin,
evlerin camları keder buharından oluşan şekillerle kirli artık.
Bacalarından kurum fışkıran kem ruhların ışıldayan gözleri
karartıyor şehirleri.
Bu şehirler ki,
senin gülüşünle aydınlanırdı. Şen şakrak türkülerin yankılanırdı
taş duvarlarda. Sıkılı değildi yumrukları insanların. İçini
titrettiğin gülüşlerini kimseden esirgemeyen sen, ardında
somurtkan bakışlar bırakmıştın.
Mahzun bir
yetime dönüştü Atlantis’in çocukları. Mahzun, boynu bükük ve
sahipsiz... Hatırlar mısın; okşardık başlarını her önlerine
eğişlerinde yanaklarını onların? Şimdi o çocuklar, çakır
gözlerini her sabah ufuklara dikip, yolunu gözlüyorlar.
Gördükleri her serapta sen varsın bu çölden şehirde!
Ve ben yüreğimin
iç acılarının toplamını kaldıramayacak kadar bir sıkletin
altında iki büklüm, ayrılıkların iç acısıyla bakıyorum
denizlere.
Denizler…
Hatırladın mı, kıyısında ıslıklar çala çala yürüdüğümüz o
kayalıkları? Geleceğe dair hayaller kurardık hani gümüş rengi
kumsalında. Sen ipince parmağınla şekiller çizerdin ve ben
hayret ederdim bu kadar büyük olabilecek hayallere. Parmakların
kadar uzundu görebildiğin gelecek.
Ama... Ama
benden gizlemiştin gidişini. Belki de korkutmak, buruk bırakmak
istememiştin yüreğimi. Şimdi senin uzağa bakışın kadar yakına
bakıyor gözlerim. Bir güneş batışına bile tahammül edemiyorum
bazen sensiz.
Uzadıkça
sensizlik, keskin bir öfke kaplıyor içimi. Kızıyorum her şeye.
Önce bulutlara haykırıyorum öfkemi. Ardından yere çeviriyorum
kızgın bakışlarımı. Şarkılara, şiirlere, şairlere öfkeleniyorum
sonra.
Nasıl da
kandırmışlar beni bunca yıldır. Nasıl da, aldanmışım kafiyelerin
arasına gizlenen hayallere!
Bir tükenişe
dönüştü beklemelerim sonra. Buzdan bir camın çatlayışı gibi
çatlaklar belirdi ümitlerimde. Dokunmayı bırak, bakınca bile
büyüyen kanı çekilmiş kılcal damarlar gibi sardı her yanımı
çatlaklar.
Yoruldum her
sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten.
Yoruldum sensiz rüzgara savurmaktan eteğinden aldığım
yaprakları. Biliyorum bilsen halimi, duysan sesimi kandıracaksın
beni. Kumsal bulamasan bile boşluğa çizeceksin yine pembe
panjurlu hayaller. Sonra ‘bak’ diyeceksin, ‘Burası sofa.. Bu
merdivenlerden çıkacak yetimler. Sonra şu odadan geçerek açılan
geniş terastan yıldızlara dokunacaklar.’
Ben yalanına
bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir
güneşin… Üzerinde senden kokular kalan aynaya her bakışımda
gerçeği fısıldıyor bana yansımalar.
Çünkü gitmiştin…
Puslu bir zemheri soğuğu vardı havada.
Kış sonuydu
gittiğinde, şimdi yaz başı. Bu kadar tirat yaktıktan sonra
ardından, halâ merhamet etmeyecek misin?
Ne yani, bir
daha dönmeyecek misin?
M. Nedim Hazar'a
teşekkürlerimizle
Denizce

|