|
“İNSANI YARDIM ALMA GEREKSİNİMİNİN ÖTESİNE TAŞIMAK...”
“Paylaşma; yediğimiz her lokmada, cebimizdeki her kuruşta,
giydiğimiz her giyside bir başkasının payının da olabileceğinin
bilincinde olmaktır.” Hanri Benazus
Bugün, üzerinde yaşadığımız dünyada fiziksel, bedensel açlık
çekenlerin, yoksulluk içinde kıvrananların sayısı, tüm insanları
kara kara düşündürecek boyutlara ulaşmıştır.
“Gerçekler hiçbir zaman bir çatışma ve
tartışma içine girmezler. Kendileri ile asla çelişmezler.”
Halbuki bizlerin hayatı hep çelişkilerle doludur. Aslında tüm
çelişkiler bir yerde sahteliğin ve sahteciliğin en belirgin
özelliğidir. Kısacası, “Dayanışma, Paylaşma ve Yardımlaşma”
konusunda egomuzun güdüleri her zaman ön planda yer alırlar. Bizler
arkasından bin bir bahane üretir ve kendimize yeni yeni mazeretler
yaratırız.
Unutmamak gerekir ki; “Takındığımız her tavır, doğru yanıtı
bekleyen bir meydan okuyuştur.”
Dünya, her biri kendilerine has beklenti ve korkuları taşıyan
sayısız insanlarla doludur. Bu insanların ister bireysel, ister
sosyal açmazlarından kurtulmaları için aslında kendilerinden başka
bir kurtarıcıları da yoktur.
Ne zaman ki akıl, sevecenlik ve iyi yüreklilik, acımasızlığa,
nefrete, sevgisizliğe üstün çıkacak, işte o zaman bugün için bir
ütopya olarak görülse de dünyayı müşterek bir değerli yaşam alanı
haline getirebiliriz.
Ama unutmamak gerekir ki; “Görüntüyü yansıtan ayna olmak,
yansıttığı görüntünün mükemmelliğinin gerekçesi değildir.”
Unutmamamız gerekir ki; “Güncel yaşamımız bir görme ve duyma
olayından çok bir sezinlenme ve algılama olayıdır.”
Biz insanların hayatı her nedense hep çelişkilerle doludur. Bir
insanı bir taraftan sever, diğer bir taraftan ondan nefret ederiz.
Bir taraftan kavga eder, çatışır, savaşır, öldürür, hayatları
söndürür, malı, mülkü mahveder, diğer taraftan sevecenliği ve
özveriyi geri plana itmeyiz.
Bir insana, bir şeye bütün gücümüzle tutunur, ama bir süre sonra onu
unutuveririz. Tüm açmazlarımız karşısında da içinde yaşadığımız
kaosu aşmak için kılımızı bile kıpırdatmayız.
“Dünya, aç oldukları için uyuyamayanlarla açlardan korktukları için
uyuyamayanlar arasında bölünmüş durumdadır.” Paulo Freire
“VERMEK, VEREBİLMEK BİR ÖZVERİ, BİR ERDEMDİR...”
“Hep alabileceklerimizi hesaplamaya uğraş veririz. Halbuki
verebileceklerimizi hesaplamaya alışırsak mutlu bir dünya
yaratabiliriz.” Hanri Benazus
“Dayanışma, bir topluluğu oluşturanların
her türlü duygu, düşünce, anlayış ve ortak çıkarlarda birbirlerine
karşılıklı bağlanması demektir. Toplumsal dayanışma ise; toplumun
kurum, kuruluşlarıyla ortak değerlerde birleşmesi ve birlikte
hareket etmesidir.”
İnsan sosyal bir varlıktır. Çevresindeki tüm olaylardan doğrudan ya
da dolaylı olarak etkilenir. Bu etkileşme, kimi insana zarar verdiği
gibi, kimi insanın da maddesel, güçsel, moral yönden zirvelere
çıkmaksına da yardımcı olur.
Hepimiz kabul ederiz ki, tüm insanların birbirlerine sunmak
durumunda oldukları bir takım görevleri vardır. Bunları yerine
getirmek bir zorunluluk değil, varoluşun bize bir yükümlülüğüdür.
Ancak, insanoğlunun yapısı gereği, yapmadığı, yapmak istemediği,
yapmaktan sakındığı şeyler, başaramadığı işler için bin bir mazeret
üretmekten yana çok büyük bir hünere sahip
Şunu unutmamak gerekir ki; “Birey kendini bilmedikçe, umduğu hep
cennet de olsa, bulacağı hep cehennem olacaktır.”
İnsanın günlük yaşamı bir eylemler sürecidir. İnsan, hoşuna gitse
de, gitmese de hep devamlı bir işlev sarmalı içindedir. Dünya
üzerindeki farklı insanların, yaşadıkları sürece her zaman
birbirlerine gereksinim duymaları çok doğaldır.
Zenginlerin bile yoksullara gereksinim duydukları çok olmuştur. Hiç
bir zengin “Benim kimseye ihtiyacım yoktur...” diyemez.
Unutmamak gerekir ki; “Her zengin insan servetini yanında
çalıştırdığı insanların gücü ile edinir.”“Her kim ki, yanında birini
çalıştırıyorsa ona gereksinimi vardır demektir.”
“Yardımlaşma” konusunun içine, paradan, maldan, güçten sevgiye kadar
her şeyi katabiliriz.
“Vermek”; halk dilindeki gibi bir vazgeçme, bir şeyden yoksun kalma,
bir yoksullaşma olayı değildir. Bizim anlatma çabası içine
girdiğimiz, “Verme, verebilme; bir özveri, bir erdem ve bir
üstünlülüktür.” “Vermek; aynı zamanda, alanın hoşnutluğunu ve
hazzını kendi içimizde duymak ve yaşamaktır da...”
İnsan sevgisinin kaynağı nasıl sonsuz ise, onu algılayabilen ve
hayata geçirebilenler için böyle insancıl bir sonuca ulaşma gücü de
sonsuzdur. Onun için, gelin, o “İnsanlık Sevgisi” dolu
küçücük, pırıl pırıl yüreğimize sığınalım. Emin olun bu yeter de
artar bile.
Unutmayalım ki; “Her bir yürek, kendi coşkuları içinde bu güzel
yolculuğu yapmak ister.”
“YARDIMLAŞMA; EGOSAL DOYUM ÖTESİ BİR DEĞERDİR...”
“Yardım bir gösteri malzemesi olarak kullanılamaz. Yardım, bireyin
Tanrısı ile çok özel bir ortamda buluşmasıdır.” Hanri Benazus
Bir şeyi bilmemenin, cahilliğin bir başlangıcı yoktur ve olamaz.
Ancak, istenirse bir sonu olabilir. Önemli olan bireyin kendini
sorgulayabilme ve insan olma ayrıcalığını benimseme noktasına gelmiş
olmasıdır.
Hepimiz biliriz ki, göz; insanın en fazla yanılan, en tutarsız ve
hatta en önyargılı organıdır. Ona güvenerek ve bu güvenden doğan
alışkanlıklar edinerek etrafımıza hep bakarız da, nedense ancak ara
sıra görürüz?
Bakmak görmek değildir. Çoğu zaman gereğince görebilmek için, birçok
engel ve etkeni dışlamak gerekir.
Bizlerin birer insan olarak bu dünyaya gelişimiz, Yaradan’ın bize
bir armağanıdır. Ancak onu tüm insanlarla, tüm toplumla ve hatta tüm
evrenle değerlendirmek, yorumlamak ve bir “Duyuş Mezhebi”
haline getirmek de, bizim Yaradan’ımıza bir armağanımız olmalıdır.
Unutmayın ki, şefkatin kaynağında hep “Dayanışma”, “Paylaşma” ve
“Yardımlaşma” duygusu vardır. Hem de alanı da vereni de güçlü kılan
bir duygudur bu...
Yine unutmayalım ki; “Şefkati gözlemlemek için, ne göze, ne de
ışığa gereksinim vardır. Ona gönül gözüyle bakmak, bakmasını bilmek
yeterlidir.”
Bu duygular insanın içinden kendiliğinden doğup gelen bir duygu
değil, bu bir hareket, bir kararlılık, bir eylem halidir.
Aslında bir insanı dinlerken ona anlayışla, şefkatle yaklaşmak çoğu
zaman yapılacak fiziksel bir “Yardım”dan, vereceğimiz bir
nasihatten, benimseteceğimiz bir öneriden çok daha yararlı
olacaktır.
Burada bahse konu olan art düşüncesiz bir şekilde bir “Dayanışma”
örnekliği sunuluşu ile “Bir” ve “Biz” olduğumuzun bilincine
beraberce varmaktır.
Çoğu insanın eylemleriyle, iç dünyası farklı, farklıdır... nedense,
karşımızdaki insanı bizden daha kusursuz, daha olumlu, daha
dikkatli, daha çalışkan, daha itinalı olduğu için sevmeyiz. Daha
başarılıdır diye sevmeyiz. Daha cesur, daha güçlüdür diye sevmeyiz.
Bunlar yetmez, saplantılarımızın, korkularımızın karanlıklarında
saklanır ve yine de sevmeyiz.
Tüm bunların aksine bizden üstün görmediklerimizi, daha ılımlıları,
daha kararsızları ve özellikle bizi beğenenleri, bize dalkavukluk
yapanları, bağlılık gösterilerinde bulunanları daha yakın görür ve
daha kolay severiz.
Kısacası karşımızdaki insanı, kendi üstünlüğümüzde, bize zorunlu
bağımlı oluşunda, severiz.
“KENDİMİZİ BAŞKASININ YAŞAMINA KATMA ÜSTÜNLÜĞÜ...”
Hepimiz bilir ki; “Her insan ancak sahip olduğu bir şeyi
verebilme gücündedir.”
Öncelikle; “Ben, bende olanları ayırımsız bir şekilde bir
diğerine hatta herkese verirsem ve sen, sende olanları benimkilerin
üzerine katarsan, emin olun ki ardından mutlaka mucizeler
doğacaktır.” İşte o zaman böyle bir anlayış şekliyle, öyle bir
yaşam tarzıyla, benzersiz bir “İnsanlık Tapınağı” oluşturmuş
oluruz.
Doğaldır ki, hiçbir insan bu dünyaya Tanrısal bir hayat sürdürme ön
koşulu ile gelmemiştir. Herkes hayatı olduğu gibi, bütün
gerçekleriyle, olumlulukları ve olumsuzluklarıyla yaşamak
zorundadır.
Acıların, ıstırapların, düş kırıklıklarının tepkileri ve ardından
oluşturduğu etkiler, eninde sonunda insan üzerinde bir olgunlaşma
süreci oluşturacaktır.
Evet, çoğumuza göre “Ego”muz diye bildiğimiz şey, hep kayırmalarla
ve ona tanıdığımız önceliklerle ön planda tuttuğumuz “Ben”dir.
Onunla öyle bir sarmaş dolaş ve halvet olmuşuz ki; esas
“Kim”liğimizle sarmalanmış olan “Özben”imiz bir hayal olmaktan ileri
gitmemektedir.
Burada önemli olan, içimizde puslar içinde kalmış olan esas insancıl
duygularımızı büyük bir dikkat, sevgi ve özenle aramak, bulmak,
araştırmak, incelemek ve yaşamımızın en özenli yerine
yerleştirmektir.
Ne “Yardım” eden mağrur, ne “Paylaşan” ezik, ne de “Dayanışma”
içinde olan üstünlük iddiasındadır. Bu sanki karşılıklı bir
yarışmadır. Ancak en güzel tarafı asla kazananı ya da kaybedeni
olmayan bir
“İnsan gibi insan olma” yarışı olmasıdır...
Ayrıca büyük bir renklilik ve coşku dolu bir güzel ortam...
Etrafınıza şöyle bir göz attığımızda görürüz ki; “Ağaçlar
meyvelerini, tarlalar ürünlerini hep hayatlarını devam ettirmek için
vermektedirler. Peki ya biz insanlar ne yaparız?”
Bizlere düşen, kendimizi bir ağacın meyvesinden, bir tahılın
başağından aşağı görmekten ya da umursamamaktan kaçmak ve yüce
duygularımızı bir an evvel hayata geçirmektir.
Biz insanlar hep karşımızdakinin, o insanın, bu insanın, şu insanın
bize hangi konularda ve hangi ortamlarda ne gibi çıkarlar
sağlayacağı ya da yararlı olacağı ile ilgilenir dururuz.
İnsanoğlu, nedense hep madde dünyasına, zenginliğe, güce, hırsa,
egosal dürtülere ve dünyevi değerlerle sahiplenmeye odaklanmıştır.
Kıskançlık, sırf “Neden bende yok” diye değil, “Başkasında
neden var?” diye her türlü “Dayanışma”yı, her güzel şeyi, her
olumluluğu, her faydalı girişimi, her varlığı, her gücü, her
zenginliği, ona sahip olmayınca tahrip etme düşüncesinde ve
girişiminde olmaktır.
Bizler bunu da o kadar büyük bir hırs ve hınç ile yaparız ki, ya
hepsinin sahibi, ya yönlendiricisi olarak, ya da her yeri ve her
şeyi yok etmedikçe huzura eremeyeceğimizin bilinciyle ısrarcı
olmakta dayatırız.
O kadar ki, karşımızdakinin yüreğine elimizi daldırıp, orada bulunan
bu duyguları söküp atmak için çareler bile ararız.
Her zaman ve her yerde başarılı insanları yerle bir etmeye çalışan,
olumlu hizmetlerini baltalamaya kalkan, dürüst, saygın ve namuslu
bireyleri çamurlara bulayanlar, hep bu açmazlarının tutsağı olmuş,
egosal görüntüler sergileyen bu kıskanç insanlardır.
Zaman zaman o kadar ileri giderler ki, filiz vermiş bir ağacın
yalnız filizini koparmanın değil, ağacın köküne kibrit suyu dökmenin
peşinde koşmayı kendilerince bir rahatlama şartı olarak görürler.
Bu insanlar itiraf etmeseler dahi, kendilerini ya güçsüz,
aldatılmış, haksızlıklara uğramış ve bir türlü anlaşılamayan
bireyler olarak hissederler ya da en azından kendilerini içinde
yaşadıkları topluma ve çevrelerine böyle sunarlar. Ancak bu arada,
her vesile ile yapay insancıl duygular sergileme iddiasından da geri
kalmazlar.
Halbuki, bu tip insanları iyi yönlendirmelerle, iyi örneklemelerle,
bu olumsuz duygularından uzaklaştırmak mümkün olabilir. Tüm şiddet
ve karşıtlık duygularını, bir insancıl “Dayanışma” ortamının huzuru
ve yumuşaklığı içinde, yaşamlarından söküp atma şansını
yakalayabilirler.
“ZENGİNLİKLERİNİ, GÜÇLERİNİ SERGİLEYİP ÜZERİMİZDE EGEMENLİK KURMAYA
KALKANLAR...”
“Muhtaç birine yardım için, neden aranmaz.”Hanri Benazus
Hedef ile yol, ışık ile hayat, davranış ile inanç, sen ile ben
duyguları, birer ayrıcalık oluşturmadıkları sürece, bir tohumun
hayata geçişi gibi patır patır patlayacak ve çevresini iyimser bir
ortama çevirecektir.
Bu insancıl duyguların belki bir görünür, sezinlenir bir maddi
varlığı, gücü yoktur, ancak, kabul etmek durumundayız ki, aynı
zamanda dünyanın en büyük hazinelerine sahiptirler.
Yaşamları boyunca hep, savaş peşinde koşanlar, barıştan yana tavır
koymayanlar, anlaşmazlıklar, ayaklanmalar, isyanlar, çatışmalar
çıkarmaya çalışanlar, düzene baş kaldıranlar, kavgadan yana taraf
olanlar, etraflarına hep hınç, kin, nefret ve kötülük tohumları
serpenler, sebepli, sebepsiz her türlü iğrençliği yapanlar; hayatın
tutsaklığını yaşayanlar; insanlıktan, “Dayanışma”dan, insancıl
ilişkilerden, yarınlarından ümidini tamamıyla kesmiş, sevgiyi hiç
tanımamış, hiç kimseyi sevmemiş, kendini de sevdirememiş,
“Yardımlaşma”, “Paylaşma” nedir bilmeyen zavallılardır.
İhtiras ve hınç duygusu birbirlerine sürten iki taş gibidirler.
Eninde, sonunda hangisi daha sertçe, diğerini mutlaka
aşındıracaktır.
Hiçbir şey beklemeyenin, alacağı sonuç da “Hiçbir şey” olur. Bugünün
dünyasında bilinmeyen ve art düşünceli güçlerle mücadele edebilecek
tek silah insan sevgisi ve karşılıklı “Dayanışma” gücüdür.
Şunu bilmek durumundayız ki, bugünlerinin üstünlüklerini,
zenginliklerini, güçlerini sergileyip üzerimizde egemenlik kurmaya
kalkanlar, yarın belki de bir diğerinin, ayakları altında
ezilecek ve yok olabileceklerdir.
Siz siz olun, acılarınızı, huzurunuzu, sevinçlerinizi,
başarılarınızı, yenilgilerinizi, hüznünüzü ve hatta hayallerinizi
bile, bir “Dayanışma” duygusu içinde herkesle paylaşın. Böylece,
mutluluğun sırrına ermiş olursunuz.
Aslında hepimiz birbirimizin öğretmeni, öğrencisi, eseri ve hatta
yansıtıcısıyız. Aynı zamanda da birbirimize sınırlılıklar koyan,
birbirimize yük olan hatta birbirimizin yükünü taşıyanız.
Bu sebepledir ki; çoğu zaman çıkmaza girer, günahlar işler, bazen de
sebebini dahi anlamadan acılar çeker, çektiririz.
Bu sevgisizlik, iletişimsizlik, anlayışsızlık ortamında, bir yığın
sınırlılıkla çevrilmiş, ne yapacağını bilemeyen, anlamayan bizler,
aradan bir süre geçtikten sonra bunlardan aldığımız hazlar ya da
acılardan bıkar, kaçar, yorumlar ve yavaş yavaş yeni arayışlara
geçeriz.
“İnsan hayatında sözcükler, duyguları
şekillendirmek için vardır. Ancak duygular olmadıkça, sözcüklerin
hiçbir manası da kalmaz.”
İnsan yaşamının amacı, hayatı daha da kolaylaştırıcı olması yönüyle
maddeyi, varlığı, gücü kullanmak olabilir. Ancak bu, hiçbir zaman,
ayaklara zincir vuran bir tutsaklık haline dönüşmek değildir.
“Bizler bu dünyada hep maddi güçlerin
yazdığı, yüzeysel bir masalın okuyucuları, dinleyicileri ve hatta
kahramanlarıyız. Bunun dışında bir şey olmayı da, bir şey yapmayı da
pek beceremiyoruz.”
Her türlü insancıl sevgiden ve ilişkilerinden yoksun bir ortamda,
sıradan, basit bir konfor peşinde koşarak yüzeysel, maddesel ve
yapay mutluluklar arasında avunmak, nefes tüketmek, son yüzyılın
olağanüstü zaaflarından biri olsa gerek...
“Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.”
Mevlana
“BİREYSEL BENCİLLİĞİN BASKILARINDAN ARINMIŞ BİR YAŞAM FELSEFESİ...”
“Nasıl olsa gün gelecek her şeyinizi vereceksiniz. İyisi mi bugünden
vermeğe başlayın.” Hanri Benazus
Şunu unutmamamız gerekir ki; “Bu dünya üzerinde kazanılan paranın
getirdiği korkulardan değil, paranın kazandığı, satın aldığı
insanların korkusundan sakınmak gerekir.”
Bu dünya üzerinde, madde, para ve güç ısrarı, hep sevgisizlik sebebi
olmuşlardır. İnsan bunların esareti altında, doğadan kaynaklanan
özünü, insancıl duygularını, esas kimliğini yaşayamaz hale
gelmiştir.
Ama dikkat edin, sakın ola ki; “Bu benimdir”, “Artık Buldum”,
“Kimseye kaptırmam”, “O halde Doyuma Ulaşıyorum” dedikleriniz,
gerçekte çevremizdekilerin, ezdiklerimizin, yoksulluğa
ittiklerimizin, insan gibi yaşama hakkını elinden aldığımız
bireylerin kaybettikleri ya da elinden zorla aldıklarımız olmasın...
“İnsanlar arasındaki dayanışma duygusu,
bireysel bencilliğin baskılarından arınmış bir yaşam felsefesidir.”
Bizler hep, “ben” merkezli olarak bu dünyanın tam ortasındayız. Kimi
zaman bir yoksulu savunurken ya da “Yardımlaşırken”, zenginlerin
düşmanlığını üzerinize çekebiliriz.
Bilgisizliğimizden, kültürsüzlüğümüzden ve her türlü düşünce
tutsaklıklarımızdan utanmamız gerekirken, sırf kendimizi tatmin
etmek, kendi haklılığımızı göstermek için cehaleti körükleyip
duruyoruz.
Sormak gerekir; bilginin, insan olma ayrıcalığının, olumlu
düşüncenin yerine softalığı oturtanlar aynaya baktıklarında
gördüklerinin sözde kendileri olduğundan emin olabiliyorlar mı?
Unutmamak gerekir ki; İnsanın esas kimliği düşüncelerin izdüşümünde
değil, insanlar arasındaki “Dayanışma” ruhunun hamurunda
şekillenmektedir.
Bizler, hep kötünün iyiyi yargıladığı, kendinde bu hakkı gördüğü bir
ortamda, sözde tarafsız kalma iddiasıyla devamlı kaçağı oynama
peşinde koşuşturuyoruz. Adeta gözlerimiz kapalı, karanlıklara kılıç
sallamakla meşgulüz.
Neden her şeyi, herkesi, her olayı yorumlarken asla şaşmayan insan
olma ayrıcalığının terazisini kullanmayı düşünmekten dahi kaçıyoruz?
Gerçi, bizi büyütürlerken hep “Biz”e karşıt büyütmüşler. Kendimizi
hep önümüze sürdükleri aynalarda görmek ve bellemek durumunda
bırakıldık.
Halbuki, “Yaşamın en güzel aynası, insanın bir bütünleşme
gereksinimi ve ‘Dayanışma’ duygusunu yansıtan içsel aynadır.”
Eğer; İnsanlar arasında, sevgi varsa, saygı varsa, bir insancıl
duygu pırıltısı varsa, her zaman karşılıklı bir anlayış platformu
var demektir.”
“İNSAN OLMANIN HUZURUNA ERMEK VE MÜKEMMELİ OLUŞTURMAK...”
Bu dünyada kısıtlı bir misafirlik, bir geçicilik içinde olduğumuzu
neden anlamak istemiyoruz? Sanki öte aleme göçerken bu dünyayı
beraberimizde sırtlayıp götürecekmişiz gibi, bu hırs, bu hınç, bu
sahiplenme ısrarı, bu kıskançlık, bu üstünlük sağlama ısrarımız
niye?
Bizim en büyük açmazımız olan “Egosal tutsaklık, hırs, hınç, hep
zayıflıktan doğar ve sonucunda yine bu zayıflığını sergileyen
bizleri boğar.”
Kimi zaman bazı insanların siyaset adına her türlü vurgunculuk,
yolsuzluk, iğrençlik ve sömürücülük yapması yaşamımızın adeta bir
parçası olmuş...
Dinler bile, sevgiden, anlayıştan, insanlar arası “Dayanışma”
duygusundan yoksun, bir yığın kendini bilmezin, çıkarcının elinde
Kutsal görüntülerinden uzaklaştırılarak, her türlü bağnazlığa,
fanatizme, egosal tutsaklığa, çıkar ilişkilerine büyük bir süratle
kaymakta...
Hatta hatta bu insanlar, Allah adına neredeyse Allah’ın yerine
kendilerini koyarak varlıklarını sürdürme iddiasındalar...
Savaşlar, insan kıyımları, korkular, hırslar, hınçlar, hep üstünlük
iddiasıyla yapılan yarışmalar, saldırganlıklar, vahşet ve daha nice
açmazlar, hep güzellikler, düzen, uyum, barış ve özellikle insanlar
arası bir takım yapay, sahte “Dayanışma” maskeleri altında sunula
gelmekte.
Kısacası, insanlar arası “Dayanışma”nın sözde haşmeti altında sahte
cennet hayalleri ve cehennem ürküntülükleri ile insana hükmetme
senaryoları her gün yeni baştan yazılıyor. Gerçekten hak ettiğiniz
yeri almak istiyorsanız, acımasız değil, insancıl duygularla
sarmalanmış bir birey olarak topluma yansıyın. İyisi mi, “Bırakın
bu insancıl duyguların kasesi, hep sizden dolsun, sizden taşsın.”
“GERÇEK PAYLAŞIMCI DÜNYANIN TEMELLERİNİN ATILMASI...”
“İçinizdeki insancıl dünyanızın kandilini
bir an önce yakın ki etrafınız iyice aydınlansın.”
Hiçbir kimse, kendi başına tam ve mükemmel olamaz. Bu fiziksel beden
dünyası için de böyledir, ruh dünyası için de...
Şunu asla unutmamak gerekir ki; “Her insan, kendi içinde tüm
insanlığı yaşadığını duyumsadığı kadar insandır...”
“Vermek/Almak”
ikilemi insanı en çok yanıltan saplantılardan biridir. Çoğu zaman
alıyorum derken, neleri verdiğimizi, kaybettiğimizi; veriyorum
derken de neleri aldığımızı, neleri kazandığımızı bilmeyiz bile...
Hepimiz kabul ederiz ki, hiçbir insan bu dünyaya, bir ceza ödemek
üzere gönderilmiş olamaz. Bunun böyle olduğunu düşünmek bile, en
azından, Yaradan’a karşı saygısızlık etmektir.
Muhakkaktır ki, yaşamdan zevk almak, arzular duymak, dengeli bir
şekilde bunların keyfini sürmek, dolu dolu yaşamak, her insanın
doğal hakkıdır.
Yaşamda; bize doğal bir coşku vermeyen duyguları törpülemek, söküp
atmak ve yerine insancıl duygularla dolu bir yaşama sevinci
verenlere öncelik tanımak, artık kaçınılmazdır.
“Cömertlik, istemeden önce vermektir. İstendikten sonra vermek
utançtandır ve kötüdür.” Hz. Ali
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

21.01.2011 |