e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Deden de mi Solcuydu?

 Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 


http://www.yankiyazgan.com    

Deden de mi solcuydu?

Dedem 1920’lerde doktorluk yapmaya başladığı Aydın’da (arada devlet görevini kaybetmesine sebep olan, kendisini hastası Adnan Menderes’in ikna ettiğini söylediği bir Serbest Fırka macerası hariç) hep “sonuna kadar CHP’li” diye bilinmişti. 1960'ların ortasında İzmir’e taşındığında ve ben de ona okuduğum gazete köşe yazılarının etkisiyle hızla solculaştığımda (CHP ve TİP sol parti olarak tanımlanmaktaydı, birbirlerinden ve bir çok kişinin başka zamanlarda sol dediklerinden çok farklı olsalar da) bana ailemizin CHPliliğinden bahseder, 1950 seçimlerini DP kazandığında, dedemin Aydın Gazi bulvarındaki muayenehane/evinin (şimdiki Kızılay binası) önünde davul çaldırdıklarını anlatırdı. Bugünlerde çokça konuşulan İttihat Terakki çizgisinin CHP’de devam ettiğini, dedemin bu kemik CHP çizgisine doktor olarak ilk görev yeri olan Selanik’te girdiğini söylemesinden biliyordum, da farkında değildim.

Bu “aileden CHP’lilik” (ya da aileden AP’lilik, aileden Selametçilik, 1970’lerin terminolojisi ile söylersek) konuları günümüzde geride kalmış gibi gözüküyor; ama, ailelerin belli eğilimleri taşıdığını, siyasi fikirlerin adeta kan bağı gibi zaman içinde pek az değişerek kuşaktan kuşağa geçtiğini çok gördüm. Tabii, aile üyeleri, özellikle gençlik döneminde bir radikalleşme, bir derece daha soluna ya da sağına gitme, ya da tam tersi yöne gitmeler gösterseler de, önceki kuşakların izini sürdüler genellikle. Bu durumun görüşleri belirgin tercihleri net olan aileler için geçerli olduğunu söyleyebilirim. Geriye kalan önemli sayıdaki aile ve sülalenin ise, görüşleri net olmayan, tercihleri yerleşik olmayan seçmen küme’sini oluşturduklarını düşünebiliriz. Seçimlerde ya da değişim dönemlerinde gidişatı bu yüzer gezer oyların belirlediğini, kemik oyların da ailevi temellerdeki yerlerini koruduklarını da siyaset ve ailesellik varsayımına ekleyelim.

Kalıtımsal siyaset. Siyasi görüşlerin ailevi bir yanı, adeta kalıtımsal bir tarafı var ise, bu “kemik” durum, hangi partiyi desteklediğimiz olmasa bile sol ya da sağ, değişimci ya da tutucu olmamız beynimizin, genetik yapımızın bir ürünü olabilir mi?

Moda bir deyişle “siyasetin genetik ya da biyolojik şifresi” olabilir mi? Geçtiğimiz aylarda yayımlanan birkaç ilginç çalışmada, siyasi partilere oy verenler analiz edildiğinde, belli kişilik ve zihinsel özelliklerdeki insanların bu özelliklere denk düşen sol ve sağ partilerde kümelendikleri görülüyor. Dışa açık, değişik fikirlerle karşılaşmaktan, kafasının karışmasından çok etkilenmeyenler daha çok sol (Amerikadaki ölçülerle, “liberal”) seçmen grubu içinde yer alıyorlar. Belirsizlikten hoşlanmayan, fikir kalabalığından, düzenin bozulmasından kolayca rahatsızlık duyan, bildiğinin dışına çıkmayı çok sevmeyenler ise “muhafazakar” grupta çoğunluktalar... Eh, bunu herkes söyleyebilir.

Kim neci? Kimin değişimci, kimin tutucu, hangi partinin solcu, hangisinin sağcı olduğu konusunu tartışmaya yetkili hissetmiyorum kendimi (İdris Küçükömer’in sağ/sol ayrımlarını tepetaklak eden görüşleri bu konudaki cesaretimi kırıyor). Ama bu yazı açısından önemli olan, eğilimin adının ne olduğu değil, eğilimin ömür ve aile boyu “kemik”  olması.

Virginia eyaletinde 30,000 ikizle yapılmış çalışmanın sonuçları ilginç (J Alford’dan aktaran New Scientist, 2 Feb 2008): siyasi bir konuda (bizim son dönemdeki türban sorusu gibi, ABD’de de safları ayırıcı gücü yüksek sorular var: mülk vergisine taraftar mısınız, kökhücre araştırmaları yasaklanmalı mı, ya da, kürtaja taraftar mısınız? gibi) görüşleri sorulduğunda, genleri tıpatıp aynı olan tek yumurta ikizlerinin aynı yanıtı verme olasılığı, genleri yarıyarıya aynı olan çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek. Genetik benzerlik, siyasi tercih benzerliği ile ilintili. Kardeşler tek yumurta ikizi değilse, farklı fikirde olmaları olasılığı giderek artabiliyor. Örneğin, türban konusunda Nesin kardeşler arasında fikir farklılığı olmasının üstüne atlayanların şaşırması için bir sebep yok... Tek yumurta ikizi olmadıklarına göre, genetik bilimi açısından bir sakınca bulunmuyor !

Her şey genetik mi yani? Siyasi görüşlerin genetikliğinden ziyade, siyasi açıdan anlamlı bir konuya yaklaşım tarzının genetik/beyinsel bir temeli olması makul. Yaklaşım tarzından kasıt: tartışmaya açık mı, yoksa, dayatmacı mı? Kendi bildiğinin dışına ne kadar çıkabiliyor? Ezberinin bozulmasına tahammülü var mı? Diğer görüşlerle uzlaşmaya ne kadar yakın ? Buradaki sorulardan bir “sol kişilik” tanımı çıkartabilirsiniz. Soldayım diyenler kadar, bildiğimiz sağcı olmalarına rağmen konjonktürel olarak bir süreliğine sola düşmüş olanların bu tanıma ne kadar uyduklarını düşünmeleri için ne kadar zaman yeter?

Eğer genetik ve biyolojik etkenler bu denli güçlü ise, bir değişmezlik, bir mukadderat ile mi karşı karşıyayız? Örneğin, seçimli sistemlerde, kemik oylar, kemik mi kalacak? Ya da, az önce işaret ettiğim yüzer gezer oyların yönü nelerden etkilenebilir? Hangi partiyi desteklediğimiz olmasa bile sol ya da sağ, değişimci ya da tutucu olmamız beynimizi kodlayan genetik yapımızın bir ürünü olabilir mi?

 

Sola sempatik, sağa empatik

Peki, beyin yapısında ya da işleyişinde solcularda ya da sağcılarda daha sık görülen bir “stil” var mı? Basit bir deneyi aktarayım. Ekranda X gördünüz mü, bilgisayarın tuşuna basıyorsunuz (deneyde % 80 X çıkıyor). X değil de, başka bir harf, M diyelim, çıkarsa, tuşa basmıyorsunuz. Ekranda M görme olasılığınız daha düşük,  % 20.

Ekranda çoğunlukla X çıkmasını beklediğinizden ötürü, M çıktığında, (alışkanlığınızın tersi yönde davranıp) tuşa basmamak için özel bir çaba göstermeniz, ezberinizi bozmanız gerekir.

Sadece dürtüleri ile hareket etme alışkanlığı olanlar için, içinden gelene hayır diyebilmek, kendi önceliklerini başkasının önceliklerinin önüne geçirmeye karşı koyabilmek, pek zahmetli.

“X gösterip M vermek” türünden şaşırtmacaların olduğu nöropsikolojik testler, zihninizin kafa karıştırıcı durumlarda nasıl işlediğini ortaya koyabilir. “Çelişkili bilgi akışı” olarak tanımlanan bu tip deneysel durumlarda, beynin problem saptayıcı sisteminin düğüm noktalarından birisi olan “anterior cingulate” diye bilinen alan (ACC diyelim) devreye girer. ACC kimilerimizde (X beklerken M gelmesi gibi) çelişkili durumlarda devreye bile girmiyor, otomatikte,  ne bellediyse onunla, devam ediyor. Ezber bozamayanlar olarak adlandırabileceğimiz bu zihin yapısındakilerin (Amerikan ölçülerine göre) “sağcı” olması daha muhtemel (münasip mi, o kısmı bilimi ilgilendirmez.

Solculuğun en klasik mottolarından “somut durumun somut tahlili” cümleciğinin, ilk ağızda çağrıştırdığı oportünizmden öte, beyin kıvraklığı ya da beynini zahmete sokmaktan kaçınmama olarak anlaşılmasına olanak veren bu araştırmaların sonuçlarını herkes benim gibi mi anlıyor?

Sosyal ve politik tercihleri sadece biyolojik bir takım özelliklerin kendini ortaya koymasından ibaret  göremeyeceğimiz gerçeğini hatırlatmanıza gerek yok; zaten, tersini düşünmüyorum. Siyasi tercihlerin tesadüf, yoksulluk, ezilmişlik, beyin yıkama, dış mihraklar ya da arkadaş çevresinin etkisi gibi etkenlerle açıklanmasının dışına çıkabilir miyiz diye kafanızı kurcalamak istiyorum.

“Maddiyat”ın her şeye rağmen henüz daha az önem taşıdığı, hayatın “kirlenmemiş” bir evresi sayılan gençlikteki siyasi tercihlerin belirlenmesi sürecinde psikobiyolojik etkenlerin de bir katkısı olabileceğini varsayabilir miyiz? Tartışmaya değer. Bu konuda bana yazmayı sürdürmenizi dilerim.

Aile yapısının ve kültürünün olduğu kadar ailede kuşaktan kuşağa aktarılan genetik etkenlerin (ki yukarıdaki deneyde aktifleşen ACC’nin boyutundan işleyiş hızına bir çok özelliği genetik kontrol altında) rolü olduğunu önceki yazımda okuyan bir okurum konuyla ilişkili bulduğu bir alıntıyı yollamış. Hürriyet’teki bir röportajda, siyasi görüş ve ailesellik (birebir kalıtımsal ya da genetik anlamına gelmese de) bağlantısını akla getiren birkaç satırı aktarayım:

(Gazeteci Ayşe Arman’ın sorusu) “Ne zaman, hangi vesileyle solcu oldunuz? (Ahmet İnsel’in cevabı) Ailemin teşvikiyle… desem yeridir! (...) Bizim evde kendimi bildim bileli rüzgar soldan eserdi. Bizimkiler her türlü eşitsizliğe, haksızlığa karşı insanlardı. (...) “ Ezilenler” küçükken en çok duyduğum kelimelerden biriydi.. Aslında CHP’li bir aile ama TİP’e oy vermişlikleri var, tam olarak neyin ne olduğunu bilmesem de İşçi Partisi’ne sempatiyle bakmaya başladım. Armut dibine düş misali”. Aile kültürü diyebiliriz, ama haksızlığa karşı olmak ne demek, neleri gerektirir? Haksızlığı farkedebilmek, çelişkili durumları görebilmek, kolay geleni değil de, ek çaba ile, acıya ya da zahmete katlanarak dik durabilmek. Buna bizim ülkede solculuk diyelim. Ama sosyalizmin en iyimser ifade ile reel biçiminin hüküm sürdüğü eski “Doğu bloku”ndaki muhalifler benzer hissiyatlar ile hareket ettiklerinde ne diyeceğiz, goşist mi ?

Sağcı algılanan ama kendini solcu hissettiğini yakınlarda (kaynağını hatırlamadığım) bir röportajında ifade eden Ahmet Hakan, (burun kıvırma hareketi yapmayın lütfen) 1996’daki Kanal 7 haber programlarında Susurluk ya da Metin Göktepe haberlerinde bu hissiyatını hissettirmiyor muydu?  Onun durumundan bir genetik kanıt çıkartmıyorum, ama siyasi duruşun eninde sonunda bir zihinsel katmanı olduğunu ve bunun da benzer siyasi görüşte olanlarda birbirine benzerlikler taşıdığını, zihnin biyolojik altyapısının belli bir partiye vs değil ama, bir düşünüş ve duyarlılık şekline karşılık geldiğini söylemek abartı olmaz herhalde.

Beyin bilimleri siyasi tercihlerin kalıcılığı ya da değişebilirliği, özü veya biçimi hakkında düşünebilmemiz için ipuçları veriyor nihayetinde. Siyasi fikirleri ya da duruşu anlamak için ne Ahmet İnsel’in ailevi genetik analizine, ne de Ahmet Hakan’ın beyin MR’ındaki ACC hacminin ölçümüne bakmaya gerek var. Duruşlarını ne söyledikleri ve ne yaptıkları belirleyecek, elbette ki.

New Scientist’in “2 Feb 2008” sayısında aktarılan bir başka çalışmada, sağcılarda ve solcularda daha sık rastlanan insani özelliklerin listesinde, herkesin hoşuna gidebilecek dürüstlük  (sağ), yeniliğe açıklık (sol) gibi bazen “yok, bu bize uymaz” dedirten (ABD’de büyük topluluklarla yapılmış ve istatistiksel olasılıkları yansıttığı için ortalama hakkında görüş bildiren) bulgular da var.

Sol ve sağ kelimelerinin anlamsal sığlığından kurtulmak, siyasi duruşu daha iyi tanımlayacak kelimeler bulabilmek mümkün olur mu, bilemiyorum.

Ama beyni başka, zihni başka, sözü ya da eylemi başka olanların durumunu anlamak, ülkemizdeki siyasete, psikoloji ve beyin bilimlerinin gelecekte beklenen bir katkısı olabilir. Topluma hizmet manasında..!   

 

Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

11.03.2008