| |

Hep söylenen, ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili
olduğu, eşsiz deniz kıyılarına sahip olduğumuz. Gerçekten de
denizlerimiz, dünyayı kıskandıracak güzellikte ve önemde. Hem
fiziksel görünümü hem de zengin canlı çeşitliliğiyle. Canlı
çeşitliliğinin bir nedeni de farklı özellikte denizlere sahip
olmamız. Çok tuzlu ve sıcak sulara sahip Akdeniz’le, az tuzlu ve
biraz daha soğuk sulara sahip Karadeniz, değişik özellikte
canlılar barındırıyor. Ancak, denizin içinde tam olarak neler
olduğunu henüz öğrenmiş değiliz. Nedeni, hem maddi koşullar hem
de deniz çalışmalarındaki araştırmacı sayısının azlığı. Bunlara
karşın ülkemizde, deniz bilimleri konusunda dünya çapında
araştırmalar da yapılıyor. Biz de bu çalışmaların neler olduğunu
ve nasıl yapıldığını öğrenmek için Orta Doğu Teknik
Üniversitesi, Deniz Bilimleri Enstitüsü’nü (DBE) ziyaret ettik.
DBE, Akdeniz kıyısında, Mersin’in 45 km batısında. Kampüse limon
ağaçlarının çevrelediği yollardan geçerek ulaşılıyor. İçeri
girdiğinizde palmiyeler, kauçuk ağaçları, okaliptüsler, Kıbrıs
akasyaları, çam ağaçlarıyla kampüsün içinde küçük bir orman
oluşturulduğunu görüyorsunuz. Burası, deniz biyoloji ve
balıkçılık, kimyasal ve fiziksel oşinografi, deniz jeolojisi ve
jeofiziği konularında araştırmalar yapan bir enstitü.
Araştırmalar, ülkemizin deniz canlı ve cansız kaynaklarının
ortaya çıkarılması, sürdürülebilir biçimde kullanılması ve
korunması üzerine. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarla da
Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz’le ilgili geniş
bir bilimsel veritabanı oluşturulmuş. Enstitüdeki ilk çalışmalar
hala görevinin başında olan ve şu anda da deniz biyolojisi ve
balıkçılık bölümü başkanlığını yürüten, Prof. Dr. Ferit Bingel
tarafından başlatılmış. Bingel, ilk araştırma projesine 1980’de
başlamış. 36 ay süren ve uzun süre denizde kalınan bu projede,
birçok tür incelenmiş ve bugünün balıkçılık araştırmalarına
temel oluşturulmuş. Elde edilen her tür bulgu kayıt edilmiş.
Canlıların yanında denizden araba lastiği, sera naylonu, Arapça
yazılar bulunan deterjan kutuları gibi insan kökenli atıklar da
toplanmış. Bunlar, komşu ülkelerden akıntıyla gelen atıklar.
Dolayısıyla deniz kirliliğini önlemede ülkeler yalnızca kendi
kıyılarını değil, kirliliğin ulaşabileceği diğer ülke kıyılarını
da düşünmek zorunda. Bu projede çıkan sonuçlardan biri de,
bölgedeki balık populasyonunun avcılıktan dolayı epey azaldığı.
Hatta bundan önce, 1957’de İlham Artüz tarafından yapılan bir
çalışmada, İskenderun Körfezi’ndeki barbunya balıklarının,
avcılıktan dolayı azalmaya başladığı bildirilmiş. Günümüzde
iyice azalan balık stoklarının durumu, aslında yıllar önceki
yapılan çalışmalarla ortaya konmuş. Bingel’in yaptığı diğer bir
proje de Karadeniz’deki hamsi stoklarıyla ilgili. Çalışmanın
sürdüğü 5 yıl içinde hamsi stokları yılda 300 bin tondan 60-70
bin tona düşmüş. Bunun nedenlerine baktıklarında bir taraklı
hayvan türünün (Mnemiopsis leidyi) yanında, aşırı avcılığın da
stoku azalttığı ortaya çıkmış. Bu arada hamsinin larva, yumurta,
boy, yaş gibi özellikleri de ortaya çıkarılmış. Bingel’e göre
önce balık stoklarının kapasitesi sonra da ne kadar miktarda
avlanacağı belirlenmeli. Balıkçılık yönetiminin de bu biçimde
olması gerekli. Stok bilinmeden izin verilen avcılık,
yıpranmanın temel nedeni. Bunların yanında, ülkenin balıkçı
filosunun da sistemin kaldırabileceği düzeye inmesi, teknelerin
nerede, ne kadar avlandığının bilinmesi gerekir. Balıkçılık
planlamaları uzun dönemleri kapsamalı.
Deniz bilimlerinde en büyük problem desteğin, dolayısıyla da
araştırmaların devamlı olmaması. Bunda ilk neden araştırmaların
pahalı olması. Ancak balıkçılık verilerinin de, meteorolojik
veriler gibi her yıl kaydedilmesi gerekiyor. Bingel, bugünlerde
AB kriterleri gündemde olduğunu söylüyor: “AB size bazı balık
türleri için avlanma sınırı koyuyor. Ancak koyulan bu sınırlar,
diğer ülkelerin yanında o kadar düşük ki bundan kazanç elde
etmek çok güç. Örneğin hamside onların getireceği verileri kabul
etmek zorunda kalacağız. Bu da lehimize olmayacak kuşkusuz.
Orkinosta da aynı biçimde kota altındayız. İşte bu nedenlerden
dolayı kendi verilerimizle masaya oturduğumuzda, bu kotanın
oranını artırmak mümkün”. Bingel ayrıca, enstitüdeki
araştırmalar için maddi desteğin yanında, manevi desteğin de
kendileri için çok önemli olduğunu söylüyor. Yani, “siz bu işi
çok iyi yapıyorsunuz, ancak ayırabileceğimiz kaynak bu kadar,
bununla idare eder misiniz” gibi sözlerin motivasyonları için
çok önemli olduğunu söylüyor.
Enstitüde araştırmaların yanısıra, ülkemizin gereksinimleri
doğrultusunda nitelikli deniz araştırmacılarının yetişmesi
amacıyla lisansüstü eğitim de gerçekleştiriliyor. Araştırmalar
ve bunları yapacak insanın yetişmesi için, üç tane araştırma
gemisi kullanılıyor. Açık deniz çalışmaları ve balık stok
tayininde kullanılan 40 metre boyundaki “R/V Bilim” gemisi, 14
bilimadamı ve 12 gemiciyle birlikte 45 güne kadar denizde
kalmaya uygun kapasitede. Bu gemi, enstitünün kalbi durumunda.
Yalnızca kıyılarımızda değil, uluslararası çalışmalarda da
kullanılıyor. R/V Bilim’de yalnızca bulgu toplanmıyor;
bulguların ön değerlendirmesinin (kimyasal analiz gibi)
yapıldığı küçük laboratuvarlar da var. Bunların yanında, yüksek
ayrımlı hidrografik bulguların 2000 m derinliğe kadar elde
edilmesinde kullanılan CTD prob, ve 12 x 5 lt kapasiteli su
örnekleyicileri bulunuyor. Bu aletler büyük vinçlerle ve
bilgisayar kontrolünde kullanılıyor. Ayrıca, gemiye bağlı
durumda bulunan akustik dooppler cihazıyla, 250 m derinliğe
kadar olan akıntı hızı profilleri, seyir halinde ya da
istasyondayken ölçülebiliyor. Besin tuzlarının ölçümünde, dört
kanallı oto-analizör, organik karbon ölçümlerinde TOC ya da DOC
analizörü, oksijen ölçümlerinde de Winkler titrasyon sistemi
kullanılıyor. Balık stoku araştırmaları için hidroaksustik
sistemler, trol ağı ve vinci de bulunuyor. Deniz jeolojisi ve
jeofiziği çalışmaları için yanal taramalı sonar, uniboom sığ
sismik sistem, ağırlıklı sonda ve kepçeli taban örnekleyicisi
bulunuyor. Deniz tabanı çalışmalarında kullanılan bir tane
kameralı sualtı robotu da var. Kıyı araştırmalarındaysa R/V
Lamas ve R/V Erdemli isimli 16 metre boyunda iki tane araştırma
gemisi var. Enstitüde lisansüstü çalışma yapan tüm öğrenciler
belirli dönemlerde gemideki çalışmalara katılıyorlar.
Enstitünün, kendine ait araştırma gemilerinin barınabileceği
küçük bir limanı da var. Dışarıdan bakıldığında enstitünün
olanakları iyi gibi görünüyor. Gerçekten de ülkemiz koşullarında
iyi durumda. Ancak uluslararası platforma çıktığında olanakların
yetersiz olduğu hemen görülüyor. Bir araştırmada yurtdışında A
grubu bir bilimsel dergide yayın yapmak için enstitü yaklaşık 25
bin dolar harcıyor. Ancak, yurt dışındaki benzer bir çalışma
için 250 bin dolar harcanıyor. Buradan anlıyoruz ki yapılan
çalışmalar için müthiş bir özveri ve istek gerekiyor.
Enstitüdeki araştırmaları inceledikten sonra da bunun
araştırmacılarda zaten olduğunu görebiliyoruz.
Yeni Türler
(emine, metu, levantina)
|
 |
Doç. Dr. Zahit Uysal planktonoloji, plankton ekolojisi ve
fizyolojisi, verimlilik ve deniz kirliliği üzerine
yaptığı çalışmalarla, son zamanlarda pikoplankton denen
bakterilerle ilgili çalışmalar da katmış bulunuyor.
Planktonlar, besin zincirinin ilk basamağını oluşturur.
Plankton çalışmaları, deniz kirliliğinin boyutu hakkında
ilk bilgileri verebilir. |
Besin tuzu
değişmeleri, kanalizasyon girdisi gibi değişikliklere çok hızlı
tepki verebilirler.
Uysal, plankton çalışmalarını “zaman serisi” denen ve
denizden belirli aralıklarla örnek alma yöntemiyle yapıyor. Bu
çalışmalar sonucunda da Ukraynalı bir bilimadamıyla beraber üç
yeni plankton türü tanımlamış. Bunlardan birine okulun adını
(Calanopia metu), birine bölgenin adını (Calanopia levantina),
birine de annesinin adını (Scaphocalanus emine) vermiş. Zaman
serisi çalışmalarından yeni bir durum daha ortaya çıkarılmış.
1998 yılında bölgenin kıta sahanlığı suyunda bir değişiklik
farkedilmiş. Bilindiği gibi Akdeniz’e Atlantik Okyanusu’ndan su
girişi var. Bu su Doğu Akdeniz’e kadar ulaşıyor. Mersin Körfezi
civarında, tüm kıta sahanlığını kaplıyor. Bu suda herhangi bir
partikül bulunmuyor. Maskeyle bakılacak olursa, bir futbol
sahası genişliğindeki alanı görmek mümkün. Bu su temmuz
ortasından, ağustos sonuna kadar bu bölgede kalıyor. Bu durum,
bölgenin ekosisteminin değişmesine neden oluyor. Yüksek oranda
besin tuzuna sahip olan Atlantik suyu, üretimin olmadığı
(planktonun yaşamadığı) derin bölgelerden geliyor. 1,5 ay
boyunca da sisteme yüksek oranda besin girdisi sağlıyor ve
ekosistemi bu biçimde değiştiriyor. Bu olay, yeni bulunan türler
kadar önemli.
Canlı Akustiği
Araştırmaları
Doç. Dr. Erhan Mutlu, birden fazla konuda çalışmalar yapıyor.
En önemlisi “canlı akustiği”. Bu yöntemle, balık stoklarının
tespiti yapılıyor, jelimsi organizmalar (denizanaları,
taraklılar), zooplanktonlar ve bunların türleri
belirlenebiliyor. Akustik sistem, bir ses yansıtıcı cihaz
yardımıyla, belli zaman aralıklarında ses dalgaları gönderme
temeline dayanıyor. Bu sinyaller bir nesneye çarptıklarında
dönerek kayıt olarak alınıyorlar. Küçük nesneye çarptıklarında
daha az, büyüğündeyse daha çok enerji açığa çıkarıyorlar. Canlı
akustiği çalışmalarıysa, su kolonunda bulunan canlıların yaymış
olduğu enerjinin dağılımına bakılarak yapılıyor.
|
 |
Ses yansıtıcısı cihazıyla bu enerjinin miktarı ölçülüyor.
Buna göre planktonların türleri, günün hangi saatlerinde
nerelerde bulundukları, günlük göçleri belirlenebiliyor.
Mutlu, Karadeniz’de üç tane türü bu yöntemle tanımlamış.
Hatta hamsinin yediği bir türü (Calanus sp) erkek ve
dişi olarak da belirlemiş. Bunun yanında, ketognat
(Chaetognatha) denen bir başka plankton türünü de
belirlemiş. |
Bu tür temmuz ve eylül aylarında yumurtluyor. Yavrular bir
süre su yüzeyine çok yakın kalıyor, sonra da derin kısımlara
iniyorlar. Ayrıca, bu sistemle balıkçılık için çok önemli olan
toplam canlı biyokütlesi ortaya çıkarılabiliyor. Mutlu’nun
akustik yöntem kullandığı bir başka çalışması da denizanaları
üzerine. Buna göre, önce denizanalarının yüzme ritimleri
belirlenmiş. Denizanalarının, yüzgeçlerinin her açılıp
kapanmada, ne kadar farklılıkla enerji yarattıkları, hangi
aralıklarla açılıp kapandıkları gibi özellikler belirlenmiş. Bu,
denizanalarının su kütlesi içindeki hareketlerini (gündüz
derine, gece yüzeye doğru) hayvanları toplamadan belirlemeyi
sağlamış. Bu çalışma dünyada bu tür üzerinde yapılan ilk çalışma
ve sonra yapılan çalışmalarda da hep referans gösteriliyor.
Mutlu’nun bu çalışmaları yanında, balık populasyon dinamiği,
kültür balıkçılığı, bentik organizmaların yayılışı ve ekolojisi,
özel bir salyangoz türü (Strombus persicus) üzerine çalışmaları
da bulunuyor. İstilacı türlerden biri olan ve İran Körfezi’nden
gemiler aracılığıyla Akdeniz’e gelen, Doğu Akdeniz’de önemli
oranlarda yayılış gösteren bu tür, Yunanistan’a kadar yayılmış
durumda. Çalışmalar, türün populasyon yoğunluğu ve ekolojisi
üzerine. Bu tür Akdeniz’e girdikten sonra, dış görünüşünde bazı
farklılıklar ortaya çıkarmış. Özellikle diş yapılarında
cinsiyete bağlı değişmeler olmuş. Mutlu, bunun beslenme
biçiminin değişiminden kaynaklandığını belirlemiş. Bu türün
bireylerinden bazıları, yumurtadan çıktıktan sonra deniz
yosunlarının bulunduğu kayalık alanlarda, bazıları da kumluk
alanlarda yaşamayı tercih eder. Kumluk alanlardakiler çürümüş
organik artıklarla, kayalık yerlerdeki bireylerse bir tür
kırmızı deniz yosunuyla beslenir. Bu yosun türünde de,
hayvanların değişimine neden olan, hidrojen peroksit denen bir
madde var. Kırmızı yosunlarla beslenenlerde bir süre sonra
erkeklik organı gelişmeye başlar. Çürümüş organik atıklarla
beslenenlerdeyse erkeklik organı küçülerek kaybolur. Hayvan 2,4
cm boya ulaştığında, 5-10 metre derinliklerde yaşayan diğer
bireylerin arasına girer. Özetle söylersek, hayvanların beslenme
özellikleri cinsiyetlerini belirler.
Ekosistemde
Birincil Üretimi Yapan Organizmalar
|
 |
Doç. Dr. Dilek Ediger, deniz suyunda birincil üretimi yapan
fitoplanktonlar üzerine çalışıyor ve bunların Türkiye
denizlerinin birincil üretim açısından ne kadar verimli
olduğunu araştırıyor. Araştırmalarını bu konuda son
teknik olan HPLC (sıvı kromatografisi) tekniğiyle
yapıyor. Bu teknikle, klorofil-a ile deniz suyundaki ve
fitoplanktonların yapısında bulunan tüm pigmentlerin
hemen hemen hepsi ayrılabiliyor. |
Her fitoplankton grubu, belirli bir pigmenti içerdiğinden
ortamda hangi tür plankton bulunduğunu anlayabiliyoruz. Örneğin,
fikoksantin denen bir pigment var. Bu da yalnızca diatomlarda
bulunuyor. Bunu bulduğunuz zaman mikroskopa bakmadan türü
belirleyebiliyorsunuz. Bu, çalışmanın diğer boyutları için
oldukça fazla zaman kazandırıyor. Bunların yanında pigmentlerin
miktarına göre de birincil üretimin düzeyi belirleniyor. Ediger,
araştırmalarını nasıl yaptığı konusunda da bilgi verdi. Plankton
örneklerini, deniz suyunun belirli derinliklerinden, daha çok da
ışığın ulaşabildiği yerlerden alıyor. Bu derinlikler
Karadeniz’de 60 m, Akdeniz’de 100-150 m, Marmara’da 30 m gibi
farklı derinliklerde olabiliyor. 5-10 metre aralıklarla
örnekleme yapılıyor. Araştırmalarınıysa Karadeniz’den Akdeniz’e
kadar olan tüm denizlerimizde gerçekleştiriyor. Tüm
denizlerimizi kapsayan çalışmalar sonucunda da birincil üretimin
Karadeniz’de en fazla olduğunu ve güneye doğru gidildikçe
azaldığını, Akdeniz’deyse en az olduğunu belirlemiş.
Uydular
Yardımıyla Plankton Çalışmaları
Planktonlarla ilgili bir başka yöntemle çalışma doktora
öğrencisi Hasan Örek tarafından yapılıyor. Örek, uydularla deniz
içindeki fitoplankton gruplarını belirlemeye çalışıyor. Her
plankton grubu, güneş ışığını farklı dalga boylarında
yansıtıyor. Dolayısıyla bunları uzaktan algılama yöntemiyle
fitoplanktonların sudaki kompozisyonlarını belirlemek mümkün.
Ancak bu yeterli değil. Uydu verilerinin deniz örnekleriyle de
kontrolünün yapılması gerekiyor.
Akdeniz Foku,
Deniz Koruma Alanları, Balıkçılık Araştırmaları
|
 |
Doç. Dr. Ali Cemal Gücü balıkçılık, modelleme, balıkçılığa
kapalı deniz koruma alanları oluşturma üzerine
araştırmalar yapıyor. Gücü bize, balıkçılıkla ilgili
çalışmalarında hesaplamaların genelde, balığın yalnızca
insanlar tarafından avlandığı düşünülerek yapıldığını
söyledi. Oysa balıklar, doğal düşmanları tarafından, aç
kalmaktan, kirlilikten dolayı da ölebilirler. |
Bu şekilde, bunların tümünü içeren balıkçılık modellemesi
üzerine çalışılması gerekir. Böylece balık populasyonlarının
durumu, bunları bekleyen tehlikeler hakkında daha gerçekçi
bilgiler elde etmek mümkün. Dolayısıyla alınacak önlemler de
daha kolay belirlenebilir. Gücü, çalışmaları sırasında
balıkların yaşadığı benzer sorunların bölgede yaşayan Akdeniz
foku için de geçerli olduğunu fark etmiş. Bundan sonra da
çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırmaya başlamış. Aslında,
Akdeniz fokunun korunmasıyla yalnızca fok değil, bölgenin
jeolojik yapısı, diğer fauna ve flora elementleri, balıkçılık
gibi birçok etken de korunur. Böylece Akdeniz foku da yabani
yaşamını sürdürebilir. Zaten, fok yabani yaşamını sürdürebildiği
sürece o bölgede ekosistemin bozulmamış olduğunu anlayabiliriz.
Akdeniz fokunu koruma çalışmalarının da temelinde bu düşünce
var. Koruma programının en önemli sonucu, Bozyazı’da (Mersin)
bir bölgenin balıkçılığa kapalı alan olarak belirlenmesi.
Belirlenen alanda hiçbir balıkçı avlanmıyor. Balıklar da o
bölgede üreme ve barınma etkinliklerini gerçekleştirebiliyorlar.
Böylece hem Akdeniz foku buradan beslenebiliyor, hem de kıyı
balıkçıları yakın bölgelerden avlanabiliyorlar. Koruma alanı
çalışmalarında, bölgenin ekosisteminin nasıl çalıştığını
(girdileri, çıktıları neler) çok iyi bilmek, çalışmanın temeli.
Gücü’nün bir diğer çalışması da Kızıldeniz’den gelen göçmen
türler üzerine. Bunların yaşadığı yerlerde yaptığı çalışmalarda,
posidonia denilen deniz çayırının ekosistemin işleyişine çok
büyük etkisi olduğunu düşünüyor. Posidonianın yaşadığı
ekosistemle, yaşamadığı ekosistem çok farklı. Kızıldeniz göçmeni
türler, posidoniaların bulunduğu yerlerde ya çok az yayılıyor ya
da hiç yayılım göstermiyorlar. Posidonialar da bir bakıma
bunları durduruyor gibi. Bundan dolayı göçmen türlerin ülkemize
ilk girdiği yer olan Doğu Akdeniz’de bir çalışma başlatmışlar.
Bu bölgede posidonia yaşamadığından bölgeye bir miktar posidonia
ekimi yapılmış ve sonuçlar beklenmeye başlanmış. Ziyaretimizden
hemen önce, posidoniaların yanlışlıkla yerlerinden çıkarıldığını
öğrenmişler. Yeniden ekim yapmak için hazırlıklara hemen
başlamışlar. Posidonialar, bulundukları yerlerdeki gibi göçmen
türler üzerinde bu bölgede de durdurucu bir etki yaratırsa,
bunların hızlı yayılmasının da önüne geçilebileceği düşünülüyor.
İstilacı Türler
|
 |
Doç. Dr. Ahmet Kıdeyş bentik organizmalar, planktonlar,
istilacı türler ve bunların etkileri üzerine
araştırmalar yapıyor. Üzerine yoğunlaştığı konu da
Amerika sahillerinden gelen Mnemiopsis denen taraklı
hayvan. Bu canlı, ilk geldiği yıllarda, Karadeniz
balıkçılığına, özellikle hamsi populasyonuna çok zarar
vermişti. En büyük özelliği çok hızlı çoğalabilmesi.
Hermafrodit (hem dişi, hem erkek özelliği) olan bu
canlının tek bir bireyinden bile binlerce birey
oluşabilir. |
1989’da bunun Karadeniz’deki biyoması 1 milyar ton olarak
hesaplanmış. Karadeniz’deki toplam balık miktarıysa 1/2 milyon
ton. Kıdeyş, hamsi stokunun azalmasının temel nedeninin
Mnemiopsis olduğunu söylüyor. Çünkü bu canlılar hamsinin besini
olan zooplanktonlarla besleniyorlar. Zooplanktonların besin
zincirindeki yerleri de çok önemli. Bunlar ortadan kalkınca
fitoplanktonların sayısı çok artıyor ve ötrofikasyon denen besin
kirliliği oluşuyor. Mnemiopsis’in etkisinin azalması, dışarıdan
gelen başka bir taraklı hayvan, Beroe ovata sayesinde olmuş.
Bunlar, yalnızca Mnemiopsis’in yumurta ve larvalarıyla
beslendiklerinden Mnemiopsis populasyonunu neredeyse bitirecek
düzeye indirmişler. Son dönemlerdeyse deney için arandığında
bile Mnemiopsis bulunamıyor. Yalnızca, yılın belirli bir
döneminde görülüyor. Sonra, hemen Beroe de ortaya çıkıyor. Bir
ay sonra, ilk olarak Mnemiopsis, sonra da Beroe ortadan
kayboluyor. Ekosistemin dengesi şu anda kurulmuş durumda.
Kıdeyş, son 4-5 yıldır Hazar Denizi üzerinde de çalışmalar
yapıyor. Nedeni de Mnemiopsis’in Hazar Denizi’ne, Karadeniz’e
geldiği gibi, gemilerin balast suyuyla gelmiş olması.
Mnemiopsis, burada Karadeniz’e yaptığından daha fazla tahribat
yapmış ve yapmaya da devam ediyor. Hazar Denizi’nde ekonomik
değeri çok fazla olan mersin balıkları, yerel bir balık türü
olan kilka (Clupeonella sp) yumurtaları ve zooplanktonlara çok
zarar vermiş. Kıdeyş’e göre, çevre sorunları içinde en büyük
olanı, Hazar Denizi’nde Mnemiopsis’in varlığı. Büyük olmasının
nedeni Hazar’ın kapalı bir deniz olması. Bu sorunu çözmek için
çeşitli ülkelerden bilimadamları bir araya gelmiş. Proje
liderliğini Kıdeyş’in yaptığı bu ekip, Mnemiopsis’in
Karadeniz’de etkisini azaltan Beroe’yi buraya taşımayı önermiş.
Normalde bu bir türü bir yere taşımak çok riskli. Ancak, burası
için koşullar uygun. Proje için tüm hazırlıklar yapılmış ve
resmi onay bekleniyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 449 Nisan-2005
Bülent Gözcelioğlu'na teşekkürlerimizle
Denizce

04.05.2007
|
|