|
ADAPAZARI ve İZMİT çevresinde 17 Ağustos 1999 günü sabaha
karşı meydana gelen deprem, birçok insanın ölümüne ve büyük
ekonomik zarara yol açmakla kalmadı. Felaket, aynı zamanda
ülkemizdeki afet yönetimiyle ilgili önemli gerçekleri ortaya
koydu; bir doğal afet öncesi ve sonrasında ilgili yapılması
gerekenler konusundaki eksikliklerimiz olduğunu gösterdi.
Bunların çok olumsuz sonuçları oldu. Deprem bölgesi için
büyük önem taşıyan haberleşme ve ulaşımla ilgili sorunların
çözümünde geç kalındı. Merkezi yönetim ve deprem bölgesindeki
yerel yönetimler arasında iletişim sağlanamadı. Böylece altın
saatler olarak bilinen ve depremde zarar gören insanların
kurtarılması için yaşamsal önem taşıyan ilk altı saatin
değerlendirilmesine daha en başta geç kalınmış oldu.
Yardım için bölgeye ulaşmaya çalışan ekipler, yolların
depremde hasar görmesi ve trafiğin tıkanması nedeniyle ulaşımı
büyük zorluklarla sağladılar.
Çok geniş bir bölgede yıkıma yol açan şiddetli depremde
birçok bina yıkıldı, binlerce insan göçük altında kaldı.
Arama-kurtarma çalışmaları için gerekli malzemelerin bir an önce
belirlenip, bölgeye arama-kurtarma ekiplerinin ulaştırılması
gerekiyordu. Ancak bu aşamada, ülkemizde arama-kurtarma
çalışmalarına yönelik yeterli bir örgütlenmenin olmadığı ortaya
çıktı.
Göçük altında kalan insanları kurtarmak üzere bölgeye az
sayıdaki sivil savunma ekipleri, AKUT gibi sivil arama-kurtarma
örgütleri, ayrıca yabancı ülkelerden profesyonel ekipler ulaştı.
Bu ekipler, birçok insanımızı göçüklerin altından canlı
kurtararak çalışmalarını başarıyla yerine getirdi. Bölge halkı
ve her yerden akın eden gönüllüler iş makineleri ve ekipman
yokluğunda, kol gücüyle kurtarma çalışmalarına katıldılar. Ancak
depremin geniş bir alanı etkilemiş olmasından ve yapılaşmanın
birçok yerde kalitesiz olmasından dolayı, çalışmalar yetersiz
kaldı. Dahası, sorumlu merkezi yönetimlerin bu çapta bir
felakete hazırlıklı olmamaları, inisiyatifsizliği ve ekip
çalışması konusundaki yetersizliği yardımların gerektiği zamanda
gereken yere ulaşmasını engelledi. Tüm bu yaşananlar, ülkemizin
böyle bir felakete gerçek anlamda hazırlıksız yakalandığını
gösterdi. Mahalli-yerel yönetim kademeleri ve halkımız, deprem
öncesinde ve sonrasında yapılması gerekenler konusunda
bilinçsiz; yetkili birimler arasında eşgüdüm ve ekip çalışması
yetersizdi.
Aslında ülkemiz kapsamlı bir afet yönetimi sistemine sahip.
Dahası, 1997 yılının Mart ayında Birleşmiş Milletlerle
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü,
Kalkınma Programı çerçevesinde, afet yönetim sisteminin
iyileştirilmesine yönelik ortak bir program hazırlamışlar (20
Mart 1997 tarihli Resmi Gazete). Ancak öyle görünüyor ki, tüm
bunlar üzerinde pek durulmamış, yazılı olanlar uygulanmamış.
Sorun, biraz da yetki karmaşasıyla ilintili görünüyor. Afet
İşleri Genel Müdürlüğü'nün görevi özet olarak afet yönetimi ile
ilgili kuramsal çatıyı hazırlamak, uygulanacak yönetmelikleri
belirlemek, uygulayacak personeli eğitmek. Uygulamaya gelince
ise devreye devletin değişik birimleri giriyor.
Bir afet meydana geldiğinde, afetin büyüklüğüne göre değişik
devlet kademelerinin katkısına dayalı hiyerarşik bir afet
yönetim sistemi kurulmuş. Bunun pratik sonucu, afetin boyutları
büyüdükçe sorumluluğun valilere, hatta hükümetçe oluşturulan
eşgüdüm kurullarına ya da moda deyimiyle "kriz masalarına"
geçmesi.
Yaşadığımız olaylardan öyle anlaşılıyor ki sistemin
işleyişinde birçok eksiklik var. Eğitim ve eşgüdüm eksikliğinin
ötesinde de sorunlar var. Bu sorunlara çözüm getirmezsek bir
sonraki afette yine aynı acılar yaşanacak, ülkemizin ekonomisi
yine büyük bir darbe alacak.
Ne Yapmalı?
Çağdaş afet yönetimi, afet öncesi ve sonrası çalışmaları
kapsar. Zarar azaltma, önceden hazırlık, kurtarma ve ilkyardım,
iyileştirme ve yeniden inşa safhaları birbirine bağlı
aşamalardır. Bunlardan birinin atlandığı durumlarda diğeri
etkilenir ve yönetim başarıyla gerçekleştirilemez.
Zarar azaltma aşamasıyla ilgili olarak kamuoyunun genel
yargısı tam bir vurdumduymazlık yaşandığı biçiminde. Yerel
yönetimlere yapıların depreme dayanıklı olarak inşa edilmesini
sağlama sorumluluğu verilmiş. Yerel yönetimlerin (valilikler ve
belediyeler) bu konularda sorumsuz davrandıkları görülüyor.
Örneğin, kaçak yapılara karşı savaşmak yerine, imar afları ile
bu yapılar yasal hale getiriliyor. Ayrıca, imar ve afet yasaları
ile yönetmelikler de yok sayılarak, inşaat ruhsatı ve yapı
denetimiyle ilgili hiçbir kural uygulanmayıp acı sonuçları
yaşanıyor.
Afet yönetimi kavramı da çoğu kez, yalnızca kurtarma,
iyileştirme ve ilkyardım olarak anlaşılıyor. Önemi kavranamayan
bir gereklilikse afet öncesi hazırlık. Oysa, afet tehlikesinin
önlenmesi, bu riskin makro ve mikro ölçekte belirlenmesi ve buna
göre tehlike planları ya da uygun senaryolar hazırlanarak,
kayıpları azaltmak için nelerin gerektiği -doktor, teçhizat
merkezleri, yaşamsal malzemelerin stoklanması gibi- saptanması
gerekiyor. Malzemelerin ve kaynakların doğru zamanda doğru yerde
ve yeterli dağıtımı çağdaş bir afet yönetimi ile sağlanabilir
ancak. Ayrıca halkın afetler konusunda daha etkili bir biçimde
ve sürekli eğitilmesi de önemli bir gereklilik olarak ortaya
çıkıyor. İl düzeyinde "Kurtarma ve Acil Yardım Planları"
hazırlanarak, bu planlarda görev verilen personelin eğitilmesi
ve düzenli aralıklarla yinelenen tatbikatlarla bilgi
düzeylerinin geliştirilmesi gerekiyor.
Kurtarma aşamasında başarısızlık, yurtiçinde ve yurtdışında
yapılan değerlendirmelerin ortak noktası. Oysa bu kez kurtarma
çalışmalarının "yıldızı" yeterince örgütlenmiş sayılmasalar da
sivil arama-kurtarma uzman ve gönüllüleriydi. İyi eğitilmiş, iyi
donanımlı bu gönüllü örgütler, gelecekteki arama-kurtarma
çalışmalarında daha önemli rol oynamaya aday. Ayrıca, il bazında
sivil kurtarma örgütleri de kurulmalıdır.
Bir başka sorun da ülkemizde afet yönetimi ile ilgili bir tek
ulusal eşgüdüm kurulunun bulunmaması. Bunun yerine, sorumlu
bakanlıkların afet yönetiminden sorumlu birimleri bulunuyor. Bu
durum da eşgüdüm ve ekip çalışmasını güçleştiriyor.
17 Ağustos depreminin en çarpıcı dersleri, depreme dayanıklı
konutlar konusunda halkın duyarlılığını artırması ve inşaat
yapanların konulmuş kural ve yönetmeliklere kesinlikle
uymalarının sağlanması. Bu depremden alınacak bir başka önemli
ders de, kurtarma çabalarını "resmi bir işlem" olmaktan çıkarıp
halkın tükenmez gücünden, yaşama içgüdüsünden yararlanmanın
gerekliliğidir.
Amacı afet zararlarının azaltılması olan "Çağdaş Afet
Yönetimi" konusundaki çalışmalara ülkemiz, 1940'lı yıllarda
başlamış. Ama aradan geçen yıllar içerisinde, bunca acı deneyim,
bilgi ve teknolojik gelişmelere karşın, istenen düzeye
gelinemediği ve doğal afet zararlarının beklenen düzeyde
azaltılamadığı da ortada.
Bu durumun temel nedenleri TÜBİTAK'ta 1996 yılında yapılan
Deprem Sempozyumu'nda o dönemin Afet İşleri Genel Müdürü Oktay
Ergünay'ın sunduğu bildiride açıkça şöyle sıralanıyor:
"Türkiye'de doğal afet zararlarının, afetler olmadan önce
yapılacak çalışmalar ve alınacak önlemlerle düşük düzeyde
tutulması politikaları yerine, afetler olduktan sonra yara sarma
politikalarına önem ve öncelik verilmiştir... Ülkemizin karşı
karşıya olduğu deprem ve diğer afet tehlikesi halka mal
edilememiş ve bu konuda yaygın ve etkili bilgilendirme ve eğitim
programları başarıyla uygulanamamıştır... Çok eski geçmişe sahip
olmalarına rağmen, yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uymama,
başta yerel yönetimler olmak üzere, her kademede alışkanlık
haline getirilmiştir. Yasa ve yönetmeliklere uyulmamasının
herhangi bir sorumluluğu da yoktur...
Türkiye'de yerleşme ve yapılaşmaları etkili bir biçimde
denetleyecek, yapı sigortası, meslek sigortası, sertifikalı
mühendislik gibi çağdaş uygulamalara geçilememiştir... Ülkemizde
inşaat mühendisi, mimar, şehir plancısı, yerbilimci yetiştiren
üniversitelerde ülkenin sahip olduğu doğal afet tehlikesi ve
riski ile afet zararlarının azaltılması konusunda temel
bilgileri içeren eğitim verilmemektedir... Türkiye'de doğal
afetlerin önlenmesi ve zararlarının azaltılması konusunda
merkezi yönetim, yerel yönetim, özel sektör ve halkın görev,
yetki ve sorumlulukları arasında rasyonel dengeler
oluşturulamamış ve her olayın ekonomik maliyeti merkezi
yönetimin kıt kaynakları ile karşılanmaya çalışılmıştır."
Yaşadığımız bu son deprem, getirdiği acılar, yol açtığı
fiziksel ve ekonomik yıkım, belki de ülkemizde yeni bir sayfanın
açılmasını sağlayacak. Eğitimin ve bilimin değeri artık
yeterince kavranacak.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
|