|

Resim 1:
Yan Taramalı Sonar Kullanımı.
Su altındaki arkeolojik kalıntıların belgelenmesi, başlangıçta
karaya bağlıydı. Yani bir antik kentin, limanı ve limana bağlı
yapıları araştırma konusu oldu. Arkeologlar, Eskiçağ
denizcilerinin deniz seyahatleri sırasındaki yön bulmakta
karşılaştıkları zorlukları tahmin ediyorlardı. Sadece karanın
görülebildiği uzaklıklardan kıyıların takip edilerek
ilerlenildiği düşünülüyordu. Bu nedenle sığ sularda Scuba dalış
yapılarak uzun yıllar batıklar araştırıldı. Süngerci ve
balıkçıların da katkısıyla kıyılardaki birçok batık tespit
edildi. Şiddetli fırtına sırasında bazı gemiler kıyılardaki
kayalara çarparak batarken bazıları da kontrolün kaybedilmesi
sonucu açıklara sürüklenip batmıştı. Ayrıca gideceği rotayı
kısaltmak için açık denizlerde yol alan cesur denizciler de
olmalıydı. Ancak ne var ki dalış sınırının üzerindeki
derinliklerde de batık bulunma teorisinin doğrulanması imkansız
görünüyordu.
Dalış eğitimi almış olan arkeologlar sualtı kazı ve
araştırmaları yaptıkları sırada, Bodrum Yalıkavak açıklarında
süngerci kangavalarına takılan zenci çocuk heykeli ve İsis
heykelciği oldukça ilgi uyandırdı. Her iki bronz heykelin aynı
bölgeden ve yaklaşık 85 m. derinlikten ele geçmiş olması
ilginçti. Bu durum akıllara acaba yükü heykel olan bir batık mı
var sorusunu getirdi. Söz konusu derinliğe normal şartlarda bir
dalış gerçekleştirilemeyecekti. Böylece dalış sınırının
üzerindeki derin sularda var olduğu düşünülen batıkları
araştırma isteği, yeni yöntem ve teknolojilerin geliştirilmesi
gerekliliğini ortaya çıkardı. 1964 yılında “Asherah”
isimli iki kişilik bir denizaltı, Pensilvanya Üniversitesi ve
National Geographic Society bayrağı ile ilk defa derin sulardaki
arkeolojik araştırmalarda kullanılır hale geldi. Ancak,
Asherah fotoğraf çekmek ve fotogrametri ölçümleri yapmaktan
daha ileriye gidemedi. Bunun üzerine 1967 yılında aynı bölgede
Yan Taramalı Sonar kullanıldı.
Yan Taramalı Sonar, su üstündeki bir araca bağlı olarak, su
yüzüne paralel bir biçimde çekilir. Bu araç teknik özelliklerine
göre deniz zeminine farklı frekanslarda ses sinyalleri
gönderir. Hedefe çarpıp geri dönen sinyaller analiz edilerek,
görüntünün uzaklığı ve şekli iki boyutlu olarak kontrol
ünitesindeki bilgisayara aktarılır. Bu yöntemle yapılan sualtı
görüntülemesine “Akustik Görüntüleme (ECHO)“ adı verilmektedir.
Batığın deniz zemininde kapladığı alan ve yüksekliği, derinliği
koordinatlarıyla birlikte anlaşılmaktadır. Sualtı çalışmalarında
Karadeniz gibi görüntü mesafesinin kısıtlı olduğu yerlerde
akustik görüntüleme daha çok önem kazanmaktadır. Ancak deniz
zeminine gönderilen sinyallerin, tek bir ticari amphora veya
gemi çapası gibi küçük boyutlu buluntuların üzerine denk gelme
olasılığının zayıf olması, ayrıca deniz zemininde aniden
karşılaşılan yükseltilerin veya çukurların bir batık olarak
algılaması akustik görüntüleme yöntemindeki verimliliği kısmen
düşürmektedir. Derin su arkeolojik araştırmalarında Yan Taramalı
Sonar’ın en verimli çalışması çekme işini yapan geminin 2 Deniz
Mili/Saat hızla ilerlemesidir. Aracın deniz zemininden
yüksekliğinin 30 metre civarında olması idealdir(Resim 1).
Böylece her iki yana 150 metre olmak üzere toplam 300 metrelik
bir alan taranmış olur.
Akustik görüntülemenin yanı sıra, derin sulardan optik görüntü
alma isteği 1950 yılında askeri amaçlarla ortaya çıkmıştır. ROV(Remotely
Operated Vehicle) adı verilen bir araç geliştirilmiştir. ROV’un
yaygın kullanımı Hidroelektrik santrallerinde, su iletim
tünellerinde ve köprü inşaatlarında olmuştur. Okyanusların
zemininin haritalanmasında da bu araçtan yararlanılmıştır.
Yüksek basınca dayanıklı bu aletler su altında binlerce metre
derinliğe kadar kullanılabilmektedir. ROV çelik bir iskelet
üzerine oturmakta, çoğunluğu titanyumdan yapılmış olan bir dış
kap içinde beyin, sonarlar, projektörler, fotoğraf ve video
çekebilen yüksek çözünürlüklü kameralar, hareket etmesini
sağlayan pervaneler bulunmaktadır. Bir fiber optik kablo ile
elektrik enerjisine bağlı olarak çalışan ROV’ un kumandası ve
yapılan her türlü uygulama gemi üzerindeki bir kontrol odasından
sağlanmaktadır. Bu araç son zamanlarda iklim değişikliği ve buna
bağlı çevresel kaygılar için yapılan derin su çalışmalarında da
önemli yararlar sağlamaktadır.

Resim 2:
ROV’ların Kullanımı ve Gemi ile Bağlantısı.
Bu teknolojinin dördüncü aşamasında iki farklı ROV
kullanılmıştır (Resim 2). ROV Argus su altına salındığında daha
çok sabit kalmaktadır. Genel görüntüler buradan alınmaktadır.
Ona yaklaşık 20 metre uzunluğundaki fiber optik kablo ile bağlı
olan ROV Hercules’in hareket kabiliyeti daha gelişmiştir. ROV
Hercules asağı-yukarı, sağa ve sola giderek su altında görev
yapmaktadır (Resim 3). Batığın üzerinde dolaşırken 90 derecelik
açıyla belli aralıklarla çekilen fotoğraflar daha sonra
düzenlenerek Fotomozaik ve Multibeam görüntü elde edilmektedir.
ROV Hercules’in ROV Argus’dan ayrılan başka özellikleri de
vardır. Bu özellikler ROV Hercules’in şaşılacak boyuttaki
hareket kabiliyetini ortaya çıkarır. Ön cephesinde bulunan iki
ayrı kol farklı işlevlere sahiptir. Predatör ismi verilen kol
kaldırma ve koparma gibi ağır işler görebilecek kapasitededir.
Diğer bir ikinci kol ise çekme, temizleme gibi hafif iş yapacak
biçimde düzenlenmiştir. Her iki kol da 270 derece açı ile
dönerek iş görmektedir. Çalışma amacına göre ROV Hercules’in
üzerine farklı ekipmanlar eklenebilmektedir. Bu ekipmanlardan en
önemlisi Airlift ismini verdiğimiz emicidir. Bunun haricinde
Süpürme, kazma, tırmıklama gibi su altında kazı yapılabilecek
her türlü donanım çalışma amacına göre ROV Hercules’in kollarına
monte edilerek kullanılmaktadır.
ROV teknolojisinin derin sulardaki arkeolojik araştırmalarda
kullanılabileceği ilk defa Willard Bascom tarafından ortaya
atılmıştır. Bu kişi 1976 yılında organik maddeleri yiyen ahşap
kurtları ve bazı yumuşakçaların oksijensiz ortamda var
olamayacağı teorisinden hareketle Karadeniz’in dibinin sağlam
kalmış batık gemilerle dolu olduğunu da savunmuştur.
Karadeniz’in oksijensizliği ile ilgili teori 1993 yılında
doğrulanabilmiştir. Ancak bu denizin derinliklerinde batık bulma
işi o tarihler için imkansız görünüyordu.

Resim 3:
ROV Hercules Batık Üzerinde.
1980’li yıllardan itibaren bu teknoloji ABD Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı’ndan emekli Robert Ballard’ın ilgisini çekti. Bu
kişi mesleki niteliğinden dolayı genelde yakın dönemde batmış
olan savaş gemilerini keşfetti. 1913 yılında bir buzdağına
çarparak batan, filmlere de konu olan meşhur Titanik gemisi 1985
yılında Robert Ballard tarafından Yan Taramalı Sonar yardımıyla
keşfedilmiş ve ROV’lar yardımıyla görüntülenmiştir. Okyanusun
3187 metre derinindeki bu batık başka çalışmaların da önünü
açmıştır.
Derin sularda antik dönem batıkları bulmaya ve onları
görüntülemeye yönelik araştırmalar Skerki Bank projesi
ile başladı. 1988-1997 yıllları arasında kısa süreli
kampanyalarla yapılan araştırmalarda yaklaşık 210
kilometrekarelik bir alan tarandı. Amaç Kartaca limanından
Sicilya ve Sardunya adalarının açıkları takip edilerek Roma’ya
uzanan deniz ticaret yolunu keşfetmekti. M.Ö: 100 - M.S: 400
yılları arasına tarihlenen 7 batık keşfedildi. Bunlardan en
ilginci 800 metre derinlikte Skerki F Batığı olarak belgelendi.
M. S: 1. yüzyılın ortalarına tarihlenen bu batık, taşıdığı
seramik malzemenin çeşitliliği yanısıra, Monolit işlenmiş
sütunlar ve dörtgen mermer blokların aynı anda gemide olması
açısından ilginçtir.
Doğu Akdeniz kıyılarında da derin su arkeolojik araştırmaları
yapılmıştır. 1997 yılında Amerikan Deniz Araştırmaları
Birliği’ne bağlı NR 1 Denizaltısının, 1960 yılında İsrail
açıklarında kaybolan Dakar’ isimli denizaltıyı araması
sırasında, İsrail’in batısında açıkta antik batıklar olduğunun
haberini vermiştir. Burada Askhelon Projesi kapsamında bir
çalışma yapılmıştır. 1999 yılında bulunan antik dönem batıkları
Medea ve Jason isimli ROV’larla görüntülenmiştir. Bu batıklardan
ikisinin Fenike orijinli olduğu, Mısır üzerinden Kartaca’ya
şarap taşırken fırtına nedeniyle battıkları düşünüldü. Her iki
batık gemi de 400 metre derinlikte, kıyıdan yaklaşık 33 deniz
mili uzakta, Mısır-Gaza kıyı şeridine paralel bir ticaret
rotasına işaret eden doğrultudadır. Bunlardan Tanit batığı Demir
Çağı’nın bilinen en eski batığı olarak M.Ö: 8. yüzyıla
tarihlendi. Elissa batığı da taşıdığı ticari amphora formu
nedeniyle aynı dönemdendir. Her iki batık Mısır’daki antik
Askhelon limanı ile batıdaki Kartaca limanı arasındaki bir
ticaret rotasını göstermektedir. Bu batıklardan ele geçen
amphora formları birbirine çok benzemenin yanısıra Israil ve
Lübnan’daki kara kazılarından da yoğun olarak ele geçmiş
örneklerdendir.

Resim 4:
Kersonessos A Batığı Kazısı.
Derin Su Arkeolojisiyle ilgili çalışmalar Ege denizinde de
gerçekleştirilmiştir. Chios adasının doğusunda, yaklaşık 1
kilometre açıkta 70 metre derinlikte bulunan bir batık taşıdığı
amphora tipi nedeniyle M.Ö: 4. yüzyıla tarihlenmiştir. Bu
batıktaki ticari amphoraların çoğunluğunun kırılmış olması trol
teknelerinin yaptıkları avcılık sırasında verdikleri zarardan
kaynaklıdır. Adanın batısında bulunan bir başka batık ise 36-42
metre arasında eğimli bir zeminde durmaktadır. Dalınabilecek bir
derinliktedir. 2005 yılında Güney Kıbrıs kıyılarında derin su
arkeolojik araştırmaları yapılmıştır. Episkopi körfezinde ve
Kouklia-Paphos kentleri arasındaki kıyı şeridinde herhangi bir
batık bulunamaması, deniz zemininin Holosen ve Sediment
dolgusundan kaynaklı olduğu sonucuna dayandırılmıştır. Ayrıca
Tell Amarna tabletleri Biblos’dan yola çıkan gemilerin
Alashiya’nın güney kıyılarına uğrayıp Mısır’a gittiği hakkında
ipucları veriyordu. Böylece Güney Kıbrıs’dan Mısır’a doğru
uzanan bir açık deniz rotası keşfedilmeye çalışıldı. Aynı rotada
deniz derinliği yaklaşık 2000 metre civarında devam ederken
yaklaşık ortalarda bir yerde 690 metreye kadar yükselen bir
deniz dağı keşfedildi. Deniz içindeki bu yükseltinin
keşfedilmesi sonucu akla ilk gelen burasının M.Ö: 2. binde
gemilerin uğradığı bir ada olabileceği ve şiddetli bir depremle
deniz dibine gömüleceği idi. Ancak bunu kanıtlayacak herhangi
bir arkeolojik buluntuya rastlanmadı.
Derin Su Arkeolojisiyle ilgili çalışmalardan belki de en
önemlisi Danaos Projesi adı altında gerçekleştirilmiştir.
2007–2009 yılları arasında kısa süreli kampanyalarla Girit ve
Mısır arasındaki rota araştırılmıştır. Bu projeye Institute of
Nautical Archaeology(INA), Yunanistan’daki Hellenic Centre for
Marine Research(HCMR) ve Mısır’daki Hellenic Institute for
Ancient and Medieval Alexandrian Studies(HIAMAS) da destek
vermiştir. M. Ö: 2. binin ortalarında Minos’lu denizciler
tarafından kullanılan ve Mısır’a doğru uzanan bir rota
olmalıydı. Çünkü Mısır duvar resimlerinden bu iki uygarlık
arasındaki ilişki bilinmektedir. Ayrıca Homeros’un Odysseia
Destanı’nda bu rotanın rüzgarlı günlerde yelkenle açık denizden
beş günde gidilebilir olduğu anılmaktadır. Bu rota Hellenistik
dönemde ve Roma İmparatorluk döneminde de kullanılmıştır. Hatta
Mısır’ın Bizans döneminin sonlarına kadar stratejik önemi
vardır. Adı geçen tarihi desteklere dayanarak yapılan derin su
arkeolojik araştırmalarında Girit Adası’nın güney-güneybatı
yönünde, 20-25 deniz mili kadar açıkta, toplam 85
kilometrekarelik bir alan taranmıştır. Araştırma yapılan alanda
derinlik 450-3000 metre arasında değişmiştir. Burada Klasik
Dönem ile Geç Roma-Bizans dönemi arasına tarihlenen 33 batık
bulunmuştur. Araştırma yapılan alanda Uluburun Batığı gibi bir
batığın bulunamaması ilginçtir.

Resim 5:
Sabit İvmeli Kaldırma Balonu.
Derin su arkeolojisiyle ilgili en ilginç gelişmeler Karadeniz’de
yaşanmıştır. Bilindiği gibi Karadeniz 400 kilometre uzunluğunda
ve 110 kilometre genişliğinde büyük bir iç denizdir. Diğer büyük
denizlerle bağlantısı sadece İstanbul Boğazı ile sağlanmaktadır.
Karadeniz’in bu kapalılık durumu yaklaşık 150 metreden sonraki
derinliklerde oksijensiz bir ortamın varlığına neden olmuştur.
Arkeolojik açıdan bakıldığında Sinop Karadeniz’deki en önemli
noktadır. Aynı zamanda burası bu denizin güney yönündeki tek
doğal limandır. Sinop’un tam kuzeyinde bugün Ukrayna kıyılarına
denk gelen Chersonessos bulunmaktadır. Aradaki mesafe 275
kilometredir. Bu yakınlığın iki merkez arasındaki ticaretin
oluşmasına neden olduğunu anlamak zor değildir. Chersonessos’da
Sinop üretimi ticari amphora örneklerine rastlanması iki merkez
arasındaki ticari alışverişi belgelemektedir. Chersonessos’da
bulunan bir batık M.S: 11 yüzyıla tarihlenmiştir. Burada 2007
yılında yapılan derin su araştırmaları Ukrayna karasularında
olması nedeniyle Devlet Başkanı Viktor Andreyeviç Yuşenko
tarafından ziyaret edilmiştir. Onun özel isteği üzerine
Kersonessos açıklarında 150 metre derinlikte duran bu batık
kazılmış(Resim 4), buluntular yine uzaktan kumandalı ve sabit
ivmeli bir kaldırma balonu(Resim 5) ile su yüzüne taşınmıştır.
Böylece bu yeni yöntem derin sularda sadece görüntüleme amaçlı
değil, aynı zamanda kazı amaçlı kullanılabilirliğini de
ispatlamıştır.
Karadeniz araştırmaları sırasında Sinop’da geç Roma(M. S: 2-4yy.
Sinop A ve C batıkları), ayrıca M.S: 5-7. yüzyıllar arasına
tarihlenen (Sinop B batığı) batıklar bulundu. Böylece burada
deniz ticaretinin en yoğun olduğu dönemin M.S: 2-7 yüzyıllar
arasında var olduğu anlaşıldı.

Resim 6:
Sinop D Batığı.
Sinop D batığı (Resim 6) ise oldukça şaşırtıcı bir sonuçtu. Bu
batık Karadeniz’de 325 metre derinlikte, yani oksijensiz bir
ortamda bulunmuştur. Deniz tabanında balçık bir zemin altında
durmakta olan batığın ahşap kısımları neredeyse tümüyle
sağlamdır. 11 metre yüksekliğindeki yelken direği ayakta
durmaktadır. Baş bodoslaması omurgadan ayrılmamış durumdadır.
Dümen yekesi bile görülebilmektedir. Geminin kendisi 15 metre
uzunluktadır. Yüzeyde görülen ve silindir biçimli, üzeri yatay
yivli formu ile M.S. (410-520) 5. yüzyıl özelliği gösteren
amphoralar batığın Bizans dönemine ait olduğunu kanıtlar. Bu
amphoraların ağız kısımları siyah organik boya ile boyanmış.
Kulplardan birine de yine siyah boya ile mühür yapılmış. Bu
batık daha sığlarda olsaydı oksijenle temas edeceği için amphora
üzerindeki boya korunmamış olacaktı ve aynı zamanda geminin
ahşap kısımları daha fazla çürüyecekti. Söz konusu batığa ait
oksijenle temas etmemesinden kaynaklı bu iyi korunmuşluk durumu,
kazısı yapıldığı takdirde ele geçecek olan organik malzeme ile
daha da desteklenecektir. Geminin taşıdığı yükler bozulmadan
kalmış olmalıdır. Çürüme neredeyse hiç yok. Sinop D batığında
gerek gemi yapım teknolojisindeki değişiklikler, gerekse
ticaretin politik, sosyal ve ekonomik boyutlarını anlatması
açısından önemli bir batıktır. Hatta geminin mürettebatına ait
izler bile bulunabileceği tahmin edilebilir. Ancak oksijensiz
ortamda korunmuş batıklar farklı restorasyon problemlerini
doğuracaktır.
Yukarıda derin su arkeolojik araştırmalarıyla ilgili Akdenizin
farklı yerlerinden proje örnekleri verilmiştir. Bu projeler
sayesinde birçok batık rahatlıkla tespit edilecek, insan gücü
sadece bilgisayarda iş başında olarak sualtı kazıları
gerçekleştirilebilecektir. Anadolu kıyılarının
girintili-çıkıntılı yapısı ve adalar da derin su araştırmaları
için oldukça elverişlidir. Denize dik uzanan dağlar ile adalar
arasında derin kısımlar vardır. Kıta Yunanistan ile Anadolu
arasındaki deniz ulaşımı bu adalar üzerinden sağlanmıştır. Bu
nedenle ülkemiz karasuları için de projeler planlanıp
uygulanmalıdır.
Geçmiş yıllarda George Bass Scuba dalış teknolojisiyle dünya
sularının ancak % 5’inin araştırılabileceğini söylemiştir. Bu
söylem göz önüne alındığında derin su arkeolojik
araştırmalarının önemi kaçınılmazdır. Gelişim Bodrum Sualtı
Arkeoloji Müzesi tarafından da yakından takip edilmektedir.
Çünkü özellikle dalış sınırını aşan derinliklerde kullanılan bu
yöntem, önümüzdeki yıllarda teknolojisinin anlaşılmasına dayalı
olarak ülkemizdeki sualtı arkeolojik kazılarında da
kullanılacaktır.
Güner Özler'e teşekkürlerimizle
Denizce

12.11.2010
|