e-mail
denizce@denizce.com
 
ACİL YARDIM / DAKSAR







Dalış Klüpleri
Ahtapot
Akdeniz Fokları
Birlikte El Ele
Caulerpa Racemosa
Cousteau ile...
Deniz Anaları
Deniz Güvenliği
Deniz Kabukları
Deniz Kirliliği-I
Deniz Kirliliği-II
Deniz Kirli III
Kaçakçı Mağarası
Kaş'ın Derin M.
Kızıl Göç
Okyanus Trajedileri
scubaturkiye.com
Su Altı Fotografı
Suyun Altındaki Hazine
Usat
Wet Dalış Merkezi
Yapay Barınaklar
Yunuslar
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri
 Derin Su Arkeolojisi

Güner Özler  a

 

 


Resim 1: Yan Taramalı Sonar Kullanımı.

 

Su altındaki arkeolojik kalıntıların belgelenmesi, başlangıçta karaya bağlıydı. Yani bir antik kentin, limanı ve limana bağlı yapıları araştırma konusu oldu. Arkeologlar, Eskiçağ denizcilerinin deniz seyahatleri sırasındaki yön bulmakta karşılaştıkları zorlukları tahmin ediyorlardı. Sadece karanın görülebildiği uzaklıklardan kıyıların takip edilerek ilerlenildiği düşünülüyordu. Bu nedenle sığ sularda Scuba dalış yapılarak uzun yıllar batıklar araştırıldı. Süngerci ve balıkçıların da katkısıyla kıyılardaki birçok batık tespit edildi. Şiddetli fırtına sırasında bazı gemiler kıyılardaki kayalara çarparak batarken bazıları da kontrolün kaybedilmesi sonucu açıklara sürüklenip batmıştı. Ayrıca gideceği rotayı kısaltmak için açık denizlerde yol alan cesur denizciler de olmalıydı. Ancak ne var ki dalış sınırının üzerindeki derinliklerde de batık bulunma teorisinin doğrulanması imkansız görünüyordu.

Dalış eğitimi almış olan arkeologlar sualtı kazı ve araştırmaları yaptıkları sırada, Bodrum Yalıkavak açıklarında süngerci kangavalarına takılan zenci çocuk heykeli ve İsis heykelciği oldukça ilgi uyandırdı. Her iki bronz heykelin aynı bölgeden ve yaklaşık 85 m. derinlikten ele geçmiş olması ilginçti. Bu durum akıllara acaba yükü heykel olan bir batık mı var sorusunu getirdi. Söz konusu derinliğe normal şartlarda bir dalış gerçekleştirilemeyecekti. Böylece dalış sınırının üzerindeki derin sularda var olduğu düşünülen batıkları araştırma isteği, yeni yöntem ve teknolojilerin geliştirilmesi gerekliliğini ortaya çıkardı. 1964 yılında “Asherah” isimli iki kişilik bir denizaltı, Pensilvanya Üniversitesi ve National Geographic Society bayrağı ile ilk defa derin sulardaki arkeolojik araştırmalarda kullanılır hale geldi. Ancak, Asherah fotoğraf çekmek ve fotogrametri ölçümleri yapmaktan daha ileriye gidemedi. Bunun üzerine 1967 yılında aynı bölgede Yan Taramalı Sonar kullanıldı.

Yan Taramalı Sonar, su üstündeki bir araca bağlı olarak, su yüzüne paralel bir biçimde çekilir. Bu araç teknik özelliklerine göre deniz zeminine farklı frekanslarda ses sinyalleri gönderir.  Hedefe çarpıp geri dönen sinyaller analiz edilerek, görüntünün uzaklığı ve şekli iki boyutlu olarak kontrol ünitesindeki bilgisayara aktarılır. Bu yöntemle yapılan sualtı görüntülemesine “Akustik Görüntüleme (ECHO)“ adı verilmektedir. Batığın deniz zemininde kapladığı alan ve yüksekliği, derinliği koordinatlarıyla birlikte anlaşılmaktadır. Sualtı çalışmalarında Karadeniz gibi görüntü mesafesinin kısıtlı olduğu yerlerde akustik görüntüleme daha çok önem kazanmaktadır. Ancak deniz zeminine gönderilen sinyallerin, tek bir ticari amphora veya gemi çapası gibi  küçük boyutlu buluntuların üzerine denk gelme olasılığının zayıf olması, ayrıca deniz zemininde aniden karşılaşılan yükseltilerin veya çukurların bir batık olarak algılaması akustik görüntüleme yöntemindeki verimliliği kısmen düşürmektedir. Derin su arkeolojik araştırmalarında Yan Taramalı Sonar’ın en verimli çalışması çekme işini yapan geminin 2 Deniz Mili/Saat hızla ilerlemesidir. Aracın deniz zemininden yüksekliğinin 30 metre civarında olması idealdir(Resim 1). Böylece her iki yana 150 metre olmak üzere toplam 300 metrelik bir alan taranmış olur.

Akustik görüntülemenin yanı sıra, derin sulardan optik görüntü alma isteği 1950 yılında askeri amaçlarla ortaya çıkmıştır. ROV(Remotely Operated Vehicle) adı verilen bir araç geliştirilmiştir. ROV’un yaygın kullanımı Hidroelektrik santrallerinde, su iletim tünellerinde ve köprü inşaatlarında olmuştur. Okyanusların zemininin haritalanmasında da bu araçtan yararlanılmıştır. Yüksek basınca dayanıklı bu aletler su altında binlerce metre derinliğe kadar kullanılabilmektedir. ROV çelik bir iskelet üzerine oturmakta, çoğunluğu titanyumdan yapılmış olan bir dış kap içinde beyin, sonarlar, projektörler, fotoğraf ve video çekebilen yüksek çözünürlüklü kameralar, hareket etmesini sağlayan pervaneler bulunmaktadır.  Bir fiber optik kablo ile elektrik enerjisine bağlı olarak çalışan ROV’ un kumandası ve yapılan her türlü uygulama gemi üzerindeki bir kontrol odasından sağlanmaktadır. Bu araç son zamanlarda iklim değişikliği ve buna bağlı çevresel kaygılar için yapılan derin su çalışmalarında da önemli yararlar sağlamaktadır.


Resim 2: ROV’ların Kullanımı ve Gemi ile Bağlantısı.

 

Bu teknolojinin dördüncü aşamasında iki farklı ROV kullanılmıştır (Resim 2). ROV Argus su altına salındığında daha çok sabit kalmaktadır. Genel görüntüler buradan alınmaktadır. Ona yaklaşık 20 metre uzunluğundaki fiber optik kablo ile bağlı olan ROV Hercules’in hareket kabiliyeti daha gelişmiştir. ROV Hercules asağı-yukarı, sağa ve sola giderek su altında görev yapmaktadır (Resim 3). Batığın üzerinde dolaşırken 90 derecelik açıyla belli aralıklarla çekilen fotoğraflar daha sonra düzenlenerek Fotomozaik ve Multibeam görüntü elde edilmektedir.  ROV Hercules’in ROV Argus’dan ayrılan başka özellikleri de vardır. Bu özellikler ROV Hercules’in şaşılacak boyuttaki hareket kabiliyetini ortaya çıkarır. Ön cephesinde bulunan iki ayrı kol farklı işlevlere sahiptir. Predatör ismi verilen kol kaldırma ve koparma gibi ağır işler görebilecek kapasitededir. Diğer bir ikinci kol ise çekme, temizleme gibi hafif iş yapacak biçimde düzenlenmiştir. Her iki kol da 270 derece açı ile dönerek iş görmektedir. Çalışma amacına göre ROV Hercules’in üzerine farklı ekipmanlar eklenebilmektedir. Bu ekipmanlardan en önemlisi Airlift ismini verdiğimiz emicidir. Bunun haricinde Süpürme, kazma, tırmıklama gibi su altında kazı yapılabilecek her türlü donanım çalışma amacına göre ROV Hercules’in kollarına monte edilerek kullanılmaktadır.

ROV teknolojisinin derin sulardaki arkeolojik araştırmalarda kullanılabileceği ilk defa Willard Bascom tarafından ortaya atılmıştır. Bu kişi 1976 yılında organik maddeleri yiyen ahşap kurtları ve bazı yumuşakçaların oksijensiz ortamda var olamayacağı teorisinden hareketle Karadeniz’in dibinin sağlam kalmış batık gemilerle dolu olduğunu da savunmuştur. Karadeniz’in oksijensizliği ile ilgili teori 1993 yılında doğrulanabilmiştir. Ancak bu denizin derinliklerinde batık bulma işi o tarihler için imkansız görünüyordu.


Resim 3: ROV Hercules Batık Üzerinde.

 

1980’li yıllardan itibaren bu teknoloji ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli Robert Ballard’ın ilgisini çekti. Bu kişi mesleki niteliğinden dolayı genelde yakın dönemde batmış olan savaş gemilerini keşfetti. 1913 yılında bir buzdağına çarparak batan, filmlere de konu olan meşhur Titanik gemisi 1985 yılında Robert Ballard tarafından Yan Taramalı Sonar yardımıyla keşfedilmiş ve ROV’lar yardımıyla görüntülenmiştir. Okyanusun 3187 metre derinindeki bu batık başka çalışmaların da önünü açmıştır.

Derin sularda antik dönem batıkları bulmaya ve onları görüntülemeye yönelik araştırmalar Skerki Bank projesi ile başladı. 1988-1997 yıllları arasında kısa süreli kampanyalarla yapılan araştırmalarda yaklaşık 210 kilometrekarelik bir alan tarandı. Amaç Kartaca limanından Sicilya ve Sardunya adalarının açıkları takip edilerek Roma’ya uzanan deniz ticaret yolunu keşfetmekti. M.Ö: 100 -  M.S: 400 yılları arasına tarihlenen 7 batık keşfedildi. Bunlardan en ilginci 800 metre derinlikte Skerki F Batığı olarak belgelendi. M. S: 1. yüzyılın ortalarına tarihlenen bu batık, taşıdığı seramik malzemenin çeşitliliği yanısıra, Monolit işlenmiş sütunlar ve dörtgen mermer blokların aynı anda gemide olması açısından ilginçtir.

Doğu Akdeniz kıyılarında da derin su arkeolojik araştırmaları yapılmıştır. 1997 yılında Amerikan Deniz Araştırmaları Birliği’ne bağlı NR 1 Denizaltısının, 1960 yılında İsrail açıklarında kaybolan Dakar’ isimli denizaltıyı araması sırasında, İsrail’in batısında açıkta antik batıklar olduğunun haberini vermiştir. Burada Askhelon Projesi kapsamında bir çalışma yapılmıştır. 1999 yılında bulunan antik dönem batıkları Medea ve Jason isimli ROV’larla görüntülenmiştir. Bu batıklardan ikisinin Fenike orijinli olduğu, Mısır üzerinden Kartaca’ya şarap taşırken fırtına nedeniyle battıkları düşünüldü. Her iki batık gemi de 400 metre derinlikte, kıyıdan yaklaşık 33 deniz mili uzakta, Mısır-Gaza kıyı şeridine paralel bir ticaret rotasına işaret eden doğrultudadır. Bunlardan Tanit batığı Demir Çağı’nın bilinen en eski batığı olarak M.Ö: 8. yüzyıla tarihlendi. Elissa batığı da taşıdığı ticari amphora formu nedeniyle aynı dönemdendir. Her iki batık Mısır’daki antik Askhelon limanı ile batıdaki Kartaca limanı arasındaki bir ticaret rotasını göstermektedir. Bu batıklardan ele geçen amphora formları birbirine çok benzemenin yanısıra Israil ve Lübnan’daki kara kazılarından da yoğun olarak ele geçmiş örneklerdendir.


Resim 4: Kersonessos A Batığı Kazısı.

 

Derin Su Arkeolojisiyle ilgili çalışmalar Ege denizinde de gerçekleştirilmiştir. Chios adasının doğusunda, yaklaşık 1 kilometre açıkta 70 metre derinlikte bulunan bir batık taşıdığı amphora tipi nedeniyle M.Ö: 4. yüzyıla tarihlenmiştir. Bu batıktaki ticari amphoraların çoğunluğunun kırılmış olması trol teknelerinin yaptıkları avcılık sırasında verdikleri zarardan kaynaklıdır. Adanın batısında bulunan bir başka batık ise 36-42 metre arasında eğimli bir zeminde durmaktadır. Dalınabilecek bir derinliktedir. 2005 yılında Güney Kıbrıs kıyılarında derin su arkeolojik araştırmaları yapılmıştır. Episkopi körfezinde ve Kouklia-Paphos kentleri arasındaki kıyı şeridinde herhangi bir batık bulunamaması, deniz zemininin Holosen ve Sediment dolgusundan kaynaklı olduğu sonucuna dayandırılmıştır. Ayrıca Tell Amarna tabletleri Biblos’dan yola çıkan gemilerin Alashiya’nın güney kıyılarına uğrayıp Mısır’a gittiği hakkında ipucları veriyordu. Böylece Güney Kıbrıs’dan Mısır’a doğru uzanan bir açık deniz rotası keşfedilmeye çalışıldı. Aynı rotada deniz derinliği yaklaşık 2000 metre civarında devam ederken yaklaşık ortalarda bir yerde 690 metreye kadar yükselen bir deniz dağı keşfedildi. Deniz içindeki bu yükseltinin keşfedilmesi sonucu akla ilk gelen burasının M.Ö: 2. binde gemilerin uğradığı bir ada olabileceği ve şiddetli bir depremle deniz dibine gömüleceği idi. Ancak bunu kanıtlayacak herhangi bir arkeolojik buluntuya rastlanmadı.

Derin Su Arkeolojisiyle ilgili çalışmalardan belki de en önemlisi Danaos Projesi adı altında gerçekleştirilmiştir. 2007–2009 yılları arasında kısa süreli kampanyalarla Girit ve Mısır arasındaki rota araştırılmıştır. Bu projeye Institute of Nautical Archaeology(INA), Yunanistan’daki Hellenic Centre for Marine Research(HCMR) ve Mısır’daki Hellenic Institute for Ancient and Medieval Alexandrian Studies(HIAMAS) da destek vermiştir. M. Ö: 2. binin ortalarında Minos’lu denizciler tarafından kullanılan ve Mısır’a doğru uzanan bir rota olmalıydı. Çünkü Mısır duvar resimlerinden bu iki uygarlık arasındaki ilişki bilinmektedir. Ayrıca Homeros’un Odysseia Destanı’nda bu rotanın rüzgarlı günlerde yelkenle açık denizden beş günde gidilebilir olduğu anılmaktadır. Bu rota Hellenistik dönemde ve Roma İmparatorluk döneminde de kullanılmıştır. Hatta Mısır’ın Bizans döneminin sonlarına kadar stratejik önemi vardır. Adı geçen tarihi desteklere dayanarak yapılan derin su arkeolojik araştırmalarında Girit Adası’nın güney-güneybatı yönünde, 20-25 deniz mili kadar açıkta, toplam 85 kilometrekarelik bir alan taranmıştır. Araştırma yapılan alanda derinlik 450-3000 metre arasında değişmiştir. Burada Klasik Dönem ile Geç Roma-Bizans dönemi arasına tarihlenen 33 batık bulunmuştur. Araştırma yapılan alanda Uluburun Batığı gibi bir batığın bulunamaması ilginçtir.


Resim 5: Sabit İvmeli Kaldırma Balonu.

 

Derin su arkeolojisiyle ilgili en ilginç gelişmeler Karadeniz’de yaşanmıştır. Bilindiği gibi Karadeniz 400 kilometre uzunluğunda ve 110 kilometre genişliğinde büyük bir iç denizdir. Diğer büyük denizlerle bağlantısı sadece İstanbul Boğazı ile sağlanmaktadır. Karadeniz’in bu kapalılık durumu yaklaşık 150 metreden sonraki derinliklerde oksijensiz bir ortamın varlığına neden olmuştur. Arkeolojik açıdan bakıldığında Sinop Karadeniz’deki en önemli noktadır. Aynı zamanda burası bu denizin güney yönündeki tek doğal limandır. Sinop’un tam kuzeyinde bugün Ukrayna kıyılarına denk gelen Chersonessos bulunmaktadır. Aradaki mesafe 275 kilometredir. Bu yakınlığın iki merkez arasındaki ticaretin oluşmasına neden olduğunu anlamak zor değildir. Chersonessos’da Sinop üretimi ticari amphora örneklerine rastlanması iki merkez arasındaki ticari alışverişi belgelemektedir. Chersonessos’da bulunan bir batık M.S: 11 yüzyıla tarihlenmiştir. Burada 2007 yılında yapılan derin su araştırmaları Ukrayna karasularında olması nedeniyle Devlet Başkanı Viktor Andreyeviç Yuşenko tarafından ziyaret edilmiştir. Onun özel isteği üzerine Kersonessos açıklarında 150 metre derinlikte duran bu batık kazılmış(Resim 4), buluntular yine uzaktan kumandalı ve sabit ivmeli bir kaldırma balonu(Resim 5) ile su yüzüne taşınmıştır. Böylece bu yeni yöntem derin sularda sadece görüntüleme amaçlı değil, aynı zamanda kazı amaçlı kullanılabilirliğini de ispatlamıştır.

Karadeniz araştırmaları sırasında Sinop’da geç Roma(M. S: 2-4yy. Sinop A ve C batıkları), ayrıca M.S: 5-7. yüzyıllar arasına tarihlenen (Sinop B batığı) batıklar bulundu. Böylece burada deniz ticaretinin en yoğun olduğu dönemin M.S: 2-7 yüzyıllar arasında var olduğu anlaşıldı.


Resim 6: Sinop D Batığı.

 

Sinop D batığı (Resim 6) ise oldukça şaşırtıcı bir sonuçtu.  Bu batık Karadeniz’de 325 metre derinlikte, yani oksijensiz bir ortamda bulunmuştur. Deniz tabanında balçık bir zemin altında durmakta olan batığın ahşap kısımları neredeyse tümüyle sağlamdır. 11 metre yüksekliğindeki yelken direği ayakta durmaktadır. Baş bodoslaması omurgadan ayrılmamış durumdadır. Dümen yekesi bile görülebilmektedir. Geminin kendisi 15 metre uzunluktadır. Yüzeyde görülen ve silindir biçimli, üzeri yatay yivli formu ile M.S. (410-520) 5. yüzyıl özelliği gösteren amphoralar batığın Bizans dönemine ait olduğunu kanıtlar. Bu amphoraların ağız kısımları siyah organik boya ile boyanmış. Kulplardan birine de yine siyah boya ile mühür yapılmış. Bu batık daha sığlarda olsaydı oksijenle temas edeceği için amphora üzerindeki boya korunmamış olacaktı ve aynı zamanda geminin ahşap kısımları daha fazla çürüyecekti.  Söz konusu batığa ait oksijenle temas etmemesinden kaynaklı bu iyi korunmuşluk durumu, kazısı yapıldığı takdirde ele geçecek olan organik malzeme ile daha da desteklenecektir. Geminin taşıdığı yükler bozulmadan kalmış olmalıdır. Çürüme neredeyse hiç yok. Sinop D batığında gerek gemi yapım teknolojisindeki değişiklikler, gerekse ticaretin politik, sosyal ve ekonomik boyutlarını anlatması açısından önemli bir batıktır. Hatta geminin mürettebatına ait izler bile bulunabileceği tahmin edilebilir. Ancak oksijensiz ortamda korunmuş batıklar farklı restorasyon problemlerini doğuracaktır.

Yukarıda derin su arkeolojik araştırmalarıyla ilgili Akdenizin farklı yerlerinden proje örnekleri verilmiştir. Bu projeler sayesinde birçok batık rahatlıkla tespit edilecek,  insan gücü sadece bilgisayarda iş başında olarak sualtı kazıları gerçekleştirilebilecektir. Anadolu kıyılarının girintili-çıkıntılı yapısı ve adalar da derin su araştırmaları için oldukça elverişlidir. Denize dik uzanan dağlar ile adalar arasında derin kısımlar vardır. Kıta Yunanistan ile Anadolu arasındaki deniz ulaşımı bu adalar üzerinden sağlanmıştır. Bu nedenle ülkemiz karasuları için de projeler planlanıp uygulanmalıdır.

Geçmiş yıllarda George Bass Scuba dalış teknolojisiyle dünya sularının ancak % 5’inin araştırılabileceğini söylemiştir. Bu söylem göz önüne alındığında derin su arkeolojik araştırmalarının önemi kaçınılmazdır. Gelişim Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi tarafından da yakından takip edilmektedir. Çünkü özellikle dalış sınırını aşan derinliklerde kullanılan bu yöntem,  önümüzdeki yıllarda teknolojisinin anlaşılmasına dayalı olarak ülkemizdeki sualtı arkeolojik kazılarında da kullanılacaktır.                    

 

 

Güner Özler'e teşekkürlerimizle

Denizce

12.11.2010