|
"Dersim,
Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin
bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket
selameti bakımından mutlaka lazımdır...
Okul açmak,
yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak,
kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri
sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak
suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir."
Mülkiye
Müfettişi Hamdi Bey, İçişleri Bakanlığı'na raporunu sunduğunda
Dersim olaylarına doğru bir adım daha atılmış oluyordu. Bir süre
sonra Dersim'in adı Tunceli'ye dönecek, adına özel yasalar
çıkarılacak, ardından da kanlar dökülecekti. Tam yarım yüzyıl
önceydi bütün bunlar. Ve yarım yüzyıl boyunca konuşulmayacaktı.
O kadar ki...
Muhsin Batur,
1985 yılında yayınlanan "Anılar ve Görüşler" adlı kitabında
şunları yazıyordu. "Günlerden bir gün alayımıza emir geldi...
Tren yoluyla Elazığ'a intikal edilecek, bir süre orada eğitim
gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz.
Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında
pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti. Elazığ'ın biraz
uzağında Harput'un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir
müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki
ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımızdan özür
diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..."
Muhsin Batur,
yaşadıklarını kendisine saklamıştı. Pek çok başkaları gibi...
"Bir şeyler", önemli bir şeyler olmuştu 50 yıl önce. Oysa bugün
genç kuşaklar, neredeyse Dersim adını bile bilmiyordu. Bugünü
anlamanın anahtarı olan "dün" unutulmuştu.
Ve yarım
yüzyıl sonra Nokta "dün"ün kapısını açıyordu. İngiliz
arşivlerinde bugüne dek karanlıkta kalan belgeler ve mektuplar;
Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı'nın kamuoyuna yansımayan
"Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" adlı belgesel yayını; o
günlerin canlı tanıkları... Bütün bunlar bir manzarayı gözler
önüne seriyordu: Dersim isyanı... 1937 baharından 1938 baharına
iki tenkil harekâtı. Binlerce ölü, onbinlerce sürgün..
Her şey köprüyle...
"37 geldiği zaman bir köprü meselesinden geldi. İki ya da üç
kişi köprüyü yaktılar. Cehaletten çoban mı yaktı, başkası mı
yaktı bilemezsin yani... Belli değil, yani bilmezlikten
yaktılar. Ondan sonra başladı. Olay büyüdü..."
Kureşanlı 60
yaşındaki Veli Çelik'in anlattığı bu köprü olayı, Genelkurmay
belgelerinde şöyle geçiyordu: "İlk olay, Pah bucağı ile Kahmut
bucağını birbirine bağlayan Harçik deresi üzerindeki tahta
köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi Demenan ve Haydaranlılar
tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon
hattının tahrip edilmesiyle başladı."
Köprü bir
kıvılcımdı. Avusturya veliahdının öldürülmesi Birinci Dünya
Savaşı'nın başlamasında ne ölçüde etkense, köprünün yakılması da
Dersim olaylarını başlatmada o ölçüde etkendi.
Evet, köprü
yıllarca için için yanan bir ateşi canlandırmıştı. Dersimlilerin
asker ve vergi vermeyi reddetmeleriyle somutlaşan bir ateşti bu.
Dersim bir sancıydı... Tunceli Kanunu, 1935 yılında böyle bir
ortamda çıkarılmıştı. Kanuna göre, vali ve komutan, bakanların
bütün yetkilerine sahip olacak; kaymakamlıklara muvazzaf
subaylar, belediyelere başkanlar atayabilecek; ilçe ve
bucakların merkezlerini değiştirebilecek; gerekli gördüklerini
il dışına çıkartabilecekti. Asıl önemlisi hukuk alanındaki
düzenlemelerdi. Bu kanunla Tunceli'de yapılacak yargılamalara da
özel yöntemler getiriliyordu.
Gazeteci
Naşit Uluğ, "Tunceli Medeniyete Açılıyor" adlı kitabında,
yapılanları "mazinin kötülüklerini tasfiye" olarak yorumluyor ve
şöyle diyordu:
"Doğu
illerimizdeki kötülüklerin başında memleketin emniyet ve
asayişini tehdit eden hıyanet ve şekavet ocakları vardı. Halkı
esir gibi kullanan derebeylik ve toprak ağalığının yanında,
bunların daha korkuncu olarak aşiret sistemi geliyordu. Bu
sistem, Kemalist rejim muvacehesinde fiili bir isyan ve
itaatsizlikten farklı görünmüyordu."
"Meğer askeri yolmuş..."
70
yaşındaki Şükrü Baykara Nokta'ya anlatıyordu: "1937'de önce yol
yapıldı. Öğrendik ki meğer askeri yol yapılıyormuş. O zaman ben
19-20 yaşındaydım... Olaylar öyle hızlı oldu ki, iki-üç gün
içinde sildi süpürdüler."
Önce yol
gelmişti Dersim'e, ardından da uçaktan atılan bildiriler. 4
Mayıs 1937 tarihini taşıyordu bildiriler ve Genelkurmay yayınına
göre "Türkçe, Osmanlıca harflerle, mahalli lisanda" yazılmıştı:
"Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet hükümetine
teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu
takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya
kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil
muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde,
yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış
bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından
mahvedileceksiniz."
Bildirilerle
aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu'nun gizli bir kararında da
şöyle deniyordu:
"Sadece
taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları
daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah
kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar
veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve
aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür."
Dersim'de
adım adım tarih yaratılıyordu. Tarihi yaşayanlardan biri Mehmet
Kangutan'dı. 1937'de 11 yaşındaydı Kangutan ve o günleri
Nokta'ya bugün şöyle anlatacaktı:
"Abdullah
(Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman hem adli hem idari bütün
yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret
reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu
için ona da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin,
fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun
yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda
şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı
zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere
gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz
koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük
hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap
ettirmiyordu."
Silah
meselesi Genelkurmay belgelerinde de yer alıyordu. Dersim
havalisini teftişle görevlendirilen Diyarbakır Valisi Cemal
Bey'in İçişleri Bakanlığı'na sunduğu şu raporla: "Üç-beş şahıs
müstesna, ağalar ve reisler ve dahil bütün Dersimliler son
derece fakirlik ve zaruret içinde çırpınmaktadırlar. Soygunculuk
hareketlerinin sebebi, yaşamak hissi ve endişesidir... Her
Dersimli, hayatını, malını korumak kaygusu ile silahlı bulunmak
zorunluluğunda kalmıştır..."
Gerek Cemal
Bey'in raporu gerekse öteki istihbarat ve değerlendirme,
hükümeti bir sonuca götürüyordu: "Dersim'in ıslahatı zaruridir."
Genelkurmay
yayınında şu satırlara yer veriliyordu: "Tunceli Kanunlarının
uygulanmasında ilkin, Dersim'e hâkim olmak esası dikkate
alındığı için Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran
gibi bucak merkezlerinde birer karakol tesisi ve binalarının
inşaasına başlanmıştı.
"Bu iş; çok
uzun zamandan beri hükümet memuru ve nüfuzu görmeyen aşiret
reisi ve ağalarının hoşuna gitmemiş ve özellikle Kalan'da yeni
bir ilçe teşkili bunların kuşkularını büsbütün artırmıştı. Bu
arada Suriye'den Tunceli bölgesine giren bazı Ermenilerin
Koçkirili Ali Şir'in etrafta yaptığı menfi propagandanın halk
üzerindeki etkisi de büyüktü. Bu durum dolayısıyla Yukarı Abbas
uşağı aşireti reisi Seyit Rıza; Haydaran, Demenan, Yusufan,
Kureyşan aşiretlerine adamlar göndermek suretiyle bunların
hükümet aleyhine ittifakını sağlamış oldu."
Bu ittifakın
gözle görünür ilk sonucu köprünün yakılması olarak gelmişti.
Bunun üzerine, bölgeye ilginin artırılmasına karar verilmişti:
"Son olay ve alınan haberler gösteriyordu ki, hükümetin Tunceli
içerisine adım adım girişi, çıkarları bozulan bazı kimseleri
sıkmakta, çıkarılan Orman Kanunu, dağ köylerinde keçilerinin aç
kalacağı korkusunu doğurmakta ve bunlara benzer birtakım zararlı
propagandalarla halk kışkırtılmakta idi. Bu durum dolayısıyla
önümüzdeki ilkbaharda gerek Tunceli içinde ve gerekse
çevresindeki illerde sarkıntılık ve çapulculuk hareketlerinin
artacağı ihtimali karşısında Tunceli içinde ve çevresinde
kuvvetli bulunmak lazımdı."
Kanlı bahar
1937 yılında ilkbahar Dersim'e böyle koptu kopacak bir
fırtınayla birlikte gelmişti. Dağ taş silah aranıyor, silah
toplanıyordu. Karakolların sayısı artmıştı. Ve...
Genelkurmay
yayınının 382. sayfasında anlatılıyordu: "Hemen hemen her gün
eşkıyanın şu veya bu karakola baskın yapacağı haberleri
alınıyordu. Birkaç kez Elazığ'da bulunan uçak bölüğünce;
eşkıyanın toplandığı yerler, özellikle bu ayaklanmayı görünürde
perde arkasından yönettiği bilinen Seyit Rıza'nın evi ve civarı
havadan bombalandı.
Her gün biraz
daha şiddetini artıran kaynaşmaya rağmen henüz ciddi bir hareket
olmamıştı.
Nihayet bir
gün (26 Nisan 1937) Sin bucağının Hozat'la irtibatının dağ yolu
ile yapılmasını sağlamak maksadı ile açılan ve mevcudu 36 sabit
jandarmadan ibaret olan Askisor karakolu saat 20.00'den itibaren
100 kadar eşkıya tarafından kuşatıldı. Alınan diğer haberlerden
de anlaşıldığına göre; bu gece eşkıyanın gruplar halinde Sin ve
Kahmut bölgelerine baskın yapmaları bekleniyordu.
Bir gün önce
Uzuntarla bölgesinde toplandığı haber alınan eşkıya 26/27 Nisan
gecesi saat 23.00'te 80 kişilik bir kuvvetle Harçik suyunun
doğusunda ve Pah kuzeyinde bulunan 9'uncu Seyyar Jandarma Taburu
Süvari Bölüğü'ne taarruza başladı ve sabaha kadar eşkıya ile
bölük arasında çok yakın mesafede ve çok şiddetli müsademe devam
etti. Bölük bu saldırıyı ancak iki mangası ile
karşılayabilmişti."
Hükümet
kararlıydı. İsyan bastırılacak, Dersim "tedip", yani terbiye
edilecekti. İlk kadın pilot Sabiha Gökçen'in uçağından atılan bu
ilk bombalar kararlılığın göstergesiydi. Ama fırtına da
kopmuştu. Artık tedip de yetmiyordu. Onun yerini, sözlüklerin
"Düşman ya da zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma" diye
tanımladığı "tenkil" almıştı. Bakanlar Kurulu kararlarında
"tenkil"den söz ediliyor, Genelkurmay'ın arşivine tenkil
raporları yağıyordu: "Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha
Gökçen Hanım'ın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden
kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır bir zayiat
verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu."
Mehmet
Kangutan da belleğindeki arşive yazmıştı tanık olduklarını: "Bir
ara dediler ki yukardan kırıp geliyorlar. Tabii anamız gözü açık
biri. Beni, ağabeyimi çıkarttı köyden... Gelmişler köye,
toplamışlar tarlalarda. Biz tepenin arkasındaydık. Ordan
mitralyöz seslerini duyuyorduk. Bizim köy ateşlendiği zaman,
konağımız büyüktü, o konağı yaktıkları zaman ağlama tuttu beni.
Biz karşıdan görüyorduk. İnsanlar da öldürüldükten sonra köyde
insan hemen hemen kalmadı, ama biraz kaçan vardı."
Aynı
sıralarda, yani 1937 Haziran sonlarında manzarayı Genelkurmay
şöyle yorumluyordu: "Devam eden tarama faaliyetinde birçok asi
köyleri yakılıyor, sıkıştırılan eşkıya grupları ile yapılan
müsademelerde oldukça ağır zayiat verdiriliyor ve çok sayıda
büyük baş hayvan, koyun ve keçileri toplanarak mahalli
kaymakamlıklara teslim ediliyordu."
Genelkurmay'a
gönderilen raporlarda benzeri cümlelere gittikçe daha sık
rastlanır olmuştu. Bu raporlarda Seyit Rıza'nın adı da çok sık
geçiyordu. "Temmuz 1937 sonlarında Tunceli'nin 1937
itaatsizliğine katılmış olan bütün aşiretlerin bölgelerinde,
inilmemiş dere, çıkılmamış dağ ve taranmamış hiçbir yer
kalmamıştı. Sarf edilen bütün gayretlere rağmen Seyit Rıza ve
avenesi henüz ele geçirilememişti."
"Generalissimo"
Aynı günlerde Seyit Rıza, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na bir
mektup yazıyordu. Seyit Rıza, "Dersim Generali" diye imza attığı
ve elli yıl sonra ilk kez Nokta ile gün ışığına çıkan bu
mektupta, İngiliz hükümetinden yardım istiyordu. Ne var ki,
umduğunu bulamayacaktı. İngiliz Dışişleri Bakanlığınca
İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'na gönderilen bir yazıda
şöyle deniyordu: "Eğer Türk hükümetine, mektubun tarafımızdan
dikkate alınmadığı gayri resmi olarak bildirilirse iyi olur."
Bu ilginç
yazının tarihi de ilginçti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın
yazısı 5 Ekim 1937 tarihini taşıyordu.
Oysa Seyit
Rıza bu yazıdan yaklaşık bir ay önce, 10 Eylül günü
tutuklanmıştı. Anlaşılan bu kez İngiliz politikası, "bekle ve
dengenin kimden yana döneceğini gör" biçiminde gelişmişti.
İngilizlerin
gözlediği denge, Seyit Rıza'nın aleyhine bozulmuştu. Abasan
aşiretinin başı Seyit Rıza, tutuklanmıştı. Kimi kaynaklara göre
bu tutuklanma, "teslim olma" sonucunda gerçekleşmişti. Kimi
kaynaklara göre ise, Seyit Rıza hükümetin "barış görüşmesi"
çağrısına uyarak Erzincan'a gitmiş ve ele geçmişti.
Seyit
Rıza'nın öyküsü yargılanıp 18 Kasım 1937 tarihinde sona
eriyordu. Seyit Rıza, küçük oğlu Reşik Hüseyin, yeğeni Yusufhan
aşireti reisi Kamber, Kureyşan aşireti reisi Seyit Hüseyin'in de
aralarında bulunduğu on kişiyle birlikte asılmıştı. Bu, aynı
zamanda 1937 harekâtının sonuydu. Başbakan İsmet İnönü, idamlar
dolayısıyla yaptığı açıklamada, "Dersim meselesini ortadan
kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk. Dersim'i
her türlü askeri hareketlerle temizledik" diyordu.
Ancak,
"mesele" ortadan kalkmamıştı. 1938'e yine huzursuzluklarla
girilmişti. Gazeteci Naşit Uluğ, şöyle anlatıyordu: "Azgınlık bu
sefer Kalan mıntıkasında başladı. Kalanlılara bundan önce uslu
oturduklarından dokunulmamıştı. Henüz imar ve temdin çalışmaları
kendi bölgelerine erişmemiş olan Kalanlılar, ağaların ve
Seyit'lerin tahrikine uyarak Diztaş karakoluna tecavüz ettiler.
Kış gelmişti, dağlar karla örtülmüştü, yollar henüz
bitirilmemişti, harekâta yazın devam edilmek üzere kış
geçirildi. Havalar açılınca asker Kalan mıntıkasına girdi."
Bir başka "bahar"
Dersim'de yine hazırlık vardı. Yine bahar bekleniyordu. Ama bu
kez hazırlıklar daha sistemli, tedbirler daha yoğundu. Başbakan
da artık Celal Bayar'dı. Gerek 1937, gerekse 1938 harekâtını
"yakinen" izleyen gazeteci Naşit Uluğ şunları aktarıyordu
kitabında:
"Kamutay 1938
yaz tatiline girerken o zamanki Başbakan Celal Bayar, iç
meseleler arasında Dersim'e de temas ederek, 'Bu yıl Dersim
denilen işi kat'i surette tasfiye etmek için devletin bir
tedbiri daha olduğunu ve ordumuzun Dersim havalisinde vazife
alacağını ve umumi bir tarama hareketiyle bu meseleyi kökünden
söküp atacağını söylemişti."
1938 harekâtı
için her şey hazırdı. Öyle ki, harekâtın artık basılı bir
"kılavuz kitabı" bile vardı. 1938 yılında Elazığ Turan
Matbaası'nda Tunceli Vali ve Kumandanlığı tarafından bastırılan
kitapçığın adı şöyleydi: "Tunceli bölgesinde yapılan eşkıya
takibi hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında
kılavuz."
Dam nasıl
yakılır?
Kılavuz, bir tenkil hareketi için gerekli tüm bilgileri
içeriyordu. Örneğin, "köyde eşkıya araması" bölümünün 6.
maddesinde "Silah atan köy yakılmalıdır" denilirken, 7.
maddesinde bu işin nasıl yapılacağı anlatılıyordu: "Damlar taş
ve topraktan ibaret olup yalnız tavan ve direkleri ve ağaç
dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir
kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun
ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda
kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile
genişletilir."
Kılavuzun
"silah toplama" bölümünde de şu "bilgiler"e yer veriliyordu:
"Silah teslime mecbur etmek için kadın ve çocukların toplanarak
hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir.
Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır."
O günleri
yaşayanlardan Şükrü Baykara'nın "kıran kırana" diye tanımladığı
bir çatışma başlamıştı artık Tunceli'de. Genelkurmay yayınında,
bu çatışmalardan 21 Temmuz 1938 günü Laç deresi civarında
cereyan edeni şöyle anlatılıyordu:
"Haydutların
sığındığı, ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış
mağaralar, cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve
makineli tüfek ateşinden başka 25'inci Alay'dan gönderilen
istihkâm müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle
mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile
dışarıya fırlayanlar da ateşle imha edilmişti. Böylece tarama
sahası içindeki mağaralarda toplam olarak 216 haydut imha
edilmiş, ayrıca 12 haydut cesedi Munzur suyu üzerinde
görülmüştü."
Genelkurmay
yayınının bundan sonrasında tarihler, mevki isimleri ve ölü
sayıları birbirini izliyordu: "Haydutlardan 20 kadar ceset...
Tayyare filosunun bombalı taarruzunda haydutlardan 40'tan fazla
zayiat... Kaçmak isteyen 49 kişinin imhası... Dört köyden 395
haydudun ölü olarak ele geçirilmesi..."
Ve bir örnek:
"Mameki Dağ Tugayı bölgesinde bir kuvvetimiz Çat Köyü'ne ateş
baskını yaptı. Bu baskına haydutlar şiddetle karşı koydularsa da
Çat Köyü'ndeki kalabalık, perişan bir halde bağrışma ve
feryatlar içinde kaçıştılar. Bu müsademede haydutlar 15'i
silahsız olmak üzere 70 kadardı. Müsademe sırasında 20 kadarı
imha edildi."
Doğal olarak
raporlara, belgelere yalnızca rakamlar ve kuru bilgiler
yansıyordu. 80 yaşındaki Menez Akkaya ise, Nokta'ya
anlattıklarıyla canlı bir tablo çiziyordu:
"Ben o zaman
genç kızdım. Bizim köye askerler birkaç kez geldi gittiler. Bir
şey yapmadılar bize. Türkçe bilmediğimiz için ne dediklerini
anlamıyorduk. Daha sonra bir gün yine geldiler. Bütün köy
halkını topladılar. 200-300 kişi vardı. Kadın, çoluk çocuk hepsi
oradaydı. Hepimizi Değirmentaş'ın oraya götürdüler. Bize,
silahlarımızı toplayıp serbest bırakacağız diyorlardı. Ama bizi
çay kıyısına götürüp öldürdüler. Kocamı da öldürdüler. Biz üç
kişi kurtulduk. Ben ağaca yapıştım, öyle kurtuldum. Günlerce aç
susuz ölülerin yanında kaldık. Öyle olmuştu ki, korku diye bir
şey kalmamıştı
1938
fırtınası Eylül sonunda diniyordu. Ardında binlerce ölü
bırakarak. Genelkurmay yayınına bakılırsa, ölü sayısı 4 binden
az değildi. Gerçi bu, Kurtuluş Savaşı boyunca 9 bin kişinin
şehit olduğu düşünülünce oldukça büyük bir rakamdı, ama yine de
"kesine yakın" olduğu söylenemezdi. Çünkü ölü sayıları
genellikle yuvarlak hesaplarla veriliyor ve örneğin "tarama
bölgesi içinden ölü ve diri 7954 kişi çıkarılmıştır" gibi, ölü
sayısının bilinemeyeceği ifadeler kullanılıyordu.
Aralarında,
özel olarak gönderilen Muhafız Alayı'nın bulunduğu yaklaşık
50-60 bin kişilik askeri kuvvet artık çekilmeye başlamıştı,
Tunceli'den.
İsyan bitmiş,
ölen ölmüştü. Kalan sağlar ise... Onlar için Bakanlar Kurulu,
"Tunceli halkından ve yasak bölgelerin içinden ve dışından 5-7
bin kişinin Batı illerine nakil ve iskânı" kararını almıştı.
Ve
İngiltere'nin Trabzon Konsolosu, Dersim olaylarıyla ilgili
olarak Ankara'daki Büyükelçiliği'ne gönderdiği son raporunu şu
değerlendirmeyle sonuçlandırıyordu: "Artık söylenen şu:
Türkiye'de Kürt sorunu bitmiştir."
Nokta Dergisinin 28 Haziran 1987
tarihli yıl 5, sayı 25'te "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra"
başlıklı dosyası Ayşenur Arslan, Hıdır Göktaş, Nadire Mater,
Mahmut Övür ve Seral Özzeybek imzalarını taşıyor.
|