Araştırmacılar, binlerce dünya dilini kapsayan ve bunlar
arasındaki bağlantılarla örülmüş bir sınıflandırma tablosu
oluşturabilmek için uğraşıyorlar.
1980’lerde Stanford Üniversitesi’nden dilbilimci Joseph
Greenberg, Amerika’da konuşulan dillerdeki adılların şaşırtıcı
düzeni üzerinde epeyce uğraş verdikten sonra, hedefi vurduğunu
düşündü. Eskimo dili, Aleut dili, Apaçi dili ve diğer Amerikan
yerli dillerinde, aynı harfle başlayan adıl ve diğer sözcüklerin
anlamları üzerinde yoğunlaşarak, 2000’den fazla dili üç ana grup
altında toplamayı başardı. Bu başarı gerçekten çok dikkat
çekiciydi; çünkü, bu gruplar birbirleriyle genetik olarak da
benzeşiyordu ve arkeolojik bulgular Amerika’ya üç büyük göçün
yaşandığını gösteriyordu.

Böyle bir çalışma, araştırmacıların uzun süredir bekledikleri
bir şeydi. Bu, dilleri Kuzey Kutbu’ndan Tierra del Fuego’ya,
Grönland’dan Sibirya’ya kadar sınıflandırmaya yardım edecekti.
Basit bir şemayla insanlık tarihine açıklık getiriyordu.
Amerika’da yaşayan halklar konusunda çalışan birçok araştırmacı
bu çalışmaya dört elle sarıldı.
Ancak bir sorun vardı. Yeni Zelanda Canterbury
Üniversitesi’nden dilbilimci Lyle Campbell’e göre, Greenberg’in
çalışması yanlıştı! Pennysylvania Üniversitesi’nden tarihsel
dilbilimci Donald Ringe’e göreyse, çalışma “bilimdışı” ve “işe
yaramaz” dı. Her ikisi de, Greenberg’in veri toplama ve analiz
yönteminin yanlış sonuçlara yol açacağı ve dilsel benzerliklerin
aynı kökeni paylaşmaktan çok, rastlantısal olduğu konusunda
tartışan tarihsel dilbilimciler kadrosunda yer alıyorlar.
Campbell ve diğer Amerikan yerli dilleri araştırmacıları,
Amerika’da üç değil, 150 dil ailesinin bulunduğu konusunda
ısrarlılar. Greenberg 2001’de yaşamını yitirdi; ancak, dünya
dillerinin birbirleriyle bağlantıları konusundaki tartışmalar
sürüyor. Greenberg’in akademik ardılları, tarih içinde geriye
doğru iz sürerek bu dil ailelerinin atası olan ilk dillere
erişebileceklerini iddia ediyorlar. Ancak, dilbilimsel
ipuçlarının sınırları konusunda tedbirli davranan
dilbilimcilerle çetin bir mücadele içindeler; diğerleri, çok
kapsamlı haritalara dayanarak 10.000 yıldan daha geriye
gidilebileceğini kabul etmiyorlar. Bu noktada, Ringe ve Campbell
gibi araştırmacılar, dillerin ilk akrabalık ilişkilerinin bir
daha kurulamayacak denli uzaklaştıklarını iddia ediyorlar.
Greenberg’in sınıflandırmasında olduğu gibi, Arapça, Eski
Mısır dili ve İbranice’nin Afro-Asya dil ailesinden olması gibi
kimi noktalarda görüş birliği var. Ancak, tartışmalar halâ
sürüyor. Dillerin ortak atalarının izini sürmek ve ardıllarını
sınıflandırmak, pek de öyle kolay bir iş değil. Birçok
dilbilimci, yalnızca bir dilin ikiye ayrıldığı tarihten sonraki
sözcük ve dilbilgisi çalışmalarına güvenir, ama sonuç her zaman
açık olmaktan uzaktır ve genetik ipuçları ya da göç gibi diğer
verilerin eklenmesiyse netlikten çok karmaşıklığın artması
eğilimini doğurur. Kuzey Arizona Üniversitesi’nden dilbilimci
Bonny Sands, genetik ipuçlarının, dilbilimcilerin çalışmalarında
takip ettiklerinden daha eski olaylar hakkında bilgi
verebileceğini, ancak genlerin dilde olup bitenleri yeterli
doğrulukta yansıtıp yansıtmayacağının açık olmadığı konusunda
uyarıda bulunuyor.
Pater’den
Father’a
İçlerinde İngiliz hukukçu Sir William Jones’un da olduğu bir
grup, 1700’lerin sonlarında yaptıkları çalışmayla Sanskritçe,
Latince ve Yunanca arasında benzerlikler saptadılar ve bütün bu
dillerin ortak bir kaynaktan gelebileceğini öne sürdüler. Bu,
coğrafi olarak birbirlerinden uzak dillerin bile birbirleriyle
ilgili olabileceği düşüncesini doğurdu. Bir yüzyıl sonra,
biyologlar organizmaların aile ağaçları içinde
düzenlenebildikleri düşüncesi üzerinde kafa yormaya başlamadan
önce, Alman dilbilimci August Schleicher diller arasında
bağlantıları resmeden ağaçlar geliştirdi. Aynı zamanlarda, diğer
dilbilimciler diller arasında aile bağları kurmak için,
karşılaştırmalı yöntem olarak da bilinen bir sistematik üzerinde
çalışıyorlardı. Bu bilimadamları ve ardılları modern tarihsel
dilbilim için bir iskelet kurmayı başarmışlardı.
Karşılaştırmalı yöntemde araştırmacılar, diller arasındaki
bağlantıları bulabilmek için sistematik değişim örneklerine
bakarak aynı sözcüğü birçok dilde arıyorlar. Örneğin, Latince’de
p harfiyle başlayan birçok sözcüğün İngilizce’deki karşılığı f
harfiyle başlar. İngilizce’deki “father” (baba) sözcüğü,
Latince’deki “pater”; balık anlamına gelen “fish” sözcüğü de
“pisces” sözcüğüne karşılık gelir. Bu yaklaşım, dillerle ilgili
derinlemesine bilgi gerektiriyor; çünkü, araştırmacıların
dillerin birbirlerinden ödünç aldıkları ve paralel olarak
evrimleşmiş sözcükleri tanıyarak, onları ayıklamaları gerekiyor.
Paralel gelişen ya da evrimleşen sözcükler, genellikle “guguk”
ya da bebeklerin konuşmasından doğan “baba” gibi ses
benzeşmesiyle ortaya çıkan sözcüklerdir.
Bununla beraber, İngiltere’deki Sheffield Üniversitesi’nden
dilbilimci April McMhon, karşılaştırmalı yöntemin işlediğini
söylüyor. Bu yöntem, örneğin, Hintçe, Rusça, İngilizce ve İran
dilleri gibi bazıları birbirinden çok uzak görünen 150 dilin
dahil olduğu Hint-Avrupa dilleri arasında yakın bağlantılar
ortaya çıkardı.

Ancak bu iş çok yavaş yürüdüğü için, Greenberg başka bir
yaklaşım benimsedi. Çalışmasında daha çok, sayı ve adılları da
içeren birkaç yüz sözcüklük “çekirdek” bir sözcük dağarcığına
bağlı kalıyordu. Bunların yeni diller doğduğunda da korunduğu ve
bu sözcüklerdeki değişimlerin başka dillere temel başkalaşımlar
biçiminde yansıdığını düşünüyordu. Birçok dildeki “aynı”
sözcükleri karşılaştırdı; hem bu yaklaşım, dilleri çok iyi
biliyor olmayı da gerektirmiyordu. 1950’lerde 2000 Afrika dilini
4 sınıfa ayırdı: Hemen hemen tüm sert ve “tıkırtılı” sesleri
içeren Koisan; 1436 dili kapsayan Bantu ya da Nijer-Kongo; Eski
Mısır dili, İbranice, Arapça ve diğerlerini içeren Afro-Asya;
Sudan ve Orta Afrika dillerinden oluşan Nilo-Sahra. Birçok
dilbilimci bu çabasını ayakta alkışladı; Barr “Yaptığı şey çok
heyecan verici görünüyordu; çünkü, hiç kimse bunu yapmayı
başaramamıştı” diyor.
Greenberg, dünyadaki 7000’den fazla dili yaklaşık 17 “aile”
içinde sınıflandırabileceğine inanıyordu. Uzun zaman
Greenberg’le birlikte çalışmış olan Stanford Üniversitesi’nden
Merritt Ruhlen’e göre, çalışması dünya dillerinin kesin bir
sınıflandırmasını olası kılmıştı.
Ancak, Greenberg’in yorumlarının basitliği, her ne kadar
dilbilimci olmayanlar için çekiciyse de, birçok bölgeyle ilgili
düşünceleri; şimdi tarihsel dilbilimcilerce mercek altına
alınmış bulunuyor. Büyük alkış alan Afrika çalışması bile
sorgulandığında, araştırmacılar “tıkırtılı” dillerin sözcük
dağarcıkları ve gramerlerini inceleyip, aslında bunların
hepsinin bir arada bulunmadıkları sonucuna vardılar.
Dilbilim
Hayaletinin İzini Sürmek
Greenberg eleştirilere pek aldırış etmeden daha tartışmalı
bir alana taşıdı çalışmalarını. Asıl amacı, gerçek “anadil”
araştırmasıyla, dilleri büyük gruplara ayırmaktı. Diğerleri
zaten, geçen yüzyılda Danimarkalı dilbilimci Holger Petersen ve
daha sonra da Rus dilbilimcilerin öne sürdüğü Nostratik üst
ailesinin varlığını kabullenmişlerdi. Onların görüşüne göre
Nostratik, Hint-Avrupa, Ural (Kuzeydoğu Avrupa’da konuşulan),
Kuzey Afrika ve Sami dilleri, Dravidiyen (Güney Hindistan’dan)
ve Altay (Orta Asya’dan) dil ailelerini kapsıyordu.
Ruhlen ve diğerleri üst aile hayaletlerinin modern sözcük
dağarcıklarında ustaca gezindiklerini söylüyorlar. Örneğin,
kökeni eli temsil eden “five” (beş) sözcüğünü ele alalım. Sözcük
ilk başta eski Hint-Avrupa dilinde “penkwe”ymiş sonra “pnkwstis”
olmuş ve Ural köklü dillerde “peyngo” ve Türkçe’nin de dahil
olduğu Altay ailesinde “p’aynga” biçimini almış. İlk-Hint-Avrupa
dilinde “penkweros” parmak, Yunanca’da “pente”, Latince’de
“quinque” ve Sanskritçe’de “panca” olmuş. Bu değişimlerden yola
çıkarak Wayne State Üniversitesi’nden Manaster Ramer, belki
12.000 yıl önce konuşulan Nostratik’te buna karşılık gelen ilk
sözcüğün “pyngo” olduğu sonucuna varmış.
Nostratik yerine, Ruhlen ve diğerleri bir başka ve çok benzer
üst aileyi savundular; 4 yıl önce Greenberg’in önerdiği ve
İngilizce, Moğolca, Sibiryaca ve Japonca gibi ayrı dilleri
barındıran Avrasyatik. Avrasyatik her ne kadar farklı bir dil
ailesi alt grubunu barındırsa da, ikisi de Hint-Avrupa ve Altay
dillerini içerirler. Bu analizde Greenberg, ailelerdeki
sözcüklerde bulunan ince benzerliklere işaret ediyor. Örneğin,
köpek ya da kurt cinsine (canine) ait sözcükler birbirine benzer
ve benzer sesle başlarlar: İlk-Hint-Avrupa’nın eski türünde,
köpek anlamına gelen sözcük, “kwon”muş; kurt, Proto-Ural dilinde
“küjnä” ve bir Rus dili olan Gilyak’ta da köpek “qan”mış.
Greenberg, Ruhlen’le birlikte, Güneydoğu Asya ailelerini içeren
Avustrik gibi diğer üst aileleri saptamayla da uğraştı.
Ancak bütün bu analizler, verilerin zamanda çok gerilere
bakmak için yeterli olmadığını söyleyen araştırmacıların ateşini
körüklemeyi sürdürüyor. Ringe “Diller, birçoğunun kaybolmasına
yetecek kadar uzun zaman önce evrimleştiler” diyor. Ringe’e
göre, Greenberg’in işaret ettiği benzer ilk harfler, çok da
önemli olmayabilir.
Uzak geçmişe gitmek, dillerdeki değişim oranı farklı olduğu
için de zor. Örneğin, İzlanda’daki çocuklar yüzyıllar önce
yazılmış bir yazıyı rahatlıkla okuyabilirken, İngiliz çocuklar
için aynı şey söz konusu değil. Bu nedenlerle, birçok tarihsel
dilbilimci, M.Ö. 5000’den önceki dil değişiklikleri verilerini
kabul etmezler; yazılı olmayan diller için de çok fazla geri
gitmek konusunda emin değillerdir.
Genlerde
Yazanlar
Birkaç on yıl önce, genetik analizler bu tartışmalardan
etkilendi. Bazı çalışmalar, geniş ve eski aile bağları hakkında
destekler sundu. Stanford Üniversitesi’nden Luigi Luca
Cavalli-Sforza, genetik yapıları benzer kişilerin, dillerini de
paylaşma eğiliminde oldukları düşüncesini ileri sürdü. Örneğin,
Greenberg’in aynı gruba dahil ettiği Bantu dillerini konuşanlar,
benzer genetik gruplardan geliyor. Cavalli-Sforza, Amerika’da 4
genetik grup tanımlıyor. Bu ayrılmanın ilk kolu (dolayısıyla da
genetik olarak en uzak olan) Na-Dene dillerini konuşanları,
diğerleriyse Greenberg’in adlandırdığı gibi Amerikan yerli
dillerini kapsıyor.
“Genetik-dil bağlantısını kurcaladıkça, dil ağaçlarıyla,
biyolojik ağaçlar arasında kopukluklar bulduk” diyor Max Planck
Enstitüsü’nden Bernard Comrie. Cavalli-Sforza da benzer
istisnalar buldu; örneğin, Etiyopyalılar genetik olarak diğer
Afrikalılar’a benzer olsalar da, dilleri Orta Doğulular’ınkine
yakın.
Bu farklılıkların bir nedeni, genler ve dillerin aynı zaman
çizelgesini izlemiyor oluşu olabilir. Bir toplumda, genetik bir
farklılığın ortaya çıkması için birçok kuşağın gelip geçmesi
gerekirken, anadil çabucak “istilacı” bir dille yer
değiştirebilir. Cape Town Üniversitesi’nden Nigel Crawhall
“genlerinizi değiştiremezsiniz, ama dilinizi
değiştirebilirsiniz” diyor. Dil değişimi yalnızca savaş gibi
olağan dışı olaylarla gerçekleşmez; Etiyopya’da olduğu gibi,
ticaret ve farklı gruplardan insanlarla yapılan evlilikler de
benzer etkiyi doğurabilir.
Bununla birlikte, böyle tedbirli tutumlar dilbilimin kendi
geçmişini sorgulayıp, parçaların bir araya getirilmesine öncülük
ediyor. California Üniversitesi’nden Christopher Ehret “Bu,
tıpkı 17. yüzyılda, gökbilimcilerin teleskopun bundan daha fazla
geliştirilemeyeceğini söylemelerine benziyor; hiç çabalamadan
yenilgiyi kabullenen bir grup insan var” diyor ve Greenberg ile
DNA uzmanlarının tarihte daha gerilere gitmeyi sağlayacak
senaryoları bir araya getirdiklerini düşünüyor.
Tüm yanıtların anlaşılması güç de olsa, dilbilimsel tarihi
anlama serüveni heyecan yaratmaya devam ediyor. Dilbilimciler,
yok olan dilleri belgelemeye çalışırken genetikçiler veri
tabanlarının çeşitliliğini destekliyorlar. Ayrıca birkaç
araştırmacı, verilerini analiz etmek için yeni yöntemler
geliştiriyor. Örneğin Ringe, dil evrimi konusunda uygun
senaryolar kuran bilgisayar destekli dilbilim modelleri üzerinde
çalışıyor. McMahon ve meslektaşları, evrimsel biyologlarca
kullanılan karmaşık yöntemleri, organizmaları gösteren ağaçları
izleyerek diller arasında bağlantılar kurmaya uyarlıyorlar.
Ringe, bu yeni tekniklerin, tarihsel dilbilimcilerin her geçen
yıl sayılarının azalması eğilimini de tersine çevireceğini
umuyor. Crawhall “ne de olsa herkes dillerin birbirleriyle nasıl
bağlantılı olduğunu merak ediyor” diyor.
Pennisi E.,
“Speaking in Tongues”, Science, 27 Şubat 2004
Çeviri: Elif Yılmaz
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Mart 2004
Elif Yılmaz'a
teşekkürlerimizle
Denizce
