| |
Arıların dansı ya da yunusların çıkardıkları ıslığa benzer
sesler, hayvanların da birbirleriyle iletişim içinde olduklarına
örnek oluştursalar da, onların kullandıkları dil belirli
birtakım simgeler repertuarının ötesine geçemiyor. Bu nedenle de
biliminsanları, insanların kullandıkları dilin yeryüzündeki
biricik iletişim aracı olduğuna inanıyorlar. Çünkü bizler dil
simgeleriyle sayısız eşler oluşturup yeni anlamlar
üretebiliyoruz. İnsan dili bilişsel yetilerimizle de yakın
ilişki içinde. Bu nedenle de özellikle 1950’lerde psikoloji
biliminde yaşanan biliş devriminden sonra ortaya çıkan pek çok
kuram, dili çözmeye yönelik varsayımlar ortaya koymuş bulunuyor.
Çünkü bebeklikte dilin nasıl kazanıldığı eşzamanlı olarak
zihnimizin nasıl gelişip çalıştığı hakkında da önemli ipuçları
barındırıyor. Çoğu biliminsanı, evrimsel süreç içinde zihinsel
ve bedensel birtakım uyumlar geliştirerek konuşma ve
konuşulanları anlama yetisi geliştirmiş olduğumuzu düşünüyor. Bu
kanıyı destekler biçimde, tarihimiz içinde ses yollarımızda
konuşmamızı olanaklı kılacak değişimlerin meydana gelmiş
olduklarını gözlemliyoruz. Gırtlağımız boğazımızın aşağı
kısmındayken ses yollarımız da ağız ve yutak boşluklarımızı
oluşturacak biçimde 90 derecelik bir açıyla kıvrılıyor. Bu
yerleşim, ünlü sesleri çıkarabilmemizi olanaklı kılıyor. Eğer
zaman içinde biyolojik olarak konuşmayı mümkün kılacak bir
işlerlik kazandığımızı düşünüyorsak, doğal olarak benzer
mekanizmaların insana evrimsel açıdan en yakın hayvan olan
şempanzede de bulunması gerektiğini bekliyoruz. Ancak yapılan
araştırmalar, şempanzelerin kimi sesleri anlayıp anlamlı bazı
sesleri çıkarabildiklerini ortaya koysa da, bu sürecin
insandakinin tam tersine çok uzun ve sancılı olduğuna dikkat
çekiyor. Bu bulgular, dilin evrimsel gelişim kuramına ters
düşmüyor. Çünkü insanların birebir şempanzelerden evrilmediğini
biliyoruz. 6 – 7 milyon yıl öncesinde yaşamış ortak atamızdan bu
yana geçen yaklaşık 300 bin kuşak boyunca insanların dil
açısından farklı bir gelişim sağladığına inanılıyor. İnsanların
bebeklikte dili kullanmayı nasıl öğrendikleriyle ilgili olarak
yapılan araştırmalar, taşınabilir ses kaydedicilerin 1950’lerin
sonuna doğru yaygınlaşmasıyla yoğunluk kazanıyor. Dil edinimi
insan ömrünün çok erken aşamalarında birtakım ses kalıplarının
öğrenilmesiyle başlıyor. Yaşamımızın ilk yılında dilsel
gelişimimiz adına kaydettiğimiz en büyük başarı,
ebeveynlerimizin konuşmalarındaki fonetik (sesle ilişkili)
farklarla ilgili olarak geliştirdiğimiz hassasiyet oluyor.
İlginç olansa, bebeklerin bu başarıya henüz sözcük üretmeye ve
anlamaya başlamadan ulaşmaları. Diğer bir deyişle, sesleri,
dillerinde kullanılan her bir ses birimini analiz ederek
tanıyabiliyorlar. Bu da farklı anlamlar taşıyan sözcükleri
başlarda söylenişlerindeki ses farklılıklarına dikkat ederek
öğrenmediklerini, tam aksine öncelikle ses öbeklerini tanıyıp,
hangi ses öbeğinin hangi sözcüğe ait olduğunu zaman içinde
öğrendiklerini gösteriyor. İlk bir yılın hemen sonrasında
bebekler sözcükleri anlamaya ve yavaş yavaş konuşmaya
başlıyorlar. Genellikle bu aşamada sözcükleri tek başına
söylüyorlar. Çocukların söylemeyi öğrendikleri ilk sözcükler
dünya üzerinde hemen hemen tüm kültürlerde benzeşim gösteriyor:
“Yemek, anne, baba, köpek, göz, burun, araba, bebek, şişe, güle
güle…” gibi. Yaklaşık 18 aylık olmaya başladıklarında bebeklerin
kullandıkları dilde iki ayrı gelişim gözlemleniyor. İlki sözcük
dağarcıklarında gerçekleşen zenginleşme (ki bu süreç ergenlikte
de hızla devam ediyor). İki sözcüklü öbekler oluşturmaya
başlıyorlar. “Bebeğe bak, ben gidiyorum, daha güzel, baba gitti,
anne geldi…” gibi. Kurulan bu ikili öbekler de kültürden kültüre
büyük benzeşim gösteriyor. Çocuklar gelen, giden nesneleri,
kısaca hareket halinde ne varsa onları dile getirmeyi çok kısa
bir zamanda öğreniyorlar. Sözcükleri ardı ardına sıralayarak
anlamlı cümleler oluşturmadan önce de bebekler, söz diziminden
bir cümlenin anlamını çıkarabiliyorlar. 2 – 3 yaşlarından
itibaren çocukların kullandıkları dildeki gelişim öyle
hızlanıyor ki araştırmacılar bu aşamadan sonra hangi yetinin
daha önce kazanıldığı hakkında bir öngörüde bulunamıyorlar.
Gramerde büyük aşamalar kaydeden çocukların kurdukları cümleler
sürekli olarak uzuyor, söz dizimleri katlanarak çeşitleniyor.
Çocukların dili öğrenme süreçlerini açıklamaya yönelik
çalışmalar biyolojik ve zihinsel kökenli olmak üzere ikiye
ayrılıyor. Bebekliğin erken dönemlerinde dil kanallarının
olgunlaşması, dil ediniminde büyük rol oynuyor. Doğumdan önce
neredeyse tüm sinir hücreleri oluşmuş oluyor ve beyinde gitmeye
programlandıkları yerlere yerleşiyorlar. Ancak kafa büyüklüğü,
beyin ağırlığı ve sinir hücreleri arasındaki kimyasal ve
elektriksel iletişime olanak sağlayan beyin sinapslarının
zihinsel hesaplamalar yapmayı olanaklı kıldığı beyin korteksinin
kalınlığı, doğumdan sonra da bir yıl içinde hızla gelişmeye
devam ediyor. Sinapslar 9 aydan 2 yaşa kadar artmaya devam
ederek bu sürecin sonunda herhangi bir yetişkinde bulunanın iki
katına ulaşıyor. Bebek 9 ila 10 aylıkken beyin metabolizması
yetişkin beyninin metabolizmasıyla aynı düzeye ulaşırken, 4
yaşında zirveye varıyor. Bu yaştan itibaren de hücre ölümleri
gerçekleşerek yetişkinlerdeki sinir hücresi düzeyine inilmeye
başlanıyor. Biliminsanları, o yaşlarda beyinde gerçekleşen bu
sinirsel etkinliğin mırıldanma, ilk sözcükler, gramer öğrenimi
gibi yetilerin ediniminde rol oynadığını düşünüyorlar.
Dil ediniminde en az biyolojik etmenler kadar önemli diğer
bir etmeninse, bilişsel gelişim ve beynin dikkat ve bellek
yoluyla ses girdi ve çıktılarını işlemleyebilme kapasitesi
olduğuna vurgu yapılıyor. Beynin bu bilgi işlemleme
kapasitesinde gözlemlenebilen değişimler, dil gelişimini de
birebir etkiliyor. Örneğin, kısa süreli bellekte daha iyi
tutulabilen cümle sonları ve başlangıçları, çocukların da
bilgiyi en iyi kapabildikleri sözcükleri kapsamış oluyor. Gramer
formlarının karmaşıklığı, bizlere dilin nasıl geliştiğine
ilişkin ipuçları verebiliyor. Çocuklar, kolay gramer kurallarını
konuşmalarında daha önce kullanırken, zor olanlarını daha
sonradan ediniyorlar. Biliminsanları, dil ediniminde zihinsel
yatkınlıkların çok büyük bir etkisinin olduğunu belirtiyorlar.
Çünkü bebekler çok kısa bir sürede dilde çok hızlı gelişimler
kaydediyorlar. Bu da, davranışçı psikologların “doğduğumuzda
zihnimiz boş bir levha gibidir” varsayımını yanlışlayan en büyük
kanıtlardan biri olarak ileri sürülüyor.
Kaynak: Steven Pinker’ın “Language Acquisition” adlı
makalesinden derlenmiştir.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Temmuz 2007
İnci Ayhan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

08.05.2008
|
|