| |
Divriği'de, o eski aydınlık çağlardan, 1228'den kalma,
evrensel tescilli bir şaheser bulunduğunu bilenlerimiz
sayılıdır. UNESCO'nun listesinde yer alan bu muhteşem yapıtın,
ne Türkiye'de ne de dünyanın bir başka köşesinde benzeri var!
Popüler Tarih / Mayıs 2001 /
Necdet Sakaoğlu

Ahmed Şah Ulucamii'ne bitişik
Turan Melek Darüşşifası'nın d
iğer Selçuklu dönemi şifahanelerinden çok farklı olan iç
dünyasının,
onarılmadan önce, 20. yüzyıl başlarındaki görüntüsü.
Tarihi eserler arasında ayrımcılık yapıyor
muyuz?
Eski bir tapınağa, kiliseye, önceki uygarlıklardan kalma
bir harabeye yönelik 'aydın' tepkileri, Türk, İslâmî yapıtlardan
daima esirgenmiştir. Bir ikonanın tahribine gösterilen tepki,
yıkılan, mimarisi berbat edilen, minberleri, mihrapları,
maksureleri sökülen camiler, tekkeler, türbeler, buralardan
çalınan, uçurulan kapı kanatları, pencere kepenkleri,
levhalar, çiniler, vitraylar, kandiller, şamdanlar, yazmalar,
halılar, kilimler, onca başka eşya için gösterilmez.
Mart 2001'de Popüler Tarih'in kapak konusu olan Zeugma,
birinci grupta yer aldığı için şükretmelidir. Hiç değilse
mozaikleri, taşınabilir öğeleri kurtarılmıştır. 'Dünyanın yeni
7 harikası'na aday gösterilen bu olağanüstü sanat definesinin
kimliğinde, örneğin Divriği'deki şaheser gibi Türk-İslâm damgası
olsa idi; acaba, tepkiler böylesine yoğun olur, olay dergi
kapaklarına, TV kanallarına taşınır mıydı?
Divriği’de
tescilli bir şaheser var

Ahmed Şah Ulucamii,
Kıble Kapısı:
11 x 16,5 metre boyutlarındaki bu anıtsal tackapının
4 yontuları, Cennet betimlemelerini yansıtır.
Türkiye'yi 70 yıldır demiriyle doyurmasının bedelini, ciddi
yatırımlardan yoksun bırakılıp gerilemeye ve göç vermeye terk
edilerek; payitahtlık, sancaklık dönemlerini unutup 'dördüncü
sınıf ilçe' konumuna düşerek ödeyen Divriği'de, o eski aydınlık
çağlardan kalma, evrensel tescilli bir de şaheser bulunduğunu
bilenlerimiz sayılıdır.
Son 50 yılın kültür ve tarih kıyımı kampanyasından nasibini
alan; 'onarıyoruz' gerekçeleriyle aydınlık çehresi, mekânları
acımasızca tahrip edilen; yedi yüzyılın eskitemediği
güzelliklerine 21. yüzyıla girilirken virane gölgeleri düşmeye
başlayan Ahmed Şah Ulucamii ile bitişiğindeki Turan Melek
Darüşşifası için, Zeugma'ya yükselen tepkiler düzeyinde bir
defacık duyarlılık neden gösterilmiyor?
UNESCO Dünya Kültürel Komitesi 1985'te beş kıtadaki doğal ve
kültürel (mimari, tarihi, estetik, sosyolojik, felsefî,
ekonomik ve sembolik) on binlerce değerden titiz bir seçme
süreci başlattığında; ilk etapta Türkiye'den de 2'si kültürel,
1’i doğal kültürel varlık, birinci listeye alınmıştı.
UNESCO Dünya Kültürel Komitesi'nin 6 Aralık 1985'te
onayladığı ilk listedeki bu üç varlığımız şunlardır:
1. Tarihi
alanları kapsayan Suriçi İstanbul (kültürel varlıkların
toplandığı kent, tarihi yarımada).
2. Göreme
Milli Parkı ve Kapadokya havzası (doğal-kültürel varlıklar
alanı).
3. Divriği
Ulucamii ve Darüşşifası (kültürel mimari-estetık ve sembolik
varlık).
Bu üçlü gruba, 1986-1998 arasında, Türkiye'den 6 varlık daha
eklendi:
Hattuşaş
(1986),
Nemrut Dağı
(1987),
Xanthos-Letoon
(1988),
Hierapolis-Pamukkale(1988),
Safranbolu(1994),
Truva
(1998).
UNESCO Kültürel Komitesi'ne önerilen fakat henüz karara
bağlanmayan, aralarında Ayasofya'nın, Selimiye'nin, İshakpaşa
Sarayı'nın, Diyarbakır Surları'nın da yer aldığı 19 varlık daha
var. Bizim konumuz, ilk üç arasında ve 9'luk listede biricik
mimari yapıt konumuyla dikkati çeken 1228 tarihli Divriği
Külliyesi'dir. Bu muhteşem ve 'tek' yapıtın, ne Türkiye'de ne
de dünyanın bir başka köşesinde, bir benzerinin olmaması
kuşkusuz önemlidir.
ORTAÇAĞ’IN ANADOLU’DAKİ AYDINLIK YÜZÜ
DİVRİĞİ KÜLLİYESİ
Bir 'aydınlanma çağı' kabul edilen 12 ve 13. yüzyıllar
boyunca, Anadolu'daki anıtsal yapılardan hiçbiri, bu düzeyde bir
bütünsellikle zamanımıza ulaşabilmiş değildir.
Sanat yapıtları üzerinde kuramlar geliştiren uzmanlar,
Divriği Külliyesi'nin özellikle anıtsal kapılarının planları,
mimari teknik ve hesapları, en çok da dekorasyon programları ve
temaları üzerinde, onca inceleme yapmalarına karşın, henüz
sorunları ve gizemleri açıklığa kavuşturan sonuçlara
ulaşılabilmiş değillerdir. Yanıtı verilemeyen soru ya da
sorunlarsa uzun bir dizi oluşturur:
İlk soru, Divriği gibi, dağların kuytuluğuna gizlenmiş küçük
bir Ortaçağ kentinde, Anadolu’nun ve Ortadoğu'nun büyük
kentlerinde dahi benzeri olmayan bir mimarlık-sanat harikasının
-ya da mucizesinin- yükseltilebilmiş olmasıdır. Külliyeyi
finanse edenlerin, 13. yüzyıl Anadolu'sunun küçük beyliklerinden
Mengücekoğullarının, ülkesi Divriği topraklarından ibaret bir
kolunun 'şah' sanını taşıyan lordu ile kuzeni bir 'melike'
(prenses) olması daha da şaşırtıcıdır: Külliyenin kitabelerinde
yaptıranlar olarak anılan, Divriği Meliki Süleyman Şah (II.)
oğlu Ahmed Şah (yerel hükümdarlığı yaklaşık 1220-1250
arasındadır) ile Erzincan Meliki Behram Şah'ın (1165-1225) kızı
Melike Turan Melek ikilisinin kuzenlikleri soy bağlarından
saptanıyorsa da aralarında, anne-oğul, karı-koca gibi ikinci bir
bağ bulunup bulunmadığı bilinmiyor. Ancak geleneksel sözlü
anlatılara dayanılarak Turan Melek'in Ahmed Şah'ın eşi olduğu
ileri sürülür.
Çağdaşları Selçuklu sultanlarından İzzeddin Keykâvus'un
(1211-1219) Sivas'taki, Alâeddin Keykubad'ın (1219-1237)
Konya'daki iddialı ve gerçekten muhteşem yapıtlarının bile boy
ölçüşemeyeceği görkem ve özgünlükteki bu anıt için, Ahmed Şah'la
Turan Melek'in nasıl kaynak yaratabildikleri de bilinmiyor.
Kaldı ki Ahmed Şah, Ulucami'yle yetinmeyip Divriği Kalesi'ni
yeni bir sur manzumesiyle berkitmek (sağlamlaştırmak) kente içme
suyu şebekesi, sulama cetveli ve hamamlar yaptırmak gibi bir
dizi bayındırlık yatırımlarında da bulunmuştur.
Evliya Çelebi Anlatıyor
"(Divriği) Camilerinin en kadîmi Ulucâmi'dir. Üç kapusu ve
bir minârei ibret-nümâsi vardır. Banisi Âl-i Selçuk'dan Sultan
Alâeddindir. Bu camie yedi Rum haracı sarf etmisdir diye der ü
dıvarında târih ve evkafı tahrir olunmuşdur. Üstâd-ı mermer, bir
bu camie öyle emek sarf idüb der ü dıvârına öyle bir nakş-ı
bukalemun işlemiş-kim, ne Ayasluk'daki Sultan Yakub, ne
Bursa'daki Ulucâmi, ne de Sinob'daki minber-i münakkaş, ne
Diyâr-ı Rum'da Atina'daki Ebü'l-Feth Camii, ne Budin
serhaddindeki Estergon Kal'ası Camii buna hemtâ olamazlar.
Elhâsıl medhinde diller kaasırdır. İcâbet-i duâ mahalli olub şeb
ü rûz cema'at-i kesîreden hâlî değildir."
(Evliya Çelebi Seyahatnamesi C.III, İstanbul, 1314, s. 213)
AYDINLANMA ÇAĞI YAPITI
Külliye'nin, Doğu Anadolu'nun tektonik açıdan son derece
riskli eşiğinde, üstelik doğru seçilmemiş bir araziye oturtulmuş
olmasına karşın, 780 yıldır yıkılmadan ayakta kalmış olması da
hayret uyandırmaktadır. Bir 'aydınlanma çağı' kabul edilen 12 ve
13. yüzyıllar boyunca, Anadolu'daki anıtsal yapılardan hiçbiri,
bu düzeyde bir bütünsellikle zamanımıza ulaşabilmiş değildir.
Bunların çoğu yıkılmış, bazıları da bir taçkapı, bir iki minare,
bir eyvan veya sonradan tadil edilmiş mekânlar biçiminde zamana
direnebilmiştir. Diğer yandan, külliyenin adları saptanabilen
sanatkarlarından 'Ahmed Hurşad (?) el-Ahlatî'nin Şah Kapısı
kitabesinde, abanoz minberi yapan 'Ahmed bin İbrahim el-Tiflisî'nin
minber yan yüzeyindeki kartuşta, minber kuşaklarına Eyyubî
Nesihı hatları işleyen 'Kâtib Ahmed'in imzaları kolayca
görülebilirken proje ve uygulama sorumluluğu bunlardan daha önde
olan ve başmimarlığı, adından önceki 'amele' (yapan, işleyen)
sözcüğüyle kanıtlanabilen 'Hürremşah bin Mugîs el-Ahlatî', kendi
imzasını, içeride mihrap kubbesi kemerinin kilittaşında,
Darüşşifa'da da büyük eyvanın kubbeye yakın bir taşında, küçük
birer kartuşa gizlemiştir.

Mengücek şahlarının ibadete
geldiklerinde kullandıkları Şah Kapısı.

Kıble Kapısı eyvanı.
Başmimar Hürremşah'ın Sırrı
Muhteşem bir başyapıtın başmimarı Hürremşah (Darüşşifa'daki
imza Hurşad / Hurşah da okunabiliyor) kendi adını acaba neden
gözlerden kaçırmış, kuytulara gizlemiştir?..
Bu konuda akla takılan bir başka soru, anıtın dört taç
kapısından, arkada kalan ve gerek boyutları gerekse klasik
dekorasyonuyla son derece sade olan Şah Kapısı'nda, usta
imzasına yer verilmişken, asıl büyük kapıların kitabelerinde
usta adı olmamasıdır.
Kanımızca bu, büyük sanatkârların, imzalarını yapıtlarının
dikkat çekmeyen bir köşesine saklama yaklaşımlarının olasılıkla
ilk örneklerindendir.
Neden Bir 'Mucize'?..
Sayın Doğan Kuban'ın "meteorik (gökten men) bir sanatçı
olduğunu düşündürecek düzeydeki" yaratıcılığından söz ettiği
Hürremşah'ın, külliyede imzaları bulunan öteki sanatkarların,
ne Anadolu'da ne başka diyarlarda, üsluplarının ve başka
yapıtlarının izine rastlanmaması da başlı başına bir sorudur.
Bu çağlar üstü sanatkârları, Tanrı salt 'Divriği Mucizesi'
için mi yaratmıştır? Mucizeleri için Divriği'yi seçen bu
yıldızlar, neden Kafkasya ve İran'da, Irak ve Suriye'de ya da
Anadolu'da bir daha parlamamışlar; Hürremşah ve ekibi, niçin
adlarının salt bu yapıtla ebedileşmesini yeterli görmüşlerdir?..
Taçkapıların Anlamı
Ya, farklı üslup ve özgünlükte başlı başına birer anıt
görkemindeki dört taçkapıya ne demeli?..
Diğer Selçuklu anıtsal yapılarının tek tackapılarına
karşılık, Ahmed Şah Ulucamii'nin büyüleyici üç tackapısı,
bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası'nda da inanılmaz
atmosferli ayrı bir tackapı vardır.
Bu zenginliğin o günün koşullarında anlamı ve değeri neydi?.
Çok farklı dekorasyon programları yansıtan tackapılardaki
motifler, türlü inançlara ait simgeler, motifler, kadın erkek
eşitliği düşüncesiyle yorumlanan insan büstleri, figürleri,
ongunlar...
Dekorasyonların simetrik ayrıntılarındaki biçimsel
benzerliklere karşılık, ince ayrıntılardaki özgünlük
paradoksları... İmzasını kubbe loşluklarında küçük kartuşlara
gizleyen Hürremşah'ın sanat anlayışının felsefi boyutuyla
ilgilendirilebilir. Diğer yandan, Ahmed Şah'la Turan Melek'e,
böyle hayal ötesi bir sanat mucizesini yüceltme cesaretini veren
kaynağınsa, Külliye'nin oturduğu taraçadan bakıldığında müthiş
manzaralar çizen mor-kırmızı-gri hareli dağlar olduğu kuşkusuz.
Çünkü demir cevheri yüklü bu dağlar, o çağda, ok temreninden,
kılıçtan, zırhtan, at nalına ve mıhına değin pek çok önemli araç
gerecin hammaddesini sağlıyordu.
Şah ve Melike, küçük ülkelerinin bu kaynağını en verimli
şekilde işleterek elde ettikleri zenginliği, -bir savaştan
ötekine koşan Anadolu egemenlerinin kör dövüşlerinin de dışında
kalarak ortak idealleri için kullanabilmişler; çağırdıkları ya
da gökten iner gibi kapılarını çalan Hürremşah ekibi ise bu
ideallerini, adlarını sonsuzlaştıracak Külliye'yi yaparak
gerçekleştirmişlerdir.
Doğan Kuban’ın Kaleminden ‘Divriği
Mucizesi’
"Anadolu'nun binlerce yıl uygarlık merkezi olmuş
topraklarında ve eski dünyanın neredeyse merkezinde bulunan
Divriği Ulucamisi ve Şifahanesi dünya sanat tarihinin en büyük
anıtlarından biri olarak bütün görkemiyle çağımıza ulaştığı
halde, şimdiye kadar hak ettiği ilgiyi görmemiş bir yapıdır.
(...)
Yukarı Fırat bölgesindeki Mengücek Beyliği topraklarında
Ortaçağ Anadolu'sunun belki de en önemli anıtının ortaya
çıkması, o dönem tarihinin çözülmemiş kültür sorunlarından
biridir. (...)
Bu yapının 11-13. yüzyıllarda İslam ülkeleri mimarisinde az
rastlanan zengin, fantastik bir bezeme programıyla
gerçekleştirilmiş olması ve bu nitelikte bir bezemenin sonradan
yinelenmemiş, hatta taklit edilmemiş olması, Anadolu-Türk sanat
tarihinin en ilginç olgusudur." (Doğan Kuban, Divriği Mucizesi,
Selçuklular Çağında İslam Bezeme Sanatı Üzerine Bir Deneme, YKY,
İstanbul, 1999, Önsöz'den.)

Melike Turan Melek
Darüssifası'nın görkemi,
ferahlığı ve yalın bezemeleriyle şifa umutları uyandıran
tackapısı.
Darüşşifa tackapısının dış
kemerinde, karşılıklı birer blazon üstüne işlenen
erkek (üstte ve altta solda)ve kadın (üstte ve sağda) büstleri,
sonradan tahrip edilmiştir.


Benzerleri kimi anıt
yapıların kapı yanlarında görülen ve dönebilmesi,
yapının sağlamlığını gösterdiği şeklinde yorumlanan 'denge
taşı',
Darüşşifa tackapısının penceresinde olup 'Mühr- Süleyman'
başlıklıdır.
Bugünkü Durum
|

Ulucami Çarşı Kapısı:
Fotoğraftaki beyazlıklar,
son yıllarda oluşan kireçlenmelerin boyutunu gösteriyor. |
100 yıldan beri Ahmed ŞahTuran Melek Külliyesi üzerine
kitaplar, makaleler yazılıyor. Yabancı bilim ve sanat
adamlarının, Anadolu'daki bu eşsiz yapıta bigane
kalanları ilgilenmeye zorlayıcı çalışmaları 110 yıldır
sürüyor. Bizim bilim ve sanat adamlarımız da 1940'lardan
beri inceliyor, yazıyor, anlatıyorlar. En son UNESCO da
Külliye'yi 'Dünya İnsanlık Mirası' listesine aldı. Fakat
nedense kör ve sağır sayısında bir eksilme yok! Bu
duyarsızlık soyguncularla hırsızların işine yaramış; art
arda soygun ve hırsızlık vakaları yaşanmış; Külliye'nin
ağır şamdanları, eski rahleleri, top kandilleri, halife
bayrakları çalınmış; hatta Selçuklu ve Osmanlı halıları,
batı kapısına kamyon yanaştırılarak götürülmüştür.
Vakıflar, kerhen ilgilendiği anıt eserin arsa sınırlarını
–çevre düzenleme zorunluluğundan kurtulmak için-
olabildiğince dar tutmuştur. Onarımların Divriği
Külliyesi'ne verdiği zararların boyutu da korkunçtur.
Külliye 750 yıl sapasağlam kalmışken, bu 'cana kasdeden'
onarımlarda, terastaki hatalı işlemler yüzünden taç
kapılarda, mekanlarda, sütunlarda tuzlanmalar
başlamıştır. |
Çökme belirtileri gösteren mihrap kubbesi içeride bir utanç
perdesiyle örtülmüştür ki bu iskele örtünün, camide son kalan ;
objenin, kubbe boşluğundaki paha biçilmez seramik askı topunun
da çalınmasına imkan vereceği çokça konuşulmaktadır. Öte yandan
anıt, Unesco’nun listesine alındığı 1986’dan beri ulusal bir
projeye konu da olmamıştır.
Hazırlayanlar: nutsense, merakediyorum grubu üyeleri
merakediyorum@googlegroups.com
Kaynak
: Popüler Tarih / Mayıs 2001 / Necdet Sakaoğlu
Denizce

13.10.2010 |
|