http://www.yankiyazgan.com
Yirmi beş yıl önce zorunlu hizmetli doktor olarak ilk
görevime başladım. “Makam oda”mdaki kapı ilk 10 dakika içinde 2
kez çaldı. Birincisi, cumhuriyet savcısıydı: “Doktor, hazırlan
otopsi için huduttaki X köyüne gidiyoruz.” Çalışmaya bu kadar
hızla dalmayı beklemiyordum, ama, adli vakalarla uğraşmak iş
tanımımın bir parçasıydı ne de olsa. Sağlık ocağının sayısız
sorumluluğundan sadece birisiydi; 23 yaşında okulu bitireli 4 ay
olmuş bir doktor olarak hiç gözümde büyümedi. Bir fırsat diye
düşündüm, insanlara bir şey verebilmek için.
Bu bir çoğunuza safça gelebilecek ruh halini tepetaklak eden
ikinci telefon ise, ilçe kaymakamındandı: “emniyet amirimizin 20
günlük rapora ihtiyacı var, onu da veriver”. Rahatsızlığı neydi
acaba, diye sormama fırsat kalmadı. Hasta olmayan birisine rapor
vermek, iş tanımımda yoktu. Ama sağlık ocağındaki dönemimde, bu
“uygunsuz görev”i bazen baskıyla, bazen de karşımdakinin çaresiz
bırakılmışlığına sosyal tedavi olarak kendi rızamla (kendimce,
başkalarının yaptığı haksızlığı telafi etmek için) yaptığım
oldu.
Bir kuraldışılığın nasıl norm olduğunu, istenmeyen durumlara
iyi niyetli de olsanız nasıl sürüklenilebildiğini kendi
üzerimden gördüm. “Ne var ki bunda, herkes yapıyormuştur?”
demeyin, hasta olmayan birine düğünü var diye 3 gün rapor
vermekle, sağlam olduğu halde askerliğe elverişsiz raporu vermek
arasında kategorik fark olmadığı halde, birisi iyi kalplilik,
öteki vatan hainliğine ortaklık sayılıyor. Galiba işimize
geldiğinde yüceltip, işimize geldiğinde yerin dibine
batırdığımız mesleklerin başında doktorluk geliyor.
Her yıldönümü ya da bayramda bir muhasebe yapma refleksi
tetiklenebilir. Bu yıl sosyal güvenlik reformu, tam gün yasası
gibi ne olduğunu bile anlayamadan hayatlarımıza giren oldu
bittiler tıp bayramının tadını kaçırdı. Yasa taslaklarının
toplum sağlığını gözetmek iddasını üstlenip, halkın sağlığına
doktorların engel olduğu demagojisini ısıtmaları ise, 12 Eylül
dönemini hatırlattı.
Her doktora ne kadar genellenebilir bilemem, ama
meslektaşlarımın çoğu, 25 yıl önce hissettiğim “toplum için her
şeyi, otopsiyi de, doğumu da, aşıyı da yaparım” hevesliliği ile
okuldan çıkıyorlar. Görevimin başındaki ikinci telefonda olduğu
cinsten taleplerle siyasi ve mülki otoritenin keyfiliğine
toslayarak, bazen kırılıp, bazen bükülerek hayatta kalmaya,
kimliklerini ve ideallerini korumaya çalışıyorlar. Bu çabayı
fark eden oluyor mu, bilemiyorum.
Meslek grubu olarak bu kadar ihtiyaç hissedilip, bu kadar da
hoyratça davranılan başka ne vardır? “Allah eksik de etmesin,
muhtaç da etmesin” deyiminde özetlenen doktorlara kârı çelişkili
duygularımızı iyiden iyiye keskinleştiren bir başka “slogan” da
doktorların paradan başka bir şey düşünmediğidir. Doktorlar
mesleklerini para için mi seçerler? Tıp fakültesine girenlerin
psikolojik profillerini inceleyip nelere önem verdiklerine
baktığınızda pek öyle gözükmüyor: insan ilişkisini,
karşısındakinde olumlu izlenim uyandırmayı, ona yardımcı olmayı,
yaptığı işin manevi olarak ödüllendirici olmasını birinci
derecede önemseyen, sevilmeyi, değerli ve vazgeçilmez bulunmayı
arzu eden gençler çoğunlukta.
İyi bir şeyler yapmak, yararlı olmak, katkıda bulunmak
isteyen bu insanlara ne oluyor da, “paracı” algısına
uydurulabiliyorlar? Doktorların hasta hizmeti verdikleri
kurumlardaki çalışma koşullarının doktor ile hasta arasında bir
insan-insan ilişkisi kurmaya elverişli olmadığı malum. Bu
elverişsiz ortamda, hastasının sahibi olamayan, yapmaya
çalıştıklarının sonucunu yaşayamayan doktorların bir kısmı için
“para” coşkusunun sonunda arzu ettiği doyum gibi bir karşılık
anlamını kazanabilir. Hele “sistem” hasta-doktor arasındaki
ilişkiyi hasmane bir kıvama soktuysa, hayal kırıklığına uğramış,
tıp fakültesinde göklere çıkartılan mesleki kimliği yalnız
kaldığı ilk noktada talan edilen doktorun, hasta algısı, ister
istemez bir müşteriye dönüşmez mi?
İşin ilginci, hesaba vurduğunuzda, doktorlar ne paradan, ne
ticaretten pek anlamazlar. Anlamadıklarını bilememek gibi bir
kötü huyları olduğu için kazançlarını batık işlere yatıranlar,
çok kârlı gözüken maceralarda perişan olanlar az değildir. Ama
doktorlar, enerjilerinin bitmeyeceğine inanarak başladıkları
hayatta, hayatın her an bitebileceği gerçeği ile yüzleştikçe,
hayat karşısında umursamazlaşma riskini bir meslek hastalığı
gibi taşırlar. Toplumumuzun en tepesinden en altına uzanan
zengin olma ya da servet sahibi olma arzusundan doktorlar da
nasibini alırlar. Bir farkla, doktorlar hemen hiç zengin
olmasalar da, belki hayat yorgunu olanlar çokça olduğu için,
zengin göstermeyi sevebilirler. İyi bir hayat yaşamak (örneğin
bolca bahşiş vermek veya şık bir araba kullanmak gibi), zengin
olmasalar da zengin hissetmenin araçlarından birisi sayılır. Ama
tam gün yasası ile hizaya sokulmak, para “düşkünlüklerine” bir
ders verilip, halkın hizmetine sokulmak iste- nen doktorların
yüzde 95’i zaten orta halli ve altında bir gelir düzeyinde
yaşamaktadır. Tam gün yasası hakkında yetkililerin söylemleri,
doktorları kendi çıkarları için halkın hizmet almasına engel
olmakla suçlamaktan öte bir içerik taşımıyor.
Oysa, doktorları tam gün, tam hafta, tam ömür çalıştırmanın
basit bir yolu var: Tıp fakültesinden çıktığı anda, mesleğe
girişinin ana sebebi olan, insanların hayatına eşsiz bir katkı
yapabilme, kendini vazgeçilmez görebilme gibi ihtiyaçların
karşılanabileceği bir sağlık hizmeti ortamı yaratmak.