e-mail
denizce@denizce.com
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Amasya
Antalya Şel.
Antarktika
Assos
Borçka - Şavşat
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Cezayir
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Ilgaz
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Karaköy
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Özbekistan-Darvaz
Palamutbükü-I
Palamutbükü-II
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Santorini
Sao Paulo
Sarıkamış
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Türkiye Kumsalları
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
Yenice
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim  

  İşte Döldeniz'in Rahmindeyim                                                                                       Aynur Uluç

 

 

 

Yol

Hayat birbiri içinde evrilen süreçlerle akıp giderken seyahatler girer araya. Kendimizi yeniden bulduğumuz, içimizdeki ezgiyi keşfettiğimiz, akıp giden anlarında bile büyük sebepleri küçük düğümlerde bulacağımız küçük aralıklar gibidir geziler. Onların yeniden düşünülüp harmanlanması ise dünden yarına bir armağan gibi. Belki de o yüzden gittiğim yerleri paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bayram öncesi haftalık hava raporları, gitmeyi düşündüğümüz yerlerde havanın güzel geçeceğini söylüyor. İstanbul'da, yağışlı bir günde inatla kamp malzemelerimizi satın alıp, yola koyuluyoruz. Ne güzel ki; arkada bırakılan her kilometre, beklentileri doğrulama yönünde yol aldırıyor ekibimize.

Güzel durumların altını uygun bir müzikle çizmekse sanki yaşamı katmerlendiren bir lezzet katıyor içinde bulunulan an’a. 'Bulutsuzluk Özlemi' özlemlerimize rehberlik ederken, önce kendi ismiyle anlamlanıyor; daha sonraysa çalınan şarkısının sözleriyle. Onlar, şarkılarında 'Solda, güneş yükseliyordu, güneye giderken' derken; gerçekten de solda bize muzip, mahmur ve kaçamak göz kırpan güneşe bakıyor insan ister istemez; yolda güneye giderken.

Fethiye… Bir hesaplıyorum on iki yıl olmuş kendisini görmeyeli. Merak ediyoruz acaba nasıl bir şekil almış bu bir düzine eden yıllarda, hâli. Bozulmuş olmasından korkarak yol alıyoruz eski dost yere doğru. Önce yol kenarındaki ağaçların tipi değişiyor. Oralara yaklaştığımızı çam ormanlarından anlıyoruz. Bir de, dinlenme mekânlarındaki araba duşlarından. Yolculuk sona yaklaşırken, Katrancı Koyu'nu tepeden gören bir cepte içilen çay, o anda ilaç gibi geliyor insana. Fethiye'nin merkezine girmeyip, kenarına yakın bir bölgesinden geçerek yola devam ediyoruz. Hedefimiz; Ölüdeniz.

Doğrusu bir gün önceki alışverişte o kadar ince elek araştırma işini boşuna yapmamışız. Seçtiğimiz çadır modeli pek çok açıdan ihtiyaçlarımızı karşılayacak nitelikte. O kadar yoldan geldikten sonra kalacağımız yer olan Sugar Beach'in konuklarını karşılama konusunda başarısız olduğunu söylemeliyim. Burada işletmelerin sadece kendi işlerini kolaylaştıracak bir tavır içinde olduklarını maalesef ileriki günlerde de yaşıyor, görüyoruz. Turizmin bir olgu olarak anlaşılıp hayata geçtiği pek çok yerde olduğu gibi, paranın hayati değerlerin önüne geçişi, kendisini gösteriyor buralarda da.

Ertesi gün yaşanan şu olay da bunu destekler nitelikte: Kaldığımız kampın sahilinden, karşı kıyıya yüzüyoruz. Oraya vardığımızda kanocu bir vatandaş, sanki sınırı geçmiş iki kaçak yolcu yakalamış gibi bir edayla dikiliyor karşımıza. Geri yüzme çağrısına uymadığımız için bizi güvenliğe vermekten başka çaresinin kalmadığını söyleyip görevliyi çağırıyor. 'Yüzmeye başlamadan önce, hiç değilse biraz dinlenelim' dediğimizde verilen yanıt ise, kara mizah kıymetinde. 'Toprakta olmaz, kanoya oturun da dinlenin.”

Memleketimin en güzel yerleri, yabancılara devlet eliyle satılırken; hatta rahatça el değiştirirken kendi yurttaşına karşı böylesi sert tavır gösteren bir ülkede yaşıyor olmak ilginç. Bu dar bakışlı insanlara kıyı kanununa göre tüm deniz kenarlarının öncelikle insanlara açık olduğundan mı söz etmeliyiz şimdi? Elbette ne onların söylediği gibi yapıp kanoya geçiyoruz, ne de orada daha fazla kalacak hevesimiz kalıyor. Büyük şehirlerde durmaksızın koştururken tatile gitmek için öylesine büyük bir özlem duyuyoruz ki, yaşandığı esnada belki de tatil olumsuzluklarının bu yüzden üstünde durmuyoruz. Denize döndüğümüzde unutuyoruz bile bu tatsız olayı. İçimden geçen şu cümle karmaşama tanıktır:

'İşte nihayet, Döldeniz’in rahmindeyim.'

 

12 Yıl Öncesinin Fethiyesi Nerede…

Akşam olunca Fethiye'ye gidelim diyoruz. Oldukça büyümüş, koca bir kent olmuş. Bir zamanlar aheste aheste araba kullanan sürücüler, yolda yavaş adımlarla yürüyen insanlar kalmamış. Ya büyük şehirlerin ruhu, ya da büyük şehirlerden gelen insanlar ele geçirmiş sanki Fethiye'yi. Uğur Mumcu Parkı'nın çok ilerisinde bir kaç tekne turu organizasyonu vardı. Şimdiyse deniz görünmüyor diyebilirim, yan yana duran teknelerden. Önlerinden
yürüdükçe her birisi, sizi yarınki gezisine katmaya çabalıyor. Yolun diğer tarafı da yemek yenilebilir mekânlarla dolu. Bunların içinde Su Ürünleri'ne ait olanı bize en sıcak ve samimi gelen yer oluyor. Geldiğimizden bu yana, aslında bizler yokmuşuz da sadece ceplerimiz varmış gibi bir duygu yaratan Fethiye atmosferini bir tek burada deliyoruz. Üstüne üstlük yemekler de lezzetli olunca tüm yorgunluğumuzu orada bırakıyoruz. Dönüşte denizdeki bir çıkıntının üzerinde duran iki pelikan, sanki canlı değillermiş gibi poz halindeler. O an keyfimiz yerinde ya; fotoğraflarını alarak onların bu çabasının hakkını veriyoruz biz de.

Fethiye gittikçe gözümüze daha sevimsiz görünmeye başladı derken koylarının bu havadan ayrı durabileceği aklımıza geliyor. Gerçekten de Fethiye'yi geçip de koyların dantelini takip ederek yol almaya başladığımızda bu kararın ne denli isabetli olduğu belli oluyor. Boncuklu'yu, Karagöz'ü 'acaba buralarda dursak mı?' diye düşünmeden geçiyoruz. Çok daha ilerdeki Kuleli'nin methini önceden duymuş olduğumuz için, o anda her ne kadar göz alıcı koyları tek tek keyifle seyrederek yol alsak da varacağımız hedef, net.

Kuleli son derece sakin, denizi çok güzel bir yer. Girişte verdiğiniz 5 TL dışında dilerseniz hiç para harcamadan orada gün boyunca kalmanız mümkün. Çünkü şezlonglar, şemsiyeler girişteki ücrete dahil. Yanınızda et getirdiyseniz orada ateş yakıp mangal yapabilirsiniz, ancak bizim gibi hazırlıksız gelenler için de güzel bir köfte mönüsü sizi bekliyor. Üstelik bahçeden toplanmış maydanozlar eşliğinde yapılmış salata da sürprizi.

 

Tekne Turundan, Paraşütle Atlamaya Akan Düşünceler

Bir gün Ölüdeniz, bir gün Belçekız, bir gün de Kuleli'de deniz sefası yapınca, farklı yerler tatmak için Ölüdeniz'den hareket eden bir tekne turuna katılmaya karar verdik. Bilgi almak için turları dolaşırken de bambaşka bir sevda düştü aklımıza.

Belçekız'da denize girerken, yolda yürürken sürekli bir gözünüz havadadır. Siz atlayış yapmasanız da paraşütlülerin yukarda süzülüşünü, dağlara yakınlaşıp uzaklaşmalarını, yere inişlerini gözler durursunuz. Siz onların varlığını unutsanız bile dalgın dalgın yolda yürürken birisi aniden önünüze iniverir; anımsarsınız. Baba dağı, denize hem çok yakın hem de çok yüksek oluşu gibi iki önemli özelliği birden taşıması sebebiyle yamaç paraşütü açısından bulunmaz bir nimet gibidir. O gün, “dağların babası burnumuzun dibindeyken, niye biz hep seyreden olalım?” sorusu bir kez aklımıza düştü ya, artık başka şey konuşamaz olduk aramızda. Ertesi gün tekne turuna katıldık ama esprilerimiz hep uçmak üzerine, gözlerimiz bulutları tarıyor.

Bu arada teknenin uğradığı her koysa ayrı güzel. Öyle ki; hangisi daha güzeldi diye bir seçim yapmak durumunda kalsa insanın karar vermekte zorlanacağı yerler buralar. Ama içinizdeki ses bir yerle daha fazla yakınlaşır ya; işte ben de batık şehrin olduğu denizi en çok içime kattım gibi. Tekneden kendini maviye bırakıştaki heyecana, suyun aniden derinleştiği yardaki balıkları seyretme keyfi katıldı.

Antik kalıntıların olduğu yerleri gezmek ise artık hep ücretlendirilmiş. Kıyıdaki kalıntılar da, bir gün önce ziyaret ettiğimiz Kayaköy'deki rum evleri gibi, son dönemlerde paraya çevrilmiş. Tekne Kelebekler Vadisi’ne demirlediğinde ise vadiyi daha önceki gelişimde gezmiş olduğum için bu kısa zaman aralığında berrak suyla yakınlaşmayı tercih ediyorum. İnsanı ışılışıl saran etkisini kendimce artırmak için suda sırtüstü yatıp kollarımı iki yana uzatınca 'Dokunsam ellerim yanacak' dediği gibi şairin, parmaklarımın ucuna dokunuyor sanki kayalar.

İnsanı hafifleten bir günün ardından çadırımıza dönüyoruz. İlk kez çadır tatili yapıyoruz ama yanımızda masa ve sandalyeler; hatta sandalye minderlerine varacak kadar her şeyi getirmiş olduğumuz için tecrübesizliğin acısını çekecek bir durum yaşamıyoruz. Düşünün; usul usul yanan mangal ateşinde kahve pişirmek için cezvemiz ve fincan takımımız bile var.

Öte yandan böyle bir tatilin kendine has yaşattığı duygulardan da bolca nasipleniyoruz. Adımınızı attığınız anda toprağa değen ayaklar, kafanızı kaldırıp her an yıldızlara bakılarak yenen akşam yemekleri, teybinizden gelen ezgilerle doğa içinde sirtaki, küçük tüpte demlenen çayların yanında yapılan sıcak sohbetli kahvaltılar. Çadırın üstüne düşen yağmur sesleri altında uyumak başlı başına bir tat. Ertesi sabah çamura değil, yağmur hiç yağmamış gibi kuru bir toprağa kalkmak ise sanırım, bölgenin toprak yapısı ile ilgili bir durum.

Belki de en önemlisini söylemeyi unutuyorum: Ortak yaşamın tadına varmak. Aslında nereye gidersek gidelim yanımızdan ayıramayacağımız tek şey kendimizdir. O yüzden şunu da söylemekte fayda var ki; uyumlu davranışlar içinde olunmayan bir ekip içinde gitmişseniz; bu saydığım güzellikleri yaşayabileceğiniz konusunda söz veremem.

Aynı şey uçuş için de geçerli olabilir. Ertesi gün tek başına uçmak, böylesi dolu bir tat olmayabilirdi belki bizim için. Ekibimizdekilerin ayrı ayrı hangi hoca ile uçacağının takibi, her bir havalanışda damarlarımıza yayılan tatlı heyecan başka bir boyut. Yeğenimin paraşütünü giyinmiş halde bir saati aşan bekleyişinin heyecanı hepimizdeydi örneğin. Niye mi bir saat bekledi, peki?

Sanırım en baştan başlamalıyım uçuş gününü anlatmaya. O gün sabah kalktığımızda havada süzülen paraşütler göremedik. Bu çok makuldü, çünkü hava inanılmaz kapalıydı. Her an yağmur indirebilirdi. Bizse uçmaya niyet etmiştik ya bir kez, şimdi pilavdan nasıl dönülsün. Üstelik tatilimizdeki sonuncu gündeyiz, erteleme şansı yok.

Önceden konuştuğumuz gibi ofise gittik. Havadayken yağmur olursa ne olur, ya kalkışta yağmur başlarsa, peki ya rüzgâr çıkarsa, ya da aniden kesilirse soruları dönüp duruyor zihinlerde. Oysa bir önceki gün sadece uçmak nasıl bir duygudur acaba, yukarıdan nasıl fotoğraf çekerim, ya makineyi düşürürsem gibi ikinci plan sorunları ile uğraşan zihinler bugün haldır haldır işin teorisini anlamaya çalışıyor.

İşin ayrıntısını öğrendikçe de bu soruların ne kadar anlamlı olduğu ortaya çıkıyor. Uçuş hava durumuna bağlı sözcüğün tam anlamıyla; yani havadaki her türlü değişimi dikkatle takip etmek gerekiyor. En tehlikelisi yağmuru takiben oluşan termik dalgalanmalar. Kayalardan yükselen sıcak havanın gözle görülemeyen şekilde havada yer değiştirişi. Kalkış esnasında çıkan ters bir rüzgârın bu dalgalanmaların da etkisiyle sizi düşündüğünüzden farklı bir yana savurması. Uçmak için anlaştığınız kişilerin deneyimi ve dikkati devreye giriyor bu noktada. Hava koşullarındaki olumsuz durumu dikkate alınca bizi 1300 metreden atlatmaya karar veriyorlar. Çünkü bir üst atlama noktasında rüzgâr çok daha şiddetli.

 

Bulutlara Yaklaşırken

On sekiz öğrenci, on sekiz hoca yola düşüyoruz. Gözünüzü korkutmak gibi olmasın ama etrafı açık bir araçla dağa tırmanırken geçilen yollar neredeyse bana tepeden atlamaktan daha tehlikeli görünüyor.

Yamaç paraşütü konusunda dünya listelerine girmiş bir dağda yukarı çıkan yolların keçi yolu gibi olmadığını, hatta yukarıda bir sıcak kahve, bir tuvalet bulabilme ihtimalinin yüksek olacağını düşünmüştüm. Oysa şimdi görüyorum ki; arabanın tekerleği neredeyse altı uçurum olan toprak yolun kenarından geçerken, diğer yandaki zeytin ağaçlarından dallar giriyor içeri. Ve arabanın içine dökülen zeytinlerin sesi, maceraya eşlik ediyor.

Bense bu arada şaşkın şaşkın adrenalini yüksek hocalarımızın gerçekleştirdiği bin bir çeşit akrobasi hareketlerini izliyorum. Kıvrıla kıvrıla geçilen o dik yollarda araba seyir halindeyken paraşütlerin olduğu üst kata tırmananlar mı dersin, kendi aralarında geçen esprilerdeki erkeksi haller mi? Belki de günde beş altı atlayış yapabilmek için bu ruh haline geçmek gerekiyordur.

Paraşütleri sırtlamış hocalarımızın eşliğinde, indiğimiz noktadan daha yukarı bir bölüme doğru tırmanışa geçiyoruz. İlk sırada atlayacak iki kişinin paraşütleri henüz yere yayılıyor ki, yağmur başlıyor. Paraşütlerin içinin ıslanması riskli. Hocası öğrencisi kalmıyor bir anda. Her birinin otuz beş kilo olmasına bile aldırılmadan yerden kapılan paraşüt takımları, ıslanmasınlar diye arabaya yetiştiriliyor. Ne de olsa birazdan, canlar onlara emanet edilecek.

Yağmur hafifleyince paraşütleri yeniden yüklenip biraz önceki konumumuza yerleşiyoruz. Bu kez de rüzgâr ters taraftan geliyor. Bu koşullarda havalanmak mümkün değil. Rüzgârın ön taraftan gelmesi gerekiyor ki; rüzgâra karşı koşularak paraşütün şişmesi sağlansın…

Koşmak bu işin en önemli bölümü anladığım kadarıyla. Kararlı ve tereddütsüz koşmak kontrolün rüzgârdan insana geçişini sağlıyor. İlk adımlardaki bir duraksama, ters dönmeyi veya kayaya çarpma riskini taşıdığı gibi en iyi ihtimalle, yerlerdeki kurumuş dikenlerle yakınlaşmanızı sağlayabilir.

İşte rüzgârın uygun gibi olduğu bir anda uçuşa hazırlanan yeğenim ve hocası, rüzgârın tekrar aynı açı ve şiddeti bulması için bir saat kadar paraşütleri yerde açık, her an havalanabilir pozisyonda beklediler. Onların heyecanı elbette her birimizde idi. Ve rüzgârın uygunlaştığı bir anda hocanın komutuyla aniden koşmaya başladılar. Bir müddet koşmaları gerekti ama bir baktık ki havalanmışlar. Derin bir nefes aldık. Yeğenini bu açıdan seyretmek oldukça ilginç bir duygu, anne yarısı teyze için. Ancak bu seyri uzun uzun yapacak zaman yok. Ekipteki kişiler farklı yerlerden atlama denemeleri yaparken daha yukarda farklı bir yerden atlayan üç hoca için, ekip liderinin “aşağı indiğimizde ceza alacaklar” dediğini duydum. Kulağımı iyice kabarttım çünkü bizden bir kişi de oradan atlayacak olanlardan.

Derken onlar da bulundukları noktadan havalanarak yanımızdan geçtiler. Öndeki dağa doğru yol alışları bizi heyecanlandırdı. Oysa bu hareket, dağa olabildiğince yakın geçilerek kayaların çevresinde biriken sıcak hava termiğinden yararlanıp daha da yükselmeyi sağlamak için bilerek yapılan bir şeymiş. Bunu öğrenince içim rahatladı. Fizik, yaşamın her alanında. Havada ve karada.

Oğlumun kalkışı da oldukça rahat oldu. Arkamda bırakacağım kardeşimin hocasının da ekip lideri olduğunu öğrendim ya, artık tüm dikkatimle kendime dönebilirim. Çünkü sıra bende. Benim hocamsa gördüğüm ilk anda güvenimi kazanmıştı. O karmaşa esnasındaki sakin tavrı, koşulların tamamen düzelmesini bekleyen dinginliği önemli. Beklemekten sıkılıp konuya “bir an önce bir yerlerden atlayalım işte” şeklinde bakan adrenalinli karakterlerin tavrı yok üzerinde. Bir gözü rüzgârda, bir gözü havada dönen şahinlerde. Ki bunun da uçuşa rehberlik edecek bir gösterge olduğunu öğreniyorum.

Hızla hazırlanıyoruz, o anda tulum giyinmediğimi, malzemenin günlük kıyafetlerimin üzerine direk bağlandığını bile ancak havada üşüdüğümde fark edeceğim. Orada önemli olan tek şey, rüzgâr ve koşullar tavındayken uçuşa hazırlanma pozisyonuna bir an önce gelmek.

Paraşüt yere hızla yayılıyor. Ben bilgiye teslim olacak olmanın kararlılığında, yani kendime güvenli bir haldeyim. 'Koş' denilmesiyle uyguladığım kararlı birkaç adım bile yetiyor ayaklarımızın yerden kesilmesine. İnanılmaz bir şey. Dünyaya başka bir açıdan bakıyorsunuz. İlerledikçe altınızda beliren uçurumun üzerine doğru yaklaşmak, biraz sonra ne kadar yüksekte olacağınıza dair bir fikir veriyor. Altınızdaki mesafe birden bire büyüyor. Deniz, birdenbire sanki. Girinti çıkıntıları ile naif-çizgili koylar kendiliğinden kıvrılırken; mavilik, altınızda.

Ben sürekli ama sürekli fotoğraf çekiyorum. Parmaklarım çalışıyor ama, gözlerim de. Şimdi sesli sesli şarkı söylemek lâzım. Şarkı, dilimin ucundan dışarı taşıyor bile. “Bir deniz üstündeyim ne ucu var ne bucağı/ Bir rüzgâr önündeyim. Gel keyfim geeeeeel. / Bir sevda içindeyim başımmm dumanlıııı '.* “İnanın durumuma uydu.” diyorum hocaya. 'Bence de uydu' diyor. O elbette sevdamı değil; denizi görüyor, rüzgârı duyuyor sadece. Ama o kadar güzel ki zaten deniz de, rüzgâr da. Milyon kere yaşasa insan, aynı heyecanı tadar gibi geliyor bana her seferinde. Hemen önümde uçan paraşütlünün fotoğraflarını çekiyorum. Ölüdeniz, nazlı bir gelin gibi kıvrılmış yatıyor ayaklarımın altında.

Dönüyoruz Belçekız'a doğru. Ne kadar çabuk…Ve ne kadar yakın görünüyor yüksekliğe rağmen, yeryüzü. Ne kadar elimin ucunda gibi. İnişte de rahatım. Söylenenleri doğru uygulayınca her şeyin çok kolay olduğunu gördüm çünkü bir kez. İki adımda kalktığımız gibi iki adımda da iniyoruz. Paraşüt önümüze uzanıyor yavaşça. Kocaman bir gülümseme var yüzümde. Biliyorum.

Deliler gibi kendisini boşaltan bir yağmur başlıyor.

Yazı - Foto: Aynur Uluç      

 


Aynur Uluç
'a teşekkürlerimizle

Denizce

04.03.2009