|
Yol
Hayat birbiri içinde evrilen süreçlerle akıp
giderken seyahatler girer araya. Kendimizi yeniden bulduğumuz,
içimizdeki ezgiyi keşfettiğimiz, akıp giden anlarında bile büyük
sebepleri küçük düğümlerde bulacağımız küçük aralıklar gibidir
geziler. Onların yeniden düşünülüp harmanlanması ise dünden
yarına bir armağan gibi. Belki de o yüzden gittiğim yerleri
paylaşmak istiyorum sizlerle.
Bayram öncesi haftalık hava raporları, gitmeyi
düşündüğümüz yerlerde havanın güzel geçeceğini söylüyor.
İstanbul'da, yağışlı bir günde inatla kamp malzemelerimizi satın
alıp, yola koyuluyoruz. Ne güzel ki; arkada bırakılan her
kilometre, beklentileri doğrulama yönünde yol aldırıyor
ekibimize.
Güzel durumların altını uygun bir müzikle
çizmekse sanki yaşamı katmerlendiren bir lezzet katıyor içinde
bulunulan an’a. 'Bulutsuzluk Özlemi' özlemlerimize rehberlik
ederken, önce kendi ismiyle anlamlanıyor; daha sonraysa çalınan
şarkısının sözleriyle. Onlar, şarkılarında 'Solda, güneş
yükseliyordu, güneye giderken' derken; gerçekten de solda bize
muzip, mahmur ve kaçamak göz kırpan güneşe bakıyor insan ister
istemez; yolda güneye giderken.
Fethiye… Bir hesaplıyorum on iki yıl olmuş
kendisini görmeyeli. Merak ediyoruz acaba nasıl bir şekil almış
bu bir düzine eden yıllarda, hâli. Bozulmuş olmasından korkarak
yol alıyoruz eski dost yere doğru. Önce yol kenarındaki
ağaçların tipi değişiyor. Oralara yaklaştığımızı çam
ormanlarından anlıyoruz. Bir de, dinlenme mekânlarındaki araba
duşlarından. Yolculuk sona yaklaşırken, Katrancı Koyu'nu tepeden
gören bir cepte içilen çay, o anda ilaç gibi geliyor insana.
Fethiye'nin merkezine girmeyip, kenarına yakın bir bölgesinden
geçerek yola devam ediyoruz. Hedefimiz; Ölüdeniz.
Doğrusu bir gün önceki alışverişte o kadar ince
elek araştırma işini boşuna yapmamışız. Seçtiğimiz çadır modeli
pek çok açıdan ihtiyaçlarımızı karşılayacak nitelikte. O kadar
yoldan geldikten sonra kalacağımız yer olan Sugar Beach'in
konuklarını karşılama konusunda başarısız olduğunu söylemeliyim.
Burada işletmelerin sadece kendi işlerini kolaylaştıracak bir
tavır içinde olduklarını maalesef ileriki günlerde de yaşıyor,
görüyoruz. Turizmin bir olgu olarak anlaşılıp hayata geçtiği pek
çok yerde olduğu gibi, paranın hayati değerlerin önüne geçişi,
kendisini gösteriyor buralarda da.
Ertesi gün yaşanan şu olay da bunu destekler
nitelikte: Kaldığımız kampın sahilinden, karşı kıyıya yüzüyoruz.
Oraya vardığımızda kanocu bir vatandaş, sanki sınırı geçmiş iki
kaçak yolcu yakalamış gibi bir edayla dikiliyor karşımıza. Geri
yüzme çağrısına uymadığımız için bizi güvenliğe vermekten başka
çaresinin kalmadığını söyleyip görevliyi çağırıyor. 'Yüzmeye
başlamadan önce, hiç değilse biraz dinlenelim' dediğimizde
verilen yanıt ise, kara mizah kıymetinde. 'Toprakta olmaz,
kanoya oturun da dinlenin.”

Memleketimin en güzel yerleri, yabancılara devlet
eliyle satılırken; hatta rahatça el değiştirirken kendi
yurttaşına karşı böylesi sert tavır gösteren bir ülkede yaşıyor
olmak ilginç. Bu dar bakışlı insanlara kıyı kanununa göre tüm
deniz kenarlarının öncelikle insanlara açık olduğundan mı söz
etmeliyiz şimdi? Elbette ne onların söylediği gibi yapıp kanoya
geçiyoruz, ne de orada daha fazla kalacak hevesimiz kalıyor.
Büyük şehirlerde durmaksızın koştururken tatile gitmek için
öylesine büyük bir özlem duyuyoruz ki, yaşandığı esnada belki de
tatil olumsuzluklarının bu yüzden üstünde durmuyoruz. Denize
döndüğümüzde unutuyoruz bile bu tatsız olayı. İçimden geçen şu
cümle karmaşama tanıktır:
'İşte nihayet, Döldeniz’in rahmindeyim.'
12 Yıl Öncesinin Fethiyesi Nerede…
Akşam olunca Fethiye'ye gidelim diyoruz. Oldukça
büyümüş, koca bir kent olmuş. Bir zamanlar aheste aheste araba
kullanan sürücüler, yolda yavaş adımlarla yürüyen insanlar
kalmamış. Ya büyük şehirlerin ruhu, ya da büyük şehirlerden
gelen insanlar ele geçirmiş sanki Fethiye'yi. Uğur Mumcu
Parkı'nın çok ilerisinde bir kaç tekne turu organizasyonu vardı.
Şimdiyse deniz görünmüyor diyebilirim, yan yana duran
teknelerden. Önlerinden
yürüdükçe her birisi, sizi yarınki gezisine katmaya çabalıyor.
Yolun diğer tarafı da yemek yenilebilir mekânlarla dolu.
Bunların içinde Su Ürünleri'ne ait olanı bize en sıcak ve samimi
gelen yer oluyor. Geldiğimizden bu yana, aslında bizler yokmuşuz
da sadece ceplerimiz varmış gibi bir duygu yaratan Fethiye
atmosferini bir tek burada deliyoruz. Üstüne üstlük yemekler de
lezzetli olunca tüm yorgunluğumuzu orada bırakıyoruz. Dönüşte
denizdeki bir çıkıntının üzerinde duran iki pelikan, sanki canlı
değillermiş gibi poz halindeler. O an keyfimiz yerinde ya;
fotoğraflarını alarak onların bu çabasının hakkını veriyoruz biz
de.
Fethiye gittikçe gözümüze daha sevimsiz görünmeye
başladı derken koylarının bu havadan ayrı durabileceği aklımıza
geliyor. Gerçekten de Fethiye'yi geçip de koyların dantelini
takip ederek yol almaya başladığımızda bu kararın ne denli
isabetli olduğu belli oluyor. Boncuklu'yu, Karagöz'ü 'acaba
buralarda dursak mı?' diye düşünmeden geçiyoruz. Çok daha
ilerdeki Kuleli'nin methini önceden duymuş olduğumuz için, o
anda her ne kadar göz alıcı koyları tek tek keyifle seyrederek
yol alsak da varacağımız hedef, net.

Kuleli son derece sakin, denizi çok güzel bir
yer. Girişte verdiğiniz 5 TL dışında dilerseniz hiç para
harcamadan orada gün boyunca kalmanız mümkün. Çünkü şezlonglar,
şemsiyeler girişteki ücrete dahil. Yanınızda et getirdiyseniz
orada ateş yakıp mangal yapabilirsiniz, ancak bizim gibi
hazırlıksız gelenler için de güzel bir köfte mönüsü sizi
bekliyor. Üstelik bahçeden toplanmış maydanozlar eşliğinde
yapılmış salata da sürprizi.
Tekne Turundan, Paraşütle Atlamaya Akan Düşünceler
Bir gün Ölüdeniz, bir gün Belçekız, bir gün de
Kuleli'de deniz sefası yapınca, farklı yerler tatmak için
Ölüdeniz'den hareket eden bir tekne turuna katılmaya karar
verdik. Bilgi almak için turları dolaşırken de bambaşka bir
sevda düştü aklımıza.
Belçekız'da denize girerken, yolda yürürken
sürekli bir gözünüz havadadır. Siz atlayış yapmasanız da
paraşütlülerin yukarda süzülüşünü, dağlara yakınlaşıp
uzaklaşmalarını, yere inişlerini gözler durursunuz. Siz onların
varlığını unutsanız bile dalgın dalgın yolda yürürken birisi
aniden önünüze iniverir; anımsarsınız. Baba dağı, denize hem çok
yakın hem de çok yüksek oluşu gibi iki önemli özelliği birden
taşıması sebebiyle yamaç paraşütü açısından bulunmaz bir nimet
gibidir. O gün, “dağların babası burnumuzun dibindeyken, niye
biz hep seyreden olalım?” sorusu bir kez aklımıza düştü ya,
artık başka şey konuşamaz olduk aramızda. Ertesi gün tekne
turuna katıldık ama esprilerimiz hep uçmak üzerine, gözlerimiz
bulutları tarıyor.
Bu arada teknenin uğradığı her koysa ayrı güzel.
Öyle ki; hangisi daha güzeldi diye bir seçim yapmak durumunda
kalsa insanın karar vermekte zorlanacağı yerler buralar. Ama
içinizdeki ses bir yerle daha fazla yakınlaşır ya; işte ben de
batık şehrin olduğu denizi en çok içime kattım gibi. Tekneden
kendini maviye bırakıştaki heyecana, suyun aniden derinleştiği
yardaki balıkları seyretme keyfi katıldı.
Antik kalıntıların olduğu yerleri gezmek ise
artık hep ücretlendirilmiş. Kıyıdaki kalıntılar da, bir gün önce
ziyaret ettiğimiz Kayaköy'deki rum evleri gibi, son dönemlerde
paraya çevrilmiş. Tekne Kelebekler Vadisi’ne demirlediğinde ise
vadiyi daha önceki gelişimde gezmiş olduğum için bu kısa zaman
aralığında berrak suyla yakınlaşmayı tercih ediyorum. İnsanı
ışılışıl saran etkisini kendimce artırmak için suda sırtüstü
yatıp kollarımı iki yana uzatınca 'Dokunsam ellerim yanacak'
dediği gibi şairin, parmaklarımın ucuna dokunuyor sanki kayalar.

İnsanı hafifleten bir günün ardından çadırımıza
dönüyoruz. İlk kez çadır tatili yapıyoruz ama yanımızda masa ve
sandalyeler; hatta sandalye minderlerine varacak kadar her şeyi
getirmiş olduğumuz için tecrübesizliğin acısını çekecek bir
durum yaşamıyoruz. Düşünün; usul usul yanan mangal ateşinde
kahve pişirmek için cezvemiz ve fincan takımımız bile var.
Öte yandan böyle bir tatilin kendine has
yaşattığı duygulardan da bolca nasipleniyoruz. Adımınızı
attığınız anda toprağa değen ayaklar, kafanızı kaldırıp her an
yıldızlara bakılarak yenen akşam yemekleri, teybinizden gelen
ezgilerle doğa içinde sirtaki, küçük tüpte demlenen çayların
yanında yapılan sıcak sohbetli kahvaltılar. Çadırın üstüne düşen
yağmur sesleri altında uyumak başlı başına bir tat. Ertesi sabah
çamura değil, yağmur hiç yağmamış gibi kuru bir toprağa kalkmak
ise sanırım, bölgenin toprak yapısı ile ilgili bir durum.
Belki de en önemlisini söylemeyi unutuyorum:
Ortak yaşamın tadına varmak. Aslında nereye gidersek gidelim
yanımızdan ayıramayacağımız tek şey kendimizdir. O yüzden şunu
da söylemekte fayda var ki; uyumlu davranışlar içinde olunmayan
bir ekip içinde gitmişseniz; bu saydığım güzellikleri
yaşayabileceğiniz konusunda söz veremem.
Aynı şey uçuş için de geçerli olabilir. Ertesi
gün tek başına uçmak, böylesi dolu bir tat olmayabilirdi belki
bizim için. Ekibimizdekilerin ayrı ayrı hangi hoca ile
uçacağının takibi, her bir havalanışda damarlarımıza yayılan
tatlı heyecan başka bir boyut. Yeğenimin paraşütünü giyinmiş
halde bir saati aşan bekleyişinin heyecanı hepimizdeydi örneğin.
Niye mi bir saat bekledi, peki?

Sanırım en baştan başlamalıyım uçuş gününü
anlatmaya. O gün sabah kalktığımızda havada süzülen paraşütler
göremedik. Bu çok makuldü, çünkü hava inanılmaz kapalıydı. Her
an yağmur indirebilirdi. Bizse uçmaya niyet etmiştik ya bir kez,
şimdi pilavdan nasıl dönülsün. Üstelik tatilimizdeki sonuncu
gündeyiz, erteleme şansı yok.
Önceden konuştuğumuz gibi ofise gittik.
Havadayken yağmur olursa ne olur, ya kalkışta yağmur başlarsa,
peki ya rüzgâr çıkarsa, ya da aniden kesilirse soruları dönüp
duruyor zihinlerde. Oysa bir önceki gün sadece uçmak nasıl bir
duygudur acaba, yukarıdan nasıl fotoğraf çekerim, ya makineyi
düşürürsem gibi ikinci plan sorunları ile uğraşan zihinler bugün
haldır haldır işin teorisini anlamaya çalışıyor.
İşin ayrıntısını öğrendikçe de bu soruların ne
kadar anlamlı olduğu ortaya çıkıyor. Uçuş hava durumuna bağlı
sözcüğün tam anlamıyla; yani havadaki her türlü değişimi
dikkatle takip etmek gerekiyor. En tehlikelisi yağmuru takiben
oluşan termik dalgalanmalar. Kayalardan yükselen sıcak havanın
gözle görülemeyen şekilde havada yer değiştirişi. Kalkış
esnasında çıkan ters bir rüzgârın bu dalgalanmaların da
etkisiyle sizi düşündüğünüzden farklı bir yana savurması. Uçmak
için anlaştığınız kişilerin deneyimi ve dikkati devreye giriyor
bu noktada. Hava koşullarındaki olumsuz durumu dikkate alınca
bizi 1300 metreden atlatmaya karar veriyorlar. Çünkü bir üst
atlama noktasında rüzgâr çok daha şiddetli.
Bulutlara Yaklaşırken
On sekiz öğrenci, on sekiz hoca yola düşüyoruz.
Gözünüzü korkutmak gibi olmasın ama etrafı açık bir araçla dağa
tırmanırken geçilen yollar neredeyse bana tepeden atlamaktan
daha tehlikeli görünüyor.
Yamaç paraşütü konusunda dünya listelerine girmiş
bir dağda yukarı çıkan yolların keçi yolu gibi olmadığını, hatta
yukarıda bir sıcak kahve, bir tuvalet bulabilme ihtimalinin
yüksek olacağını düşünmüştüm. Oysa şimdi görüyorum ki; arabanın
tekerleği neredeyse altı uçurum olan toprak yolun kenarından
geçerken, diğer yandaki zeytin ağaçlarından dallar giriyor
içeri. Ve arabanın içine dökülen zeytinlerin sesi, maceraya
eşlik ediyor.
Bense bu arada şaşkın şaşkın adrenalini yüksek
hocalarımızın gerçekleştirdiği bin bir çeşit akrobasi
hareketlerini izliyorum. Kıvrıla kıvrıla geçilen o dik yollarda
araba seyir halindeyken paraşütlerin olduğu üst kata tırmananlar
mı dersin, kendi aralarında geçen esprilerdeki erkeksi haller
mi? Belki de günde beş altı atlayış yapabilmek için bu ruh
haline geçmek gerekiyordur.
Paraşütleri sırtlamış hocalarımızın eşliğinde,
indiğimiz noktadan daha yukarı bir bölüme doğru tırmanışa
geçiyoruz. İlk sırada atlayacak iki kişinin paraşütleri henüz
yere yayılıyor ki, yağmur başlıyor. Paraşütlerin içinin
ıslanması riskli. Hocası öğrencisi kalmıyor bir anda. Her
birinin otuz beş kilo olmasına bile aldırılmadan yerden kapılan
paraşüt takımları, ıslanmasınlar diye arabaya yetiştiriliyor. Ne
de olsa birazdan, canlar onlara emanet edilecek.

Yağmur hafifleyince paraşütleri yeniden yüklenip
biraz önceki konumumuza yerleşiyoruz. Bu kez de rüzgâr ters
taraftan geliyor. Bu koşullarda havalanmak mümkün değil.
Rüzgârın ön taraftan gelmesi gerekiyor ki; rüzgâra karşı
koşularak paraşütün şişmesi sağlansın…
Koşmak bu işin en önemli bölümü anladığım
kadarıyla. Kararlı ve tereddütsüz koşmak kontrolün rüzgârdan
insana geçişini sağlıyor. İlk adımlardaki bir duraksama, ters
dönmeyi veya kayaya çarpma riskini taşıdığı gibi en iyi
ihtimalle, yerlerdeki kurumuş dikenlerle yakınlaşmanızı
sağlayabilir.
İşte rüzgârın uygun gibi olduğu bir anda uçuşa
hazırlanan yeğenim ve hocası, rüzgârın tekrar aynı açı ve
şiddeti bulması için bir saat kadar paraşütleri yerde açık, her
an havalanabilir pozisyonda beklediler. Onların heyecanı elbette
her birimizde idi. Ve rüzgârın uygunlaştığı bir anda hocanın
komutuyla aniden koşmaya başladılar. Bir müddet koşmaları
gerekti ama bir baktık ki havalanmışlar. Derin bir nefes aldık.
Yeğenini bu açıdan seyretmek oldukça ilginç bir duygu, anne
yarısı teyze için. Ancak bu seyri uzun uzun yapacak zaman yok.
Ekipteki kişiler farklı yerlerden atlama denemeleri yaparken
daha yukarda farklı bir yerden atlayan üç hoca için, ekip
liderinin “aşağı indiğimizde ceza alacaklar” dediğini duydum.
Kulağımı iyice kabarttım çünkü bizden bir kişi de oradan
atlayacak olanlardan.
Derken onlar da bulundukları noktadan havalanarak
yanımızdan geçtiler. Öndeki dağa doğru yol alışları bizi
heyecanlandırdı. Oysa bu hareket, dağa olabildiğince yakın
geçilerek kayaların çevresinde biriken sıcak hava termiğinden
yararlanıp daha da yükselmeyi sağlamak için bilerek yapılan bir
şeymiş. Bunu öğrenince içim rahatladı. Fizik, yaşamın her
alanında. Havada ve karada.
Oğlumun kalkışı da oldukça rahat oldu. Arkamda
bırakacağım kardeşimin hocasının da ekip lideri olduğunu
öğrendim ya, artık tüm dikkatimle kendime dönebilirim. Çünkü
sıra bende. Benim hocamsa gördüğüm ilk anda güvenimi kazanmıştı.
O karmaşa esnasındaki sakin tavrı, koşulların tamamen
düzelmesini bekleyen dinginliği önemli. Beklemekten sıkılıp
konuya “bir an önce bir yerlerden atlayalım işte” şeklinde bakan
adrenalinli karakterlerin tavrı yok üzerinde. Bir gözü rüzgârda,
bir gözü havada dönen şahinlerde. Ki bunun da uçuşa rehberlik
edecek bir gösterge olduğunu öğreniyorum.
Hızla hazırlanıyoruz, o anda tulum giyinmediğimi,
malzemenin günlük kıyafetlerimin üzerine direk bağlandığını bile
ancak havada üşüdüğümde fark edeceğim. Orada önemli olan tek
şey, rüzgâr ve koşullar tavındayken uçuşa hazırlanma pozisyonuna
bir an önce gelmek.
Paraşüt yere hızla yayılıyor. Ben bilgiye teslim
olacak olmanın kararlılığında, yani kendime güvenli bir
haldeyim. 'Koş' denilmesiyle uyguladığım kararlı birkaç adım
bile yetiyor ayaklarımızın yerden kesilmesine. İnanılmaz bir
şey. Dünyaya başka bir açıdan bakıyorsunuz. İlerledikçe
altınızda beliren uçurumun üzerine doğru yaklaşmak, biraz sonra
ne kadar yüksekte olacağınıza dair bir fikir veriyor.
Altınızdaki mesafe birden bire büyüyor. Deniz, birdenbire sanki.
Girinti çıkıntıları ile naif-çizgili koylar kendiliğinden
kıvrılırken; mavilik, altınızda.

Ben sürekli ama sürekli fotoğraf çekiyorum.
Parmaklarım çalışıyor ama, gözlerim de. Şimdi sesli sesli şarkı
söylemek lâzım. Şarkı, dilimin ucundan dışarı taşıyor bile. “Bir
deniz üstündeyim ne ucu var ne bucağı/ Bir rüzgâr önündeyim. Gel
keyfim geeeeeel. / Bir sevda içindeyim başımmm dumanlıııı '.*
“İnanın durumuma uydu.” diyorum hocaya. 'Bence de uydu' diyor. O
elbette sevdamı değil; denizi görüyor, rüzgârı duyuyor sadece.
Ama o kadar güzel ki zaten deniz de, rüzgâr da. Milyon kere
yaşasa insan, aynı heyecanı tadar gibi geliyor bana her
seferinde. Hemen önümde uçan paraşütlünün fotoğraflarını
çekiyorum. Ölüdeniz, nazlı bir gelin gibi kıvrılmış yatıyor
ayaklarımın altında.
Dönüyoruz Belçekız'a doğru. Ne kadar çabuk…Ve ne
kadar yakın görünüyor yüksekliğe rağmen, yeryüzü. Ne kadar
elimin ucunda gibi. İnişte de rahatım. Söylenenleri doğru
uygulayınca her şeyin çok kolay olduğunu gördüm çünkü bir kez.
İki adımda kalktığımız gibi iki adımda da iniyoruz. Paraşüt
önümüze uzanıyor yavaşça. Kocaman bir gülümseme var yüzümde.
Biliyorum.
Deliler gibi kendisini boşaltan bir yağmur
başlıyor.
Yazı - Foto: Aynur Uluç
Aynur Uluç'a teşekkürlerimizle
Denizce

04.03.2009
|