| |
Sebzelerin Sultanı DOMATES
|
 |
|
Bundan 15-20
yıl kadar önce "Katil Domateslerin İntikamı" diye bir filmin
ortaya çıkması, bende ancak Cüneyt Arkın'ın bir Bizans
şövalyesi rolünü üstlenmesinin yol açabileceği bir şaşkınlık
yarattı. "Nasıl olur?" dedim kendi kendime, "Gıda değeri bu
kadar yüksek, kanser hücrelerini Arkın'ın kâfirleri kıyım
kıyım kıymasına taş çıkartacak bir şekilde yok eden, bu
sofralarımızın sultanına böyle bir sıfat nasıl
yakıştırılabilir?" |
Baş domates Zoltan'ın liderliğinde dünyayı
ele geçirmeye çalışan domateslerin öyküsünü anlatan bu filmin
eleştirmenlerce yılın en kötü filmi seçilmesi, beni biraz olsun
rahatlattı.
Evet, itiraf
edeyim ben bir domates aşığıyım. Tutkunuyum demek belki daha
doğru olur. Sabah kahvaltısından akşam yemeğine kadar benim
domates yemediğim gün yok gibidir. Biz ilkokuldayken kışın
domatesleri ancak zenginler yiyebilirdi. Son yıllardaysa,
seraların artmasıyla bu harika sebze her mevsimde hepimizin
soframızı şereflendirmeye başladı. ABD gibi, bize göre kişi
başına çok daha az sebze yiyen bir ülkede bile domates, patates
ve maruldan sonra en çok satılan sebze. Bizdeki istatistiklere
ulaşamadım; ama bir numara olduğu ortaya çıkarsa hiç şaşırmam
(Tabii bu arada salçayı da işin içine katıyoruz).
Gıda değerine birazdan gireceğiz; ama bize kalırsa
domatesin bu kadar sevilip tüketilmesi, cazibesinde yatıyor. Bu
konuda elimizde bazı ipuçları var. Bildiğiniz gibi, domates
yeşil renkte de olur; ama turşunun dışında, kırmızı domates
kadar ilgi görmez. Renklerin sembolizmi üzerine bir kitap yazan
Michel Pastoureau, kırmızıyı "renklerin rengi" diye
tanımladıktan sonra "bazı dillerde renkle kırmızı ya da
kırmızıyla aşk aynı anlamı taşır" diyor ve devam ediyor:
"Kırmızı, duyularımızı heyecanlandırır; kan dolaşımını
hızlandırır. O, aşkın, şehvetin ve arzunun rengidir." Çok doğru.
Eğer olanağınız varsa, şimdi hemen buzdolabınıza koşup bir
domates alın ve ortadan ikiye kesin: Böyle bir kırmızıyı
Matisse'in tablolarında bile zor bulursunuz. (Bu arada hemen
ekleyelim: uzmanlar domatesin buzdolabında saklanmamasını
öneriyorlar; soğuk hava domatesi asitleştirip tadını bozarmış).
Kırmızının sınav kağıtlarından tutun da, dur işaretlerine kadar
sayısız alanda dikkati çekmek için kullanıldığını da
unutmayalım. Kırmızı bir çok ülkenin bayrağında da görünür; ama
en güzel kırmızı, yine de bizim bayrağımızdaki kırmızıdır.
Domatesi estetik açıdan muhteşem bir sebze yapan, sadece
kırmızı rengi değil tabii. Kırmızı ıspanak veya hıyara ne
dersiniz? Bana pek cazip bir kombinasyon gibi görünmüyor. İşte
burada Evrimsel Psikoloji işin içine giriyor. Bu tür
psikologlar, davranışlarımızı evrim teorisi ışığı altında
değerlendirirler. Örneğin, hanımların göğüs ve kalçaları diğer
uzuvlara nazaran erkeklere çok daha cazip gelir. Bildiğiniz
gibi, bu yuvarlaklığın ana nedeni yağ hücreleridir ve kıtlık
zamanlarında, özellikle hamile olan ya da çocuk emziren hanımlar
bu depodan faydalanırlar. Evrimsel psikologlar, bebeklerin neden
cazip göründüklerini tombul yanaklara bağlarlar. Hatta
geçenlerde kaybettiğimiz, son zamanların en ünlü evrimcilerinden
Stephen J.Gould, Mickey Mouse'un ilk filmlerde sivri olan
burnunun, sonraki filmlerde çok daha yuvarlak bir şekil
aldığını, bu teorinin bir kanıtı olarak örnek vermişti.
Kısacası, insanların yuvarlak cisim ve uzuvlara karşı sempatisi
biraz da genlerinde yatıyor. Domatesin üzerinde böyle bir teori
üretildiğini işitmedim; ama yakın bir zamanda ortaya çıkarsa hiç
şaşırmam.
 |
|
"Peki ama",
diyeceksiniz, "madem domates bu kadar cazip bir bitki, o
zaman neden bir Domates Senfonisi veya şiiri yok? Domatesi
en az bizim kadar tüketen İtalya'nın ünlü operacısı
Verdi'nin "Ramadeeees!" diye bir aryası var da, neden
"Domateees!" diye bir aryası yok? Aynı şekilde, neden Anton
Chekhov "Domates Tarlası" değil de Kiraz Bahçesi'ni yazmış?"
Bana sorarsanız burada kurunun yanında yaşın da yanma kuralı
geçerli. |
Domatesin en yakın arkadaşları olan
hıyar, marul ve soğanın estetik değerlerden yoksun olması,
domatesin bir arkadaş kurbanı olmasına neden oluyor.
Ama iyi ki biliminsanları, sanatkârlar gibi domatesi ıska
geçip hakkını yemediler. Harvard Üniversitesi'nden Prof. Edward
Giovannucci şimdiye domates-kanser ilişkisi üzerinde duran tam
72 ayrı bilimsel araştırmayı inceledikten sonra, bunların
57'sinde domateste bol miktarda bulunan "likopen" adlı bir
maddenin özellikle prostat, akciğer ve mide kanserlerini
önlemekte önemli etkisisinin kanıtlandığını yazıyor. (Journal of
the National Cancer Institute. Şubat, 17, 1999) Önemli bir
nokta: Bu etkiden faydalanmak için domatesi taze yemek
gerekmiyor; salça veya kaynatılmış domateste de aynı koruyucu
özellik var. Ama domatesin diğer harika özelliklerinden
yararlanmak isterseniz, onu diri diri yiyin. Bakın 150 gramlık
bir domates, günlük ihtiyacınız olan A vitamininin yüzde yirmi,
C vitamininin yüzde kırkını ve demirin de yüzde ikisini
sağlıyor. Buna ilaveten 6 gram karbonhidrat, 10 miligram sodyum
ve 360 miligram potasyumu da birlikte alıyorsunuz.
Domatesi sebze olarak biliriz; ama botanikçiler onu meyve
kategorisine koyar. Bunun nedeni de, yediğimiz kısmın tıpkı
elmada olduğu gibi, çekirdeği saran doku olması. Domatesin halk
tarafından sebze olarak kabul edilmesinin nedeni, meyveler gibi
yemekten sonra değil, ana yemekle birlikte yenmesi. Sebze mi,
yoksa meyve mi kavgası bir ara o kadar kızışmış ki; olay ABD
Anayasa Mahkemesi'ne kadar gitmiş ve yargıçların 1893 yılında
verdikleri kararla domates sebze ilan edilmiş. Bize kalırsa, bu
kararın Peru ya da Meksika'da verilmesi daha doğru olurdu; çünkü
domatesin ana vatanı ABD değil, bu iki ülkeden biriymiş.
Domatesi Avrupa'ya 16. yüzyılın ilk yarısında İspanyollar
götürmüş; ama ilk tepkiler pek olumlu değilmiş. Yüzyıla kadar
her ne kadar küçük bir kesim, domatesi cinsel gücü arttıran bir
ilaç gibi gördüyse de, çoğunluk zehirli zannettiği için yememiş.
Domatesin yaygın bir şekilde kullanılması, ancak 19. yüzyılda
İspanyol ve İtalyanların öncülüğünde başlamış. İşte bu yıllarda
domates Atlantik'i bir daha geçerek bu kez Kuzey Amerika'da kök
salmaya başlamış (Domates tekrar Amerika'ya dönerken, hıyarı da
birlikte getirmiş. Eh, her sultana bir nedime gerekir, tabii).
Emniyetli bir şekilde yapıldığı müddetçe genetik
mühendisliğinin insanlığa büyük faydalar getireceğini defalarca
vurgulamışımdır; ama araştırmacıların benim sevgili
domateslerimin genlerini değiştirerek akıllarına göre daha
mükemmel bir ürün çıkarma çabalarını duyduğum zaman, sanki Petek
Dinçöz hanımın estetik ameliyatı geçirdiğini duymuş gibi
üzüldüm. Ameliyat olmak için sırada bekleyen bu kadar sebze
meyve varken bu harikaya el atmalarını bir türlü anlayamadım
doğrusu.
İlk genetik cerrahi, 1990'lı yıllarda Calgen adlı bir
Amerikan firması tarafından gerçekleştirilmiş. Amaç: Diriliğini
daha fazla koruyan ve daha geç çürüyen bir ucube yaratmak. Bu
ucube, bir süre süpermarketlerde satılmaya başlandı ama birkaç
kendini bilmezin dışında fazla bir ilgi görmedi. Bir süre sonra,
endüstri devi Monsanto'yla birlikte iki ayrı firma genleri
değiştirilmiş domateslerini pazara sürünce ortalık oldukça
karıştı. Açılan patent davaları birçok avukatı zengin ettiği
gibi, bir şirketin iflasına, diğerinin de Monsanto'ya
satılmasına neden oldu. Satışlar da pek iyi gitmedi; sonunda
Monsanto, 100 milyon dolar harcadığı bu ucubeyi piyasadan geri
çekti.
Bildiğiniz gibi Avrupa Birliği kapılarını bize açmakta
oldukça zorlanıyor. "Bunun domatesle ne ilgisi var?" derseniz,
sizi bir daha düşünmeye davet ederim. Bize kapılarını açmak
istemeyen Avrupalıların o "akıllı" atalarının bu sebzeyi zehirli
diye yemediklerini tekrar anımsatalım. Kim bilir, onların
torunları da aynı mantıksal doğruda bizlerin zehirli olduğunu
sanıyordur. Daha akıllanmadılar herhalde.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 421 Aralık-2002
Sargun A. Tont'a teşekkürlerimizle
Denizce

|
|