|

Bülent Ecevit, 28
Mayıs 1925 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Ressam Nazlı Ecevit,
babası Kastamonu Eski Milletvekili Dr. Fahri Ecevit’ti.
İstanbul Amerikan
Koleji'nden 1944 yılında mezun olan Ecevit, 1946 yılında, aynı
okuldan sınıf arkadaşı Rahşan Ecevit (Aral) ile evlendi.
Bülent Ecevit,
1944'de Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'nde İngilizce çevirmeni olarak
çalışma yaşamına girdi. 1946-50 arasında Londra'da Basın Ataşeliği
yapan Ecevit, çeşitli dönemlerde ''ulus'', ''yeni ulus'' ve
''halkçı'' gazetelerinde yazar ve yazıişleri müdürü olarak çalıştı.
''Milliyet'' gazetesinde günlük yazılar yazan Ecevit, Forum dergisinin
yazı işleri kadrosunda yer aldı. Bülent Ecevit, 1972'de aylık ''özgür
insan'', 1981'de haftalık ''arayış'' dergilerini çıkardı.
1959 yılında CHP
Ankara milletvekili olarak Meclis'e giren Ecevit, 11. dönemde yine
Ankara: 2,3,4,5 ve 19. dönemde Zonguldak milletvekili olarak
parlamentoda görev aldı. Temsilciler meclisi üyeliği yapan Ecevit, son
seçimde TBMM'ye İstanbul milletvekili olarak girdi.
Ecevit, 1966
yılında CHP Genel Sekreterliği'ne, 1972'de ise Genel Başkanlığı'na
seçildi. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonrasında Genel Başkanlıktan
ayrılan Ecevit, 1987 yılında siyasi yasakların kalkmasıyla eşi Rahşan
Ecevit'in yerine demokratik sol parti genel başkanı oldu. Kısa bir
süre sonra yapılan genel seçimlerde partisinin iyi sonuç alamaması
üzerine görevinden ayrılan Ecevit, 1989 yılında yapılan olağanüstü
kurultayda yeniden Genel Başkan seçildi.
1961-1965 arasında
İsmet İnönü hükümetlerinde Çalışma Bakanlığı yapan Ecevit, 1974'te
kurulan Cumhuriyet Halk Partisi - Milli Selamet Partisi hükümetinin
başkanlığını yaptı.
|
 |
1977'de azınlık
hükümeti kuran fakat güvenoyu alamayan Ecevit, 1978'de bazı bağımsız
milletvekillerinin katkılarıyla kurduğu hükümette 21 ay başbakanlık
görevinde bulundu.
Şiir ve siyasi
nitelikte kitapları yayımlanan Ecevit, ünlü yazarlardan bazılarının
kitaplarını Türkçe'ye çevirdi. Ecevit'in şiirleri Federal Almanya,
Sovyetler Birliği, Romanya, Yugoslavya, Danimarka ve İsveç'te de
yayınlandı.
|
Ankara
Üniversitesi'nde İngiliz Dil ve Edebiyatı, Londra Üniversitesi'nde
Sanskrıkt, Bengalce, Sanat Tarihi bölümlerine devam eden ve 1957'de de
ABD'de Harvard Üniversitesi'nde sekiz ay incelemelerde bulunan Bülent
Ecevit, 1985 yılında Hamburg Üniversitesi'nde bir sömestr ders verdi.
Ecevit, yasaklı olduğu dönemde ve daha sonra başka Avrupa
üniversitelerinde, 1988 yılında ise çeşitli Amerikan Üniversitelerinde
konferanslar verdi.
12 eylül sonrası
dönemde, siyasal çalışmalarını sürdürdüğü ve askeri yönetime muhalefet
ettiği gerekçesiyle hakkında çok sayıda dava açılan Ecevit, üç kez
hapse mahkum oldu.
Ecevit, 30 haziran
1997'de ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz Başkanlığında kurulan 55.
Hükümet'te Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev aldı.
Bülent Ecevit,
DSP'nin 7 Aralık 1997'de yapılan Olağan Genel Kurulu'nda partinin
Genel Başkanlığına yeniden seçildi.
Ecevit,
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 2 Aralık 1998 tarihinde 56.
Hükümeti kurmakla görevlendirildi, ancak 21 Aralık'ta hükümeti kurma
çalışmalarında başarılı olamayarak görevi iade etti.
|
 |
Muğla bağımsız
milletvekili, Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez'in de hükümeti
kurma çalışmalarında başarılı olamaması üzerine 56. Hükümet'i kurma
görevi 7 Ocak 1999'da ikinci kez DSP Genel Başkanı ve İstanbul
milletvekili Bülent Ecevit'e verildi. Ecevit, 11 Ocak 1999'da Türkiye
Cumhuriyeti'nin 56. hükümetini kurdu.
18 Nisan 1999'da
yapılan erken genel seçimler sonucu oluşturulan DSP-MHP-ANAP'ın
oluşturduğu 57. Hükümette de 5. kez başbakanlık görevini üstlendi. 5
Kasım 2006 yılında yaşama veda etti. |
Kaynakça:
http://www.byegm.gov.tr
Can Dündar’ın
Kaleminden Bülent Ecevit
Rıdvan Akar'la
birlikte "Karaoğlan" belgeseli için onu bir hafta sürecek bir söyleşi
maratonuna çıkardığımızda saatler boyu siyaset hayatının girdaplarını
anlatmış ve sonunda kulaklarımıza inanamadığımız bir söz söylemişti:
"Biliyor musunuz,
Rahşan da ben de siyaset sevemedik."
Rıdvan'la
birbirimize bakakalmıştık.
Düşleri, bir kır
evinde resim yapıp şiir yazarak ömür geçirmekti.
Kader onları
bambaşka bir yazgıya sürükledi.
Yarım asır, hiç
sevmedikleri bir uğraşın baş aktörleri oldular.
İki peri
Böyledir İkizler
burcu; madden asık suratlı bir koltukta otururken ruhen bir salıncağın
oturağında semaya kahkahalar savurabilirler.
Çoğunlukla
birbirine taban tabana zıt ilhamlar veren iki farklı peri, iki farklı
yöne kanatlandırarak seni, ruhunu bedeninden koparabilir.
Bir çocuk kadar
coşkuluyken aniden karabasanlara sürükleyebilir.
Canın tembellik
çekerken doludizgin çalıştırabilir.
|
 |
Aynı anda hem kendi
kabuğunda yapayalnız hem kalabalıklara yön veren bir yıldız olmak
istemene yol açabilir.
Öfkeyle sükunet,
hoşgörü ve nefret, inkar ve ibadet, karmaşık bir kişiliği dokuyan
ibrişimler gibi birbirine dolanabilir.
Doğum gününde ölümü
düşündürebilir.
Seni bile şaşırtan
bu med-cezirler, yanına, ardına düşenleri öyle şaşırtır ki; bu
şaşkınlıkla ancak bir başka İkizler baş edebilir.
|
İkizler birbirinin
çelişkisini anlayabilir.
Tıpkı, şimdi benim
yapmaya çalışacağım gibi...
Popüler ve
Seçkin
Hayatı mitinglerde,
kitlelerin içinde geçti Ecevit'in... Kitlelere ses verdi; kitlelerin
sesi oldu.
Onların kasketini
taktı, mavi gömleğiyle meydanlarda fark yarattı.
Çalışma bakanlığı
döneminden son hastane yolculuğuna kadar yol arkadaşları işçiler,
köylüler, madencilerdi.
Seçkinler arasında
yer almayı hiç sevmedi.
Gösterişli makam
arabalarından, göz alıcı markalardan, "çok önemli kişi"
ayrıcalıklarından uzak durdu.
Havaalanlarında VİP
çıkışını kullanmadı, birinci sınıf uçmadı; yeri, hep arkalarda halkın
arasındaydı.
Robert Kolej mezunu
bir şair olarak solcuların köylülere önem vermemesinden, seçkinlerin
köylüyü hor görmesinden yakınırdı.
Ama özel hayatında
yalnızlığına düşkün bir "seçkin"di o...
Yanına, derinine
pek az kişi sokulabildi. Her daim mesafeli bir kibarlıkla uzak tuttu
yakınlaşmak isteyenleri...
Öyle dokunarak
iletişim kuranlardan, rakı sofralarında sabahlayanlardan, ha babam
siyaset konuşanlardan değildi.
Belki de onun aynı
anda bu kadar "uzak" ve bu kadar "yakın" olmasının intikamıydı,
kitlelerin bir dönem milyonlarla peşine düşüp hemen ardından onu derin
bir yalnızlığa terk etmesi...
Bir dönem umut
belleyip, bir dönem "İş çıkmaz" demesi...
"Kurtar
Karaoğlan"la "Yetti Karaoğlan" arasında gidip gelmesi...
Ciddi ve Çocuksu
En yaman siyasi
rakipleri bile teslim eder ki Ecevit, sözü ciddiye alınan, dengeli,
ilkeli bir liderdir.
Ciddidir.
Onu eğlenceli bir
parti gecesinin içki sofrasında kendisine uzatılmış mikrofona türkü
söylerken, bir mitingde işçilerle halay çekerken, bir televizyon
mülakatında fıkra anlatırken göremezsiniz.
|
 |
Kravatını, ceketini
pek nadiren çıkarır, zoraki gülümser, kahkahası işitilmemiştir.
Meydanlarda
Demirel, Erbakan tarzı bir tuluat gösterisi izletmez insanlara...
Şimdi çevirelim
madalyonu ve onu hastaneye sürükleyen nedene bir daha bakalım:
Kan ter içinde
cenazeden çıkmış ve anlaşılan o ki, çıktığında o elim beyin kanaması
çoktan başlamış.
Korumaları bir an
önce eve götürüp dinlendirme telaşında...
Yolda Ecevit, "Bir
yerde duralım da dondurma yiyelim" diyor.
|
"Bir an önce eve
gitsek" diyenlere çocukça boyun büküp "40 yılda bir dondurma istedim,
bunu da çok mu görüyorsunuz?" diye serzenişte bulunuyor.
Dondurmacıya
gidiliyor ve süreç hızlanıyor.
"Karaoğlan"
belgeselinde kullandığımız bir görüntüde, çalışma bakanlığı döneminde
"işten kırdığı" bir saatte Gölbaşı'nda donmuş bir gölün buzları
üzerinde taşları tekmeleyerek kaydırırken görünüyordu.
Muhtemelen aynı
saatlerde "ikizi", işçi sorunlarıyla cebelleşiyordu.
"Karaoğlan" bir kır
evinde şiir yazmayı hayal ederek, kapalı bürolarda geçirdi ömrünü...
Laik ve Dindar
Ecevit
Atatürkçüdür.
Laiklik konusunda
da ödün vermez bir tavrı vardır.
Merve Kavakçı'nın
türbanla Meclis'e geldiği gün kürsüde "Lütfen bu hanıma haddini
bildiriniz" diye kükreyişi hâlâ hatırlardadır.
Lakin o, iki laftan
birinin arasına Atatürk'ü sıkıştıran "gardırop Atatürkçüleri"nden
değildir.
Özellikle din ve
laiklik konusundaki yaklaşımı, son derece özgündür.
Robert Kolej'de
unvanı "Hacı"ydı.
Allah'ı konu alan
"Robot" şiirini daha 15 yaşındayken yazmıştı.
Kaynağını Hint
felsefesinden alan bir inanç yapılanmasının etkisindeydi; ama bu
inancı ustaca kendine saklarken inançlı insanları her daim kollamaya
özen gösterdi.
1960'larda yazdığı
"Atatürk ve Devrimcilik" kitabında şapka devriminin köylüye ekonomik
ve sosyal bakımdan bir şey kazandırmadığını belirtmişti.
1973'te, "Bir halk,
sosyal adalet getirecek düşüncelere açıksa beş vakit namaz kılsa da,
oruç tutsa, dinine, törelerine bağlı olsa da ilericidir" diye
yazmıştı.
Dinin siyasete alet
edilmesi konusundaki aşırı hassasiyetine rağmen siyasi hayatı boyunca
dindarların dışlanmaması, dine bağlı kesimlerin kazanılması
gerektiğini ısrarla savundu.
Tarih ve yurt
bilgisini entelektüel birikimiyle harmanlayınca bu özgün görüşlere
ulaşıyordu.
|
 |
Laiklik konusunda
Atatürk'ü İnönü'den daha esnek bulduğunu, son sultan Vahdettin'i hain
olarak değerlendirmediğini söylemesi, laik camiada tam bir şok
yarattı.
Fethullah Gülen'le
diyaloğu ve onun laik kesimin kuşkuyla baktığı okullarını öven
demeçleri, "laiklikle bağdaşan tarikatlar / bağdaşmayan tarikatlar"
ayrımı yapması, bazı tüyleri diken diken ediyordu.
Son dönemde,
Osmanlı'nın son dönemini inceleyen, CHP'nin altı okunu tartışmaya açan
ve o ilkelerin günümüzdeki geçerliliğini tartışan bir kitap üzerinde
çalışıyordu.
|
İnatçı ve
Uzlaşmacı
Demirel, Ecevit'i
son ziyaretinde;
"O inatçıdır. Bunu
da aşar" dedi.
"Ecevit'in inadı"
meşhurdur.
Nitekim o inat,
itirazlara rağmen katıldığı cenazede kendisini yatağa düşürmüştür.
Bütün dünyaya karşı
tek başına kalsa bile fikrini savunacak kadar dikbaşlı ve inançlıdır.
Ama aynı Ecevit,
Türk siyasi tarihine uzlaşmaların adamı olarak geçecektir.
Daha 1970'lerde
laiklerle dindarlar arasındaki cepheleşmeyi "tarihsel bir yanılgı"
olarak tanımlayıp bu yanılgıya son vermek için MSP ile koalisyona
giden odur.
1970'lerde canına
kasteden MHP'lilerle 1990'larda koalisyon kuran da odur.
Bu konuda,
kendisinden daha katı davranan eşinin itirazını bile dinlemeyecek
kadar "uzlaşmacılıkta inatçı" olmuştur.
Kaynakça:
http://www.candundar.com.tr
bulutların koşuşundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı
karıncaların telâşından belli
belki bir ağacın düşen yaprağı
pek o kadar göremesek de uzağı
yarından önemli
Göçmen
Sevdiklerimin başında bir bilmediğim
Görmediğim özlemediğim özlediklerimin başında
Yurdum olmadan sıladayım
Kimsem ölmeden yasta
Yollarda gözlediğim ne
Mektuplarda beklediğim ne
Nereden sürmüşler beni buralar nere
buralar nere, buralar nere
Bir bildiğim olmalı, bilmez olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum
Buralara konmuş göçmen olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum
|