| |
Resim yapma korkumu
yenip duvarlarımı kendi yaptığım eserlerle doldurduğumu daha önce
yazmıştım. Her ne kadar tablolarım misafirler tarafından çok
beğenildiyse de yer kalmadığı için asamadıklarımı vermeye kalkınca
dostlarımın çoğundan "Allah seni inandırsın, duvarımda bir santimetre
karelik boş yer yok" kabilinden yanıtlar aldım. Yaşamı boyunca tek bir
tablo satamayan Van Gogh'la aynı kaderi paylaşmak doğrusu beni
korkutmadı değil, ki ben satmak bir yana, değerli eserlerimi bedava
bile veremiyordum. Belki de yaptığım en büyük hata, arkadaşım Prof.
Jale Erzen'in tablosunu eserlerimle yan yana asmaktı. Benimkilere
şöyle bir göz atıp geçenler, O'nunkini dakikalarca temaşa ediyor,
hatta bazen yemeğe oturmayı bile unuttukları oluyordu. Ama ben öyle
kolay kolay pes eden bir insan değilimdir. Çözüm yolu, geçenlerde
müzik setimde La Bohem'i dinlerken kahve masasını verniklediğim bir
sırada geldi: Tansel hoca yağlı boya tablolarımızı korumak için
üzerlerine özel bir vernik sıkmamızı söylemişti. Eğer bu verniğin
üzerine mobilya ve yatlar için kullanılan vernikten de bir kaç kat
atarsam, tablolarımı banyonun duvarlarına bile asabilirdim! Böylelikle
ben duş alırken tablo buhardan etkilenmeyecek, hem de misafir
sanatseverler çok doğal bir ihtiyacı giderirken sanattan ayrı
düşmeyeceklerdi. Las Vegas kumarhanelerinin tuvaletlerinde kumar
makinelerine rastlarsınız; ama yerli yabancı dolaştığım bütün
müzelerin hiç birinde, tuvalette sergilenen tek bir tablo görmedim, ki
onların depolarında gün ışığına çıkmayı bekleyen binlerce tablo
vardır. Projem başarılı oldu; şimdi tuvaletimin duvarlarında sonbaharı
tasvir eden iki tablom asılı duruyor. Şimdiye kadar tuvaleti kullanan
misafirlerden manalı bir gülümsemenin ötesinde bir reaksiyon alamadım,
ama benim için tuvaleti kullanmak yeni bir boyut kazandı.

Patricia Johanson'un San Francisco kanalizasyon sistemi
planı ve eserin tamamlanmış hali
Eğer sanatkar
dostlarım bu yaptıklarımdan rahatsız oldularsa bu sayfada gördüğünüz
San Francisco Bay Walk fotosunu iyice incelemelerini öneririm. Ne
kadar güzel bir eser değil mi? Ben ilk kez gördüğümde hayran
kalmıştım. Aslında bu güzel eser San Francisco kanalizasyon
şebekesinin bir parçasından başka bir şey değil! Resmin hemen sağında
eserin planı var. Bu sanat ve mühendislik harikası eseri yaratan,
bugünlerde ekolojik sanat denince ilk akla gelen isim olan Patricia
Johanson'dur.
Ünlü sanat eleştirmeni
William Zimmer bu bayan için "günümüzün Leonardo de Vinci'si" diyor.
Diğer eleştirmenler ne derler bilmem; bana kalırsa Johanson en azından
ekolojinin Leonardo'su.
Eserlerini uzun yıllar
medyadan, kitaplardan hayranlıkla izlediğimiz Johanson'u bundan birkaç
yıl önce Prof. Jale Erzen ve arkadaşlarının ODTÜ'de organize ettikleri
çevre-sanat ilişkileri konulu bir sempozyumda tanıdık. Sanatkarımız bu
kadar ünlü olmasına rağmen bildiklerini, yaptıklarını başkalarıyla
kolayca paylaşan, gayet mütevazı bir insan. New York'ta doğmuş,
büyümüş ve yine aynı eyaletteki Benington Üniversitesi'nin sanat ve
müzik dallarını bitirmiş. Mezun olduktan sonra yaşamını bir süre
minimal veya soyut tarzda resim ve heykel yaparak kazanmış ama
Johanson'un sanat dünyasında kendine özgü bir yer bulması, yine bu
sayfalarda gördüğünüz Cyrus Field (Cyrus Alanı) adlı eseriyle başlar.
İki kilometre uzunluğunda ve patika şeklinde yapılan bu eser,
birbirini izleyen mermer, kızılağaç ve beton olmak üzere üç ayrı
bölümden oluşur. Gördüğünüz gibi birçok çevre sanat eserinin aksine,
burada doğaya bir müdahale yapılmamış; toprakla kucaklaşmış olan eser,
sanki doğanın doğal bir parçası. Art and Survival (Sanat ve Kurtuluş)
adlı kitabında Johanson bu eserinin doğallığını şöyle anlatıyor "Bütün
hayvanlar hâlâ orada, hatta çoğu bu projeyi kullanıyor. Yılanlar
mermerin üstünde güneşleniyor, gelengiller kızılağacın altında yuva
yapıyor ve küçük memeli hayvanlar beton boyunca tünel açıyor." Aynı
toprağın kendisi gibi bu eserin de dinamik bir görüntüsü var:
Sonbaharda çeşit çeşit yapraklarla bezenen patika, kışın karla
kaplanıyor. Bu heykelin diğer bir özelliği, San Francisco'daki
eserinde olduğu gibi, üzerinde yürüyebilmeniz.
Her büyük sanatkar
gibi Johanson da kendini geliştirip yeni ufukların arkasında yeni
hedefler arıyor. Bu çabaların faydasını en çarpıcı bir şekilde
Texas'ta geliştirdiği Fair Park Lagoon projesinde görüyoruz. İşte bu
eserde sanat ve ekoloji tam anlamıyla kaynaşıyor. Fair Park yarı
bataklık, kirletilmiş bir sığ gölmüş. "İlk gördüğümde, gölün üstü pis
bir balçıkla kaplıydı. Besin zinciri diye bir şey kalmamıştı. Bitki,
hayvan veya balık neredeyse hiç yoktu. Aslında, göl ölmüştü" diyor
Johanson ve ekliyor: "Ben birçok bitki ve hayvanı barındıran,
fonksiyonel bir ekosistem yapmak istedim". İlk iş olarak göl
temizleniyor, sonra inşaat başlıyor. Ziyaretçilerin gölün bir
tarafından öbür tarafına geçebilmeleri için yapılan patika, aynı
zamanda erozyonu önlüyor ve tıpkı profesyonel bir ekolog gibi
sanatkarımız orada ne tür bitkilerin büyüyebileceği hakkında kapsamlı
bir araştırma yapıyor: "Doğru bitkilerin yaban hayatı çekeceğini
biliyordum." Kısacası amaç, orijinal ekosistemi mümkün olduğu kadar
geriye getirmek. Fotoğraflarda göreceğiniz gibi restorasyonun en
önemli boyutlarından biri de, Texas'ın milli çiçeği Saggitaria
Platyphylla'yı model alarak betondan inşa edilen devasa heykel.
Heykelin ayakları balık, kaplumbağa ve kuşlara ev sahipliği yapıyor.
Gölün öbür tarafında Pteris Multffida'dan (bir çeşit eğreltiotu)
esinlenerek yapılan diğer heykel, bir çeşit köprü görevi görüyor. Kısa
zamanda çocuklar bu köprüyü bir oyun alanına çevirmişler. Patricia bu
projeyi hazırlarken konuyla ilgili uzmanlarla bol bol fikir
alışverişinde bulunduğunu söylüyor: "Bir sürü çevre problemini
çözmemin yanısıra yaptıklarımın biliminsanları, mühendisler ve şehir
plancıları tarafından kabul edilebilmesi gerektiğinin bilincindeydim."
Çevre sanatı
bugünlerde çok popüler bir disiplin; ama Patricia gördüklerinden pek
memnun değil: "Bugünkü çevre sanatının çoğu dekorasyondan başka bir
şey değil... Bir park yap. Çocukların oynayabileceği bir oyun yeri
yap. Kuşlar ve hayvanlar için bir habitat yap." Peki ama işin bir de
ekonomik yönü var. Patricia'ya göre bu sorun o kadar önemli değil,
çünkü: "Eğer başta planlarını iyi yaparsan, o boşluğu toprakla kapamak
için harcayacağın paradan daha fazla harcamazsın".

Ondan aldığım son
e-postada, kocasını kaybettikten sonra hemen hemen bütün yaşamını
işine adadığını ve son günlerde California'nın Petaluma kasabasının su
şebekesiyle ilgili bir geridönüşüm projesi üzerinde çalıştığını
yazıyordu. Doğanın yaralarını sarmayı kendisine bir ilke edinen bu
harika insanın "Gençler için önerilerin nedir?"sorusuna verdiği yanıt,
yalnız çevre sanatçıları için değil, her genç için geçerli:
"Yüksek hedefler
belirle, kişisel ihtiyaçlarını asgariye indir ve hiç bir zaman
ideallerinden ödün verme. Aynı hedefe ulaşmak için çeşitli yollar
vardır; çoğu dolambaçlı ve zorluklarla doludur. Önemli olan, ümidini
yitirmeden yoluna devam etmektir. Eğer bir çıngıraklı yılanla
karşılaşırsan onu bir tavşana döndürebileceğini sakın zannetme. Onu
sevmeyi ve onunla birlikte çalışmayı öğrenmelisin. Hiç bir zaman
parayı çözüm olarak görme... Hiç bir kimse senin fikirlerine ilgi
göstermese bile, sen yine yazmaya ve çizmeye devam et. Tabii şansa da
ihtiyacın olacak; ama sen iyi şeyler yaparsan şans da yanında olur."
Not: Bu
konuya ilgi duyanlar www.patriciajohanson.com adresinde sanatkar ile
ilgili daha ayrıntılı bilgilere ulaşabilirler. Bu makale, yazarınızın
Başkent Üniversitesi'nde verdiği "Ekolojik Sanat: Ne Kadar Ekolojik,
ne Kadar Sanat?" adlı konferansından derlenmiştir. Yazar başta Güzel
Sanatlar Fakültesi dekanı Filiz Yenişehirlioğlu olmak üzere tanıştığı
bütün öğretim elemanları ve öğrencilere, gösterdikleri ilgiden dolayı
teşekkür eder ve bu yepyeni, pırıl pırıl üniversiteyi kuran
yöneticileri, bilim kadar sanata da önem verdikleri için candan
kutlar.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 447
Şubat-2005
Sargun A. Tont'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|