http://www.yankiyazgan.com
Yine mi, demeyin. Bir çoğunuz "ne zararı var ki?" ile
"yasaklayalım gitsin" tartışmalarından gına getirmiş
olabilirsiniz. Ben de, aynı duygular içindeyim. Bu yazıda
televizyon ya da dijital oyunların şiddeti doğurup doğurmadığı
üzerine sürüp giden tartışmaya bir katkıda bulunmak istemedim.
Şiddetin bulaşmasına kayıtsız kalanların neden bu durumu tercih
ettiklerini düşünürken, rahat etmenin, rahatı bozmamanın
belirleyici olduğuna kanaat getirmiştim. Kasım ayında işlenen
bir cinayeti irdeleyen Mehveş Evin'in yazısı / sorusu
vesilesiyle, bu kanaati yazıya döktüm.
Şiddet, karmaşık ve tek bir etkene bağlanamayacak bir
davranış. Bir çok etkenin katkısı ile oluşuyor; bazen, bize
sebep gibi görünen etken, bardağı taşıran son damladan ibaret
olabiliyor. Bilgisayar oyunları ya da öldürmeli diziler
kötülüklerin sorumluluğunu kolayca yıkabildiğimiz ve bir
değişiklik yapmadan hayata devam etmemize imkan veren, makbul
(ve dayanıklı) hedeflerden. Şiddete yatkınlığı arttıran
durumların başında ev içindeki şiddet (ve onun doğal
tamamlayıcısı olan ihmal) geliyor. Bu ortamlarda büyüyüp,
sağlıkla “sıyrılanlar” olduğu gibi, ihmalin veya şiddetin ailede
pek olmayıp, çocuğa ait beyin ve davranış özelliklerinin şiddeti
kolaylaştırıcı rol oynadığı durumlar da mümkün.
Ev içinde şiddetin yaygın olduğu ortamlarda büyüyen
çocukların, zaten yüksek olan Türkiye ortalamasının da üstünde
sürelerle TV ya da bilgisayar oyunu oynadığını düşünürsek,
karşılıklı birbirini besleyen bu iki kanaldan hangisi daha
önemli? Şiddetin yaygın ve kanıksanmış bir “ev ve sokak hali”
olması mı, adam öldürmeyi veya tecavüz etmeyi sıradanlaştıran,
bir yandan da bunu (kendi dışında!) kimseye zarar vermeden
gerçekleştirme imkanı sunan oyun ve filmler mi? Herkes mi
etkilenir, bir zehirden mi söz ediyoruz? Kırılganlar
etkilenirler. Kırılganlar, hayal ile gerçeği ayırt etmeyi iyi
beceremeyen bir zihinsel yapıya sahip olanlar bir çocuğun
hayatında olmasını arzu etmediğimiz durumlara kolayca
düşebilirler.
Hangisi daha önemli, ya da hangisi en kötüsü diye
araştırmalarımız devam ededursun, amacımız şiddeti azaltmak ise,
en kolay kontrol edilebilecek olandan başlamalıyız. Şiddet
içeren, şiddeti, kan dökmeyi kanıksatan oyunları oynayanların,
küçük bir bölümünün gerçek hayatta uygulayıcı olması riskini
küçük olsa bile önemseyerek gidelim. Hiç olmazsa, kamusal
alanlar sayılan cafelerde ve benzeri yerlerde, çocukların
oynayabileceği oyunlara (sinemalardakine benzer) yaş sınırları
getirilmesi bence uygun ve gerekli. Çocukların gelişimini
sağlaması gereken kamunun ve yasayı uygulatmakla görevli
olanların sorumluluğu.
Öpüşme sahnelerinden zarar doğacağını düşünenlerin, adam
başına 5 silah hakkı verdiğini düşünürseniz, çocukları koruma
sorumluluğunu ne kadar yerine getirebileceklerinden ciddi
kuşkuya düşebilirsiniz.
Otoritenin sadece o dönem imtiyazlı sayılan kimse onun
güvenliğini sağlamaktan öte bir önceliği yok. Toplumun
üyelerinin birbirlerine yapacakları kötülükleri, kendine dönük
bir tehdit içermediği sürece görmezden gelmesi (“hoşgörü ile
karşılaması”), otoritenin toplumun içindeki şiddete müsamahakar
davranması, meselenin sadece psikolojik değil, hatta hiç
psikolojik değil, aksine toplumsal yapının bir kuralı olduğunu
düşündürüyor. Peki, kamu otoritesinden çocukların şiddete
uğramasını önleyici ya da şiddetin faili olmasına elvermeyici
yönde bir fayda gelmeyeceğini çoktan anladık. Çaresiz miyiz?
Çocukların aileleri basit piyonlar mı, toplumsal hayatın
içinde oradan oraya iradeleri dışında sürükleniyorlar mı?
Ailelerin çocuklarının hayatlarındaki sorumluluklarını daha
fazla yerine getirmelerini sağlayabilir miyiz? Belki şöyle bir
başlangıç yapılabilir, evlerimizdeki şiddete müsamaha
göstermekten vazgeçmeyi deneyebiliriz. Dikkat edin, şiddetten
vazgeçmek bile iddialı bir hedef, ama hoş görmek zorunda
değiliz. Toplumun “aydın” sayılabilecek düşünsel ayrıcalıklı
kesimlerinden başlayıp aşağıya ve yukarıya yayılan “çocuğu özgür
bırakma” eğiliminden, “özgür bırakma” ile başıboş bırakma
arasındaki farkı tanımlayana kadar, vazgeçerek devam edebiliriz.
Bu adımın zorunlu bir parçası var; anne-baba olarak rahatımızı
birazcık bozup, karşılıklı ilişkiye zaman ayırmaya birbirimizi
ikna edebilmemiz gerekiyor.
Anne-babaların birçoğu çocuklarını televizyon ya da
bilgisayar oyunu ekranı karşısında hapsetmekten
vazgeçtiklerinde, çocuklarını gerçek anlamda
özgürleştirdiklerinde onlarla ne yapacaklarını bilmediklerini
açık yüreklilikle söylüyorlar. Günümüzün ne yapacağını bilemeyen
anne babalarının çoğunun 1970'lerde çocukluğunu ve 1980'lerde
gençliğini yaşayan insanlar olması, toplumun (hatta aynı dönemde
dünyanın diğer bölgelerindeki toplumların) o dönemdeki
zorlanmasının ve darmadağın olmasının bedelini bugün mü ödüyoruz
sorusunu da akla getiriyor. Soru çok, cevap az.