http://www.yankiyazgan.com
1984 yazından bu yana bazen bloklarla art arda birçok yıl,
bazen de uzun aralardan sonra (bu yıl) olduğu gibi geldiğim
tatil beldesinin ölüm döşeğindeki hali bile fena değil... İnsanı
rahatlatan tanıdık ve şirin yüzünü yitirmeyen nadir yerler,
ölüme yakın hissi verseler bile, sevimliler. Belki ölümlerini
erteleyebilecek şeyler yapmamız için başka araçları
olmadığından...
Eskiden siması tanıdık birçok insan, bir ara (şimdiki)
radikal köşe yazarlarından birisinin tanımıyla “entellerin ağaç
gölgesinde kitap okuduğu yer” (bkz. GTB başlıklı yazı,
websitemde) Gümüşlük’te aynı minvalden bir hayat devam ediyor;
ama kesinlikle azınlığa düşmüş durumda... Büyük koydaki pansiyon
odasına burun kıvırıp, küçük koyun ucundaki “chic and
pretentious” balık lokantalarında yemeye düşkün kalabalıklar,
hem tanıdık (benzer “AVM”lerden), hem yabancı.
Yılmaz’ın pilli sessiz motorlu şişme botuna binip, uzaktan
uzaktaki köye (“la roche noir” diye isim takılagelmiş, koyun
sırtlarındaki vaktiyle hakiki yerleşim Karakaya köyü) ve
yakındaki uzantısı olan Gümüşlük yerleşimine bakarken düşünceler
uçuşmaya başlıyor. Kıyıda sağına soluna eklemelerle varlığını
göstermeye çalışan birçok mekan gözümüze takılıyor. Nedense, bir
türlü giderilemeyen bir eksiklik duygusu, inşaat hayatımıza
kentlerde olduğundan da fazla biçimde yazlıklarda egemen.
Balkon kapatma, bulduğu her boşluğu doldurma ve evde ancak
geçecek kadar yer bırakacak miktarda eşya bulundurma kültürünün
çocukları ve torunları, motel ve lokantalarına farklı muamele mi
yapacak? Her sene bir tarafına ilave inşaat yaparak eksikleri
giderilmeye çalışılan “motel” ve “lokanta”ların en büyük
eksikliğinin “fazlalıkları” olduğuna hükmediyoruz.
Fazlalıklardan arındırılmasının, eksikliklerinin
giderilmesine yeteceği tek yer Gümüşlük değil. Hepimizin
fazlalıkları en büyük eksiğimiz. Bu kulağa söz oyunu gibi gelse
de, oyun oynamıyorum, inanın.
Çöp Toplama
Kahramanları
Kent sokaklarının pisliğini çöp kutularının yokluğuna
bağlayanlardan değilim. Ama çöp kutuları terörden korunma
amacıyla sokaklardan kalkalı, çöpü kutuya atma gibi zahmetli bir
işlem iyice ortadan kalktı. Tabii, “sofrayı kuran kaldırsın”
kültürü çöpümüzü atacak yer bulana kadar muhafaza edeceğimiz
gibi bir yanılgı uyandırabilir, oysa, sofrayı kuran değil de
yemeği yiyen kaldırsın deyip, anneler oğulcuklarına da biraz
kıyabilselerdi, sadece erkeklerin ağırlığını taşıma zahmetinden
kurtulunmazdı. “Sorumluluk kavramına giriş 101” değerinde bir
ders, pisletme eyleminin doğal sonucunun temizleme olduğu
öğrenilmiş olurdu. Ama açtığı kapıyı kapatmak, tuvaleti temiz
bırakmak gibi “bize yabancı” eylemleri öğreneceğimiz tek yer
olan evimizde yapmadığımızı, tabii ki, plajlarda, tarihsel ören
yerlerinde, ormanlarda yapmayacağız. BirGün’de Nazım Alpman’ın
köşesinde aktardığı örneğe bakalım: Marmaris koylarında 13 gün
boyunca rasgele atılmış çöpleri toplayan İmdat Avcı ve ailesi,
‘herkes bizi takdir etti, ama kimse yardım etmedi’ demiş. Bu
takdir eden ama yardım etmeyen (işin bir ucundan tutmayan)
yaklaşımın ‘eline sağlık’, deyip sofradan çekip gitmekten bir
farkı var mı?
İmdat Avcı ve ailesinin tek avuntusu, kendilerine gösterilen
bu muamelenin aslında kahramanlara gösterilen cinsten olduğunu
fark etmeleri olacaktır. Kahramanlar alkışlanır ve
“destekliyoruz” nidalarıyla mücadelelerine uğurlanırlar. Bu
kahramanlık kaderi, yalnızca ülkemizin yalnız kahramanlarını
değil, yüzmilyonlarca dolarlık kahraman Batman’i (bkz. “Kara
Şövalye” macerası) de alır götürür.
Yalnız kalmak kahramanlığın kaderi olduğunca, yalnızların
kaderi de kahramanlık olabilseydi, hayat dengemiz bir bakıma
tamamlanmış olabilirdi. Ne yazık ki, hep bir eksik kalır.
Hatırlayın, eksikleri gidermenin yolu, yeni bir şeyler eklemeye
çalışmak değil, fazlalıklardan kurtulmak da olabilir.