| |
Ortaçağda Endüstri
Devrimi, söz konusu çağdaki endüstri yaşamını ve kurumlarını
ayrıntılı biçimde incelemektedir.
Ayrıca içinde
yaşadığımız çağ ile Ortaçağ arasındaki karşılaştırmalara da
çalışma boyunca yer verilmektedir. İnsanoğlunun yaşadığı,
yaratıcılığa en elverişli çağlardan birinin Ortaçağ olduğunu ve
ilk Endüstri Devrimi'nin de yine bu çağda gerçekleştiğini öne
süren yapıtın, yaygın olarak "Karanlık Çağ" denilen
döneme yeni bir bakış açısı kazandıracağını umuyoruz.
Önsöz
1970'lerin ağır
ekonomik bunalımına yol açan uluslararası enerji krizi patlak
verdiğinde, çoğu kimse, Batı teknolojisi uygarlığının, önceki
tüm uygarlıklar gibi, çökerek yok olma yazgısıyla yüz yüze
gelebileceği kaygısına kapılmışlardı. Durum böyle olunca, Oswald
Spengler'in yapıtlarına duyulan ilginin yeniden canlanmış
olmasına şaşmamak gerek. 1931'de yayımlanan "Man and Technics"
(İnsan ve Teknik) adlı makalesinde Spengler, "belki günün
birinde, makineye dayalı uygarlığımızın ortaya çıkardığı eserler
-yollar, limanlar, gemiler, görkemli kentler-, tıpkı eski İpek
Yolu, Çin Şeddi, Babil kenti gibi, kırık dökük yıkıntılara
dönüşerek unutulup gidecektir. Teknolojik uygarlık, her
uygarlıkta olduğu gibi, kendi kendini içten içe yiyip tüketerek
kaçınılmaz sonuna hızla yaklaşıyor" demektedir. Ayrıca şu
gözlemini de ekliyor Spengler: "Kömür ya da petrol, o da yoksa-
su gibi doğal güç kaynaklarının var olduğu yerlerde, bu sömürücü
uygarlığı canevinden vurabilecek bir silah da yapılabilir.
Günümüzde olan da budur; sömürülen dünya, patronlarından öç
almaya başlıyor."
Gelişen olaylar Spengler'in bu değerlendirmesinin bir
aşırı-kolaycılıktan öteye gitmediğini göstermiştir. Bu yüzden,
onun böylesine doğaötesi nitelikli kuramlarına katılmayabiliriz.
Ama Batı uygarlığının geleceğine ışık tutan çok ilginç yorumlar
getirmiş olmasını da yadsıyamayız. Spengler'in teknolojik
konuları irdelemesi sonucu vardığı kanıya göre, günümüzün,
teknolojiye bağımlı toplum yapısının temelleri Rönesans
döneminde, ya da İngiliz Endüstri Devrimi sırasında değil de,
Ortaçağda atılmıştır. İşte bizim çalışmamızın ana konusunu da bu
düşünce oluşturuyor.
Ortaçağ insanoğlunun
yaşadığı, yaratıcılığa en elverişli çağlardan biri olmuştur.
Avrupa'daki ilk endüstriyel devrim bu çağda gerçekleşmiştir.
Bilim adamları ve teknisyenlerin su ve rüzgâr gücünün yerini
tutabilecek yeni enerji kaynakları aramaya koyulmaları da o
günlere rastlar. 10. ve 13. yüzyıllar arasında Avrupa teknolojik
bir patlamaya tanık olmuştur. Hem bu patlama, hem de onu izleyen
çöküş dönemleri ile, 1750'den bu yana Batı'da sürüp gelen
endüstriyel toplum yaşamı -özellikle günümüzde Amerika'daki
durum-arasında çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Gerçekten, bu
ilk endüstri devriminin kimi özellikleri bugün hiç de yabancı
gelmiyor bize.
O zaman da, günümüzde
olduğu gibi, nüfus büyük ölçüde artmış, dolayısıyla kitlesel
göçler başlamış; başka yörelerde açılan yerleşim alanlarında
yeni yeni kentler kurulmuştu. Sosyo-ekonomik koşulların serbest
girişimciliğe elverişli bir ortam yaratması sonucu kendi kendini
yetiştiren işadamı tipi çıkmıştı ortaya. Kapitalist şirketler
kurulmuş, bunların hisseleri borsada alınıp satılır olmuştu.
Özel girişimciler birbirleriyle rekabet edebilmek için acımasız
yöntemlere başvurmuşlar, verimliliği artırabilmek amacıyla
işbölümüne yönelerek, sömürebilecekleri bir işgücü yaratmışlardı.
Öte yandan işçiler de büsbütün elleri kolları bağlı durmamışlar,
ücret artışı talebi, işe gelmeme, grev gibi eylemler yaparak hak
arama yoluna gitmişlerdi.
Enerji tüketiminde
önemli artışlar olurken, teknolojik yenilikler ve buluşlar, var
olan yöntemlerin daha da geliştirilmesini sağlamanın yanı sıra,
yeni enerji kaynaklarının bulunmasına yönelik çalışmalara da ön
ayak olmuştu. Önceleri el becerisi gerektiren işlerin çoğu,
artık makineyle yapılır hale gelmişti. Doğal olarak, tarım
alanında da devrimsel gelişmeler kaydedilmiş, böylece çiftçiler
çoğalan nüfusu besleyecek ölçüde bol ve çeşitli ürün elde
edebilir duruma gelmişlerdi. Hepsinden önemlisi, genel yaşam
düzeyinde bir iyileşme sağlanmıştı. Bir yandan bütün bunlar
olurken, öte yandan, sanayileşme nedeniyle su havzalarında,
ilerde çok olumsuz çevresel sorunlar doğurabilecek büyük çapta
kirlenmeler başlamıştı.
Özel girişimciler,
toprak sahipleri ve finans kuruluşları bu endüstriyel gelişmeden
büyük kazançlar elde etmişlerdi, gelişen kapitalizm muhasebe ve
bankacılık alanına yeni yöntemler getirmişti. Bu giderek daha
fazla büyüme anlamına geliyordu. Ekonomik güce kavuşanlar,
siyasal gücü de ellerine geçirmekte gecikmediler. Politik
çıkarlar uğruna ekonomik yaptırımlar ustalıkla uygulanır oldu.
Öte yandan genel bir iyimserlik duygusu, akılcı bir yaklaşım,
kararlı bir ilerleme isteği toplumu sarmıştı.
Ancak öyle bir noktaya
gelindi ki, Ortaçağın bu canlılığı giderek tökezlemeye başladı.
Çok geçmeden adım adım çöküşe doğru gidiş belirtileri çıktı
ortaya. Nüfus artışı durmuş, sınıflararası çelişkiler
keskinleşmeye başlamış, toplumsal devinimdeki o eski canlılık
kalmamıştı artık. Çoğu işkollarına kısıtlayıcı önlemler
getirilmiş, önemli endüstri merkezlerinde, şiddetli çalkantılar,
huzursuzluklar uç vermişti. Bir yandan verimlilikte düşüş, bir
yandan da değişime, yeniliğe karşı ayak diremeler başlamış,
enerji üretimi ve makineleşmede neredeyse doyum noktasına
varılmış, yaşam standardı düşüşe geçmişti. Enflasyon
denetlenemezken, devalüasyona gidilmiş, bankalar batmıştı.
Geleneksel ahlaki
değerlerde de aşınmalar söz konusuydu. Topluma karşı
kayıtsızlığın artması sonucu bir aldırmazlık, bir çeşit
serbestlik oluşmuştu. Bu arada, toplumda estetik değer bilinci
gelişirken, birçok kimse geleneksel inançlarından koparak, yeni
ve yalnızca belirli dar çevrelere özgü düşüncelere, akımlara
yönelmişlerdi. Akılcılıktan mistisizme doğru bir kayış
başlamıştı.
Betimlemeye çalıştığım
bu Ortaçağ dünyası, Karanlık Çağlar ya da romantik şövalye çağı
görüntüsü vermiyorsa, bunun başlıca nedeni, akademisyen ve
aydınların el emeği ve mühendisliğe karşı ötedenberi
sürdüregeldikleri tutum sonucu teknoloji tarihinin evrensel
anlamda ihmal edilmesidir. Platon'un Gorgias'ında, zamanın
mühendislerinin filozoflarca nasıl küçümsendiklerine ilişkin
satırlara rastlarız: "Siz onu da, mesleğini de hafife alıyor,
'makineci' diyerek alay ediyorsunuz. Ne ondan kız alıyor, ne de
ona kız veriyorsunuz." Aydınların, akademisyenlerin,
mühendislere karşı tarih boyunca böylesine önyargılı bir tutum
içinde olmaları, onların, bu alt tabakadan gelen teknik
adamlarca kendi yaşamlarını kazanmak için yaratılan teknolojiye
ilgisiz kalmalarına neden olmuştur. Aydınlar ve akademisyenler,
yabancısı oldukları bu teknoloji dünyasında kesintisiz bir yazın
geleneğinin varlığından da habersizdiler. Bu anlamda Leonardo da
Vinci'nin çalışmaları ilginç bir örnektir. Mühendis olduğu için
zamanın aydınlarınca hor görülmüştü. Söz konusu aydınlar,
günümüzün çoğu Batı aydınları gibi, Leonardo'nun kimi
buluşlarını kendinden önceki kuşakların bırakmış olduğu
teknolojik yazına borçlu olduğunu bilmezlerdi bile.
Bizim Batı uygarlığının temelinde birbirine koşut şu iki eğitim
sistemi yatar: Mühendis yetiştirmeyi amaçlayan teknik eğitim;
kültür, sanat adamı yetiştirmeye yönelik sanat-edebiyat eğitimi.
C. P. Snow'un* kültürel kimliğini yaratan da yine bu ikilidir.
Ne var ki, sanat-edebiyat tutkunu tarihçiler, mekanik bilimleri,
başka bir deyişle, teknoloji tarihini incelemeye ve yazmaya
değer bulmamışlardır. Rönesans'tan bu yana, Batı'da her ne zaman
tarihsel bir karşılaştırma girişimi olmuşsa, tarihçiler
yönlerini Ortaçağa değil de, Roma dönemine çevirmişlerdir çoğu
kez. Gerçekte ise, Ortaçağ Endüstri Devrimi, daha önce de
belirtildiği gibi, İngiliz Endüstri Devrimi ve onun Amerika'daki
uzantısıyla pek çok yönden karşılaştırılabilir. Bu büyük
teknolojik dönemlerin ikisi de yaklaşık iki yüz ellişer yıllık
verimli bir ömür sürdürdüler. Daha sonra çöküş belirtileri
görülmeye başladı. Son yirmi yılda görüldüğü kadarıyla, günümüz
Batı endüstrisi toplumu, Ortaçağın teknolojik toplumununkiyle
neredeyse aynı tarihsel gelişim sürecinden geçmektedir.
* İngiliz romancısı
(1905-1980). 1959'da yazdığı The Two Cultures and the Scientıfic
Revolution (İki Kültür ve Bilimsel Devrim) adlı ünlü yapıtında,
edebiyatçıların bilim, bilim adamlarının da edebiyat konusunda
hiçbir şey bilmediğini belitmiş, dolayısıyla Batı uygarlığının
temelini oluşturan bu iki kaynak arasında çağlar boyu var olan
kopukluğa, iletişimsizliğe dikkat çekmek istemiştir. (ç.n.)
Günümüzde, teknolojik
atılımlarda belirgin bir durgunluğa tanık oluyoruz. Toplumumuzun
yapısını değiştirmeye yönelik yeniliklerin, buluşların yaşama
geçirilme olasılığı pek yok artık. Zaten var olan buluşlar
üzerinde birtakım iyileştirmeler söz konusu olabilecektir ancak.
Daha önceki her uygarlıkta olduğu gibi, teknoloji alanında bir
duraklama dönemine girmiş bulunuyoruz.
Bu çalışmanın temel
amacı Ortaçağın endüstriyel yaşamını, kurumlarını ve onların
yaratıcılık özelliklerini yeni bakış açılarından, ayrıntılı bir
biçimde incelemektir. Söz konusu çağ ile kendi toplumumuza
ilişkin karşılaştırmalara çalışma boyunca yer verilmiştir.
Ayrıca yaratıcılığa açık bu iki büyük dönem arasında gözlenen
koşutluklar da Sonsöz'de irdelenmiştir. Bu arada, okurlar da
konuyla ilgili olarak kendi kıyaslamalarını yapacaklardır belki.
Ancak burada önemli gördüğüm bir çelişkinin altını çizmek
istiyorum. 14. yüzyılda Avrupa'yı sarsan ekonomik bunalımın
ardından bir ekonomik ve teknolojik iyileşme dönemi yaşanmıştı.
Çağımızda ise bizlerin içine düştüğümüz bunalımın sonu
gelmeyecektir. Bu durumu yüzyıllar boyu sürecek bir çöküş,
tükeniş diye yorumlayabiliriz. Çağımız uygarlığının ilerki
dönemlerinde, yeni endüstri devrimleri olmayacaktır artık.
Jean Gimpel
Londra
Haziran, 1975
|
|