|

Yıllar vardır, insanlığın yaşamını değiştiren olaylarla anılır,
1789'daki Fransız devrimi gibi... Yıllar vardır, felaketlerle tarihe
damgasını vurur, 1999'daki Körfez depreminde olduğu gibi... Kimi
yıllarsa ekonominin motoru olan sektörlerin adıyla anılır...
Hatırlarsanız, 1980'li yılların ilk yarısının gözdesi bankacılıktı,
ikinci yarısının ise, tekstil-konfeksiyon. 1990'a geldiğimizde gözümüz
turizmden başkasını görmez olmuştu. Beş yıldızlı oteller birbiri
ardına yükselirken içlerini nasıl dolduracağımız o günlerde pek
düşünülmedi ama, onlardan birine sahip olmak zengin sayılmak için
yetiyordu.
2000'e girerken aklımız fikrimiz e-teknolojideydi. Üretmediğimiz ama
kullandıkça çağı yakalayacağımızı zannettiğimiz bilgisayarlar, cep
telefonları, baz istasyonları ve internet hatları! Bankacılıktan
turizme, imalat sanayiinden inşaata tüm sektörlerin e-teknolojiyle
çalıştığını, temelinde de enerjinin yattığını anlamamız doğrusu epey
zamanımızı aldı.
Oysa enerji tüm zamanların belirleyicisiydi! Günlük yaşamımızdaki
önemini hissetmemiz 1970'lerin sonlarında başlar. Elektrik
kesintilerini, petrol, tüpgaz kuyruklarını hatırlamak bile çoğumuzda
hala karabasan etkisi yapmaktadır. Enerji kaynaklarına sahip olmak
kadar üretime dönüştürecek teknolojiye de sahip olmak gerektiğini
öğrenmemiz de yine aynı yıllara rastlar. Enerjinin IMF kredilerinin
koşulu haline gelmesi ise geçen yüzyılın sonlarındadır. Hatırlarsanız,
90'lı yıllarda kapitalist sistemin krizinin iyice genişlemiş,
ulusötesi şirketler kar marjlarını korumak için maliyetleri, özellikle
de enerji maliyetlerini aşağı çekme çabasına girmişti. Enerji üretim
ve pazarlamasında sıkı bir rekabetin yaşandığı o yıllarda Türkiye gibi
enerji sektöründe devletin egemen olduğu ülkeler, kapitalizmin cazibe
merkezleri haline gelmişti. Yoğun dış kredi gereksinimi içindeki bu
ülkelerle yapılan stand-by anlaşmalarında enerji temel pazarlık
konusuydu.
Halihazırda enerji, tüm sektörlerin temel girdisi olması nedeniyle
IMF'nin Türkiye'ye önerdiği yapısal reformların temelini oluşturmakta.
Tabii ki bunda Türkiye'nin Ortadoğu, Kafkasya, Hazar çevresinde petrol
ve doğalgaz kaynaklarına sınırdaş olmasının yanı sıra kullanılmamış
rezervlerinin bulunması da etkili.
Petrole yakın olmanın bedeli...
Evet, mevcut petrol rezervlerinin dörtte üçü Ortadoğu'dan başlayıp
Basra, Hazar ve Rusya'yı da kapsayan alan üzerinde, ama!.. Petrol ve
doğalgaza seçenek enerjiler yaratılmasa dahi mevcut rezervler
dünyalıları yarım yüzyıl daha idare edecek düzeyde. Bu da kapitalizmin
en azından 2050 yılına kadar enerji kriziyle karşılaşmayacağını
gösteriyor..
Ne var ki, sistemin enerji kriziyle karşılaşmayacak olması,
kapitalizmin egemenlerini savaştan vazgeçirmek için yeterli değil.
Aksine, rezervlerin 45-50 yıl civarında kullanım ömrünün bulunması,
petrol üzerindeki denetim savaşını daha da kızgınlaştırmakta. ABD,
Avrupa Birliği gibi sisteme egemen olan ülke toplulukları rezervler
üzerinde denetim hakkı kazanmaya çalışacaktır!
• Eğer, kapitalizmin 30 senedir yaşadığı kriz, ulusötesi firmaların
kar marjları gerilediği için çıkmışsa, ki öyle!
• Eğer kapitalizm, bu krizinden kaynak maliyetlerini aşağı çekerek
çıkmaya çalışıyorsa, ki şimdilik başka çıkar yolu yok gibi gözükmekte!
Kapitalizmin egemenleri enerji kaynakları üzerindeki paylaşım ve
denetim savaşını daha da hızlandıracaklar. Globalizmin dünyasındaki bu
savaş, bildiğiniz gibi ülkelerin değil, global şirketlerin
egemenliğindedir. Türkiye, dün Afganistan, bugün Irak, yarın
Kafkasya-Hazer hattında devam edecek bu savaşa sınırdaş olmasının
ötesinde... Dünya enerji tüketiminin yarısını gerçekleştiren ABD'nin
dost ve müttefiki, Avrupa Birliği'nin ise üyeliğine adaydır.
Dolayısıyla, 21. yüzyılın enerji politiği biçimlendirilirken
Türkiye'ye de askeri ve ekonomik ev ödevleri verileceği kesin!
Ulusal enerji politikaları değişirken...
Krizin ilk sinyalini verdiği 1974'te OECD tarafından enerji alanında
işbirliğini geliştirmek amacıyla kurulan Uluslararası Enerji Ajansı
(UEA)'nın üç temel hedefinin:
• enerji maliyetlerinin düşürülmesi
• enerji politikasının ekonomi politikalara azami katkıyı sağlayacak
şekilde ticaret, döviz, istihdam, büyüme politikalarıyla uyumlu olarak
yeniden düzenlenmesi
• uzun ve kısa vadede enerji arz güvenliğinin sağlanması olduğu
hatırlandığında, enerjinin 21. yüzyıl siyasasındaki belirleyiciliği
daha kolay anlaşılabilir.
Halihazırda dünyada birincil enerji tüketiminde petrol % 40 ile
birinci sıradadır, ikinci sırada % 28 ile kömür, üçüncü sırada ise %
23 ile doğalgaz bulunmaktadır.
Ham petrol rezervi:
140.4 milyar ton
Paylaşım:
% 65.4 Ortadoğu ülkeleri
% 8.6 Güney ve Orta Amerika ülkeleri
Ham petrol üretimi:
3.5 milyar ton
Paylaşım:
% 31 Ortadoğu ülkeleri
% 10.3 ABD
% 8.8 Rusya Federasyonu
Petrol tüketimi:
3.3 milyar ton
% 26 ABD
% 16 AB
% 9 Çin
% 7 Rusya
% 5 Japonya
Petrol rezervleri kullanım süresi:
41 yıl
Doğalgaz rezervi:
146.4 trilyon metreküp
Paylaşım:
% 33 Rusya Federasyonu
% 16 İran
Doğal gaz üretimi:
2.3 trilyon metreküp
% 23.7 Rusya
Doğalgaz tüketimi:
2063.9 milyon ton petrol eşdeğeri
Doğalgaz rezervleri kullanım süresi:
62 yıl
Yukarıdaki rakamlardan da anlaşılacağı üzere, kapitalist dünyada
petrol ve doğalgaza seçenek enerjiler yaratılmasa dahi kısa dönemde
enerji kriziyle karşılaşılması söz konusu değil. Ne var ki, üretimde
petrole bağımlılığın artan bir hızla sürmesi, petrol rezervlerine
sahip olan ülkelerle olmayanlar arasındaki gerilimi artırmaktadır.
Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS)'nin hazırladığı
Energy Outlook 2020'de yer alan veriler de önümüzdeki 20 yılda ABD ve
Asya ile birlikte Avrupa'nın petrole bağımlılığının devam edeceğini
göstermektedir. Dolayısıyla durum, sistemin şimdilik iki egemeni
konumundaki ABD ve AB'nin Afganistan'da başlayıp Irak'ta devam edecek
savaşta da çıkar birliği oluşturmalarını zorunlu kılmaktadır.
Hal böyle olunca... Ulusal enerji politikalarının oluşturulmasında
ulusun önceliklerinden ulusötesinin önceliklerine doğru bir dönüşüm
başlamaktadır. Bu köklü politika değişiminde:
• mali sermaye genişlemesiyle krizin aşılamayacağının ortaya çıkması,
• enerji kaynak maliyetlerini ve fiyatlarını denetleyerek kar
marjlarını artırmanın temel hedef haline dönüşmesi,
• petrol, doğalgaz şirketlerinin sermaye yoğun teknoloji kullanmaları,
• sektörde tekelleşmenin pazara ulaşımdan yani rafineri ve dağıtım
kanallarından üretime doğru gerçekleşmesi belirleyici olmuştur.
Kısacası... 21. yüzyılın üçüncü yılına girdiğimiz şu günlerde
enerjinin sadece 2003'ün değil, önümüzdeki 10 yılın da birincil
sektörü olacağını artık biliyoruz. Bilmesine biliyoruz da enerji
sektörümüz birincil olmaya hazır mı derseniz, işte orası şüpheli!
Enerjisi bol bir yıl dileğiyle...
turkmini@superonline.com
Kaynakça:
Sea Life
Ocak-2003 No 16
Türkel Minibaş'a teşekkürlerimizle
Denizce

|