http://www.yankiyazgan.com
Mutluluk yaşanmaz hatırlanır, diye bir yazı yazmıştım. Yeri
geldi, yine yazayım. Mutlu anlarımıza örneklerin çoğunun,
yaşandığı anda pek de keyifli olmayan durumlar olduğunu
düşünürüm. Çektiğimiz sıkıntıları unutmaya, hatırlarken güzel
anları akla getirmeye yatkınız. En güzel günlerimiz, henüz
yaşamadıklarımızdır dense de (büyük şairler yanılmaz diye bir
kural yok), yaşamış olduklarımız, hele sıkıntılar içinde, ahlaya
vahlaya yaşadığımız anlar, sonradan ağzımız kulaklarımızda,
ballandıra ballandıra anlattıklarımızdır. Askerlik hatıraları,
soğuk yatılı okul geceleri, sıra dayakları... Dayanıklılığımız,
atlattığımız badireler ölçüsünde artar. Onları hatırlarken, "ne
güzel günlerdi, ne mutluyduk" diye iç geçiririz. Nerede o eski
Ramazan'lar, bayramlar ya da nerede o eski günler....
Geçmiş hatırlandıkça güzelleşir. Geçmişteki an yaşandığında
hissedilen tatsız duygular unutulur, hoş yanlar daha net, daha
yoğun biçimde öne çıkar. Merak ediyorsanız, geçmişte yaşadığınız
tatsız dönemlere ilişkin günlük notlarınız ya da mektuplarınız
varsa, çıkartıp bakın... Aynı günleri bugün nasıl anlattığınızla
karşılaştırın.
Masumiyet Müzesi'nin ilk cümlesi bana bunları düşündürdü.
Gelecek eğer var ise...
Kaldırımlar eskimeden niye yenilenir? Yenilendiklerinin
ertesi günü neden çoktan eskimiş olurlar? Çoğumuzun aklına
takılan, genellikle usulsüz kazanç sağlama ("birilerini zengin
edecekler") aracıdır, diye gördüğümüz bu durumlara (zengin olan
kendimiz değilsek) Geçtiğimiz günlerde bir yönetici/işadamı
grubuna stratejik düşünme üzerine verdiğim seminerden çıktıktan
sonra, âdetim olduğu üzere dinleyici olsaydım sorardım
dediklerim aklıma akmaya başladı (konuşmanın slaydlarını
www.yankiyazgan.com da
bulabilirsiniz).
Konuşmanın özünü aktarayım: Geleceği düşünebilmek, insanı
diğer canlılardan ayıran bir özelliktir. Bu özelliğimiz, evrim
süreci içerisinde kazandığımız ön beyin bölgesinin gelişimi
ölçüsünde belirginleşmiştir. Geleceği düşünebilen insanların,
planlayabildiklerini, hesap edebildiklerini, bir sonraki adımı
akıl edebildiklerini (ve geçmişi de doğru hatırlayabildiklerini)
görürüz. Diğer yandan, bize en yakın canlılardan başlıcası olan
neandertallerin beceremediği (biz insanlara özgü bir üstünlük
sağlayarak, neandertallerin yok olmasında rolü olan) bu
işlevleri kullanma sıklığımız pek de fazla değildir. Sezgilere
ve duygulara dayalı zihinsel sistemlerimizin ağır basması
sonucu, hemen o anda gerçekleşebilecek tehlikelere ve fırsatlara
odaklanır, geleceğin varlığının sadece bir olasılık, şimdinin
ise mutlak gerçek olduğunu düşünürüz. Ve öyle davranırız.
Stratejik düşünme ise, "başkalarının yapması iyi olur" türünden
bir beceri olur.
Bazı belediyelerin bir yılda 3-4 kez kaldırım yenileme,
usulsüz davranışlara izin verme, içki yasakçılığı ya da son
dönemdeki metrobüs uygulaması gibi görünüşü her biri kısmen
örtüşen çoğunluklara güzel gelebilecek çalışmaları yapmaları,
stratejik düşünmeme'nin güzel örnekleridir. Stratejik düşünmeyen
başkanların "hal"inden anlamalıyız herhalde. Yararı 10 ya da 20
yıl sonra anlaşılacak işler yapmanın, seçimlerde partileri,
kendileri ve yandaşları için bir yararı olmadığına göre,
stratejik düşünüp de kendi mesleki kariyerlerini mahvetmenin
manası da olmasa gerek.
Peki, bu geleceği düşünebilme yetimizi hiç mi kullanmıyor,
gelecek için bugünümüzden hiç mi vazgeçmiyoruz? Belediye,
hükümet gibi kurumlarda geleceği düşünmeden bugüne yönelik
politikalar üretenler, hiç mi düşünemediklerinden... Kesinlikle
hayır. Tek tek bireylere baktığınızda, geleceği hesaba
kattıkları, hatta kendilerinin içinde olmadığı bir gelecek için
bugünden zahmete katlandıkları bir durum var: Çocuk sahibi
olmak, çocuk büyütüp yetiştirmek... Nasıl oluyor da geleceği
düşünüyorsunuz, diye sorsak, "seviyorum" diyenler, "sevdiğimde"
diyenler ezici çoğunluk olacaktır.
Çok sevdiklerimizin bizim yaşam süremizin ötesine devam
edecek esenlikleri ve mutlulukları söz konusu olduğunda,
geleceği düşünebiliriz. Seviyorum diyebilenler, ilk bakışta bu
duygularla taban tabana çelişir gibi gözüken stratejik düşünme
becerisini harekete geçirebilenler oluyor.
Ülkesini, kentini, mahallesini, halkını seven yurttaşlar,
sevdikleri ölçüde bugünü ve kendilerini unutabilirler. Geleceği
düşünebilir, bugünün tutsağı olmaktan çıkabilirler. Bu bir
dilek, eninde sonunda.