| |
http://www.yankiyazgan.com
Türkiye'nin
en zengin 100 kişisi listesi gazetelerde yayınlandığında,
çocuklarımın ilk işi, listeyi baştan sona gözden geçirmek ve
sonra da annelerine ve bana dönüp, hesap sormak oldu: 'Biz niye
bu listede değiliz?'
Çocuklara,
Türkiye'nin en yoksul 100 kişisi listesinde de olmadığımızı,
bunu niye dert etmediklerini sorarak, cevabi konferansıma
başladım. Hatta, ülkemizde en yoksul 100 listesinde olmanın,
belki de üniversite giriş sınavında en düşük puan alan 100
kişiden birisi olmaktan bile zor olabileceğini, o sebeple düşük
performansa asıl üzülmeleri gereken noktanın o liste değil, bu
liste olduğunu da ekledim. Üstüne, onları da, anne-babaları gibi
en çalışkan 100 öğrenci listesinde görmeyi beklediğimizi
belirterek, mesajımı verdim. Tabii ki, sus-pus oldular. Devam
ettim.
Yoksullar
aslında zengin. Yoksulların yoksul olma sebepleri arasında,
genellikle ilk sırada, yeterince çalışmamaları, hep dalga
geçmeleri sayılır. Yoksullar ise, çoğunlukla işsizdir;
dolayısıyla çalışamazlar. Hele çalışan yoksullarla
kıyaslandığında, işsiz yoksulların, aslında, 'boş zaman'
açısından epeyce zengin oldukları görülür. Hem çalışıp, hem de
yine yoksul kalmaktansa, boş zamanlarını bozdurup bozdurup
harcayabilirler. Böylece, zaman içerisinde akıllanıp, iş
olduğunda da çalışmamayı seçtiklerini görürüz. 'Hemen işsiz mi
kalmalı, boş zamanımız çoğalsın diye? Hiç çalışmamalı mıyız,
nasıl olsa yoksul kalacağız diye?' sorularını duymazlıktan
gelerek, devam ettim.
Çalışmadan
kazanmak. Çalışmayı yalnızca bir para kazanma yöntemi olarak
gördüğümüzde, yoksulların mecburen keşfettiği çalışmamak da
uygun bir yöntem sayılabilir. Örneğin, bir yatırım yapmamak,
yeni bir işe girişmemek ülkemizde çok uygulananan yoksul
olmayanların yaygın kullandığı bir iş taktiğidir. İş güç
yapmadığınızda 'paranızın cebinde kalması', çalışarak, iş
yaparak para harcamak gibi riskli durumlardan bizi uzak tutar.
Belirsizlik ekonomisinin egemen olduğu ülkemiz ve benzerlerine
bir psikolojik gerçek olarak kabul edebiliriz bu durumu.
İş-kence.
'İş' kelimesinin Avrupa dillerindeki karşılıklarının kökenlerini
araştıralım. İspanyolca'daki 'trabajo' kelimesi (Fransızca'da
'travail') Latince'deki trepanum'dan geliyor (Bu bilgiyi F.
Savater'in Gençlerle Politika Üzerine adlı kitabından
öğrenmiştim). Trepanum: Üç sopadan oluşma bir işkence aleti.
Falaka gibi bir şey yani. Romalılar da 'zahmet', 'yorgunluk'
anlamına gelen 'labor' sözcüğünü, iş karşılığında kullanmışlar.
Öyleyse, işsizlikten yoksulluktan şikayet niye? Hele çalışmamayı
tercih etmeyi, iş-kence çekmeyi reddetme olarak görebileceğimizi
öğrendikten sonra. Boş zaman yoksulu 'zengin'ler isyan etmesin
de kim etsin... O ilk 100 zengin listesine girmenin bedeli
düşünülenden çok yüksek. İlk 100 yoksuldan birisi olmanın esas
marifet olduğunu çocuklara kanıtladıktan sonra, zengin çocuğu
olmadıklarına üzülmemeleri gerektiğini bir kez daha vurguladım.
Türkler
çalışkandır. Bu iddialı cümleyi uzun uzun ayrıca açıklarım; ama
çalışma ile zengin olma arasında bir halkaya daha gereksinim
olduğunu gösteren bir çalışma hayatımız var. Neredeyse 24 saat
açık bakkallar, büfeler, karpuz sergileri, bir müşteri için
dükkan açan esnaf, hepimizin bitmek bilmeyen işleri,
dosyaları... Bir yandan da, çalışkanlığımız oranında zengin
değiliz. 'Biz verimli çalışmayı bilmiyoruz, efendim' der gibi
olduğunuzu duyuyorum. Uğraşıp uğraşıp da bir sonuca varamamanın
mekanizmasına değişik yazılarda değindim; ama benimle bitecek iş
değil, derin psikoloji var orada.
Çalışmayı
sevebilmek için. Freud, 20.yüzyılın başlarında insanın temel
ihtiyaçlarını 'çalışmak (ve sevmek)' olarak tanımladığında,
Romalıların yan gelip yatmayı daha yüksek düzeyde bir faaliyet
gördükleri dönem kapanmıştı. Peki, çalışmayı sevmek mümkün
müdür? Eğer yaptığımız işten, ortaya çıkardığımız üründen zevk
alıyorsak; çalışmayı sevebiliriz. Ya zevk almıyorsak? Çalışarak
elde ettiğimiz (örneğin; para, güç, ilişkiler) bizi ilerdeki
hedeflerimize daha kolay ve hızlı taşıyacaksa, zevk almadan da
idare edebiliriz. Sıkıntıların ne kadar süreceğini bildiğimizde,
sıkıntıya katlanmak kolaylaşır. Çalışma hayatımızın sonundaki
yere (mesela, emeklilik) ne zaman ulaşacağımızı bilmek,
ulaştığımızda nasıl bir hayat yaşayabileceğimiz hakkında fikir
sahibi olmak, açıkçası 'aç, açıkta ve muhtaç' olmayacağımızı
bilmek yeterli olabilir.
Zenginlerin
tembel, yoksulların çalışkan oldukları dönem bitti. Belki,
yoksullar, çalışa çalışa bir yere varamadıklarını gördüler.
Belki, çalışmanın gelişen yeni tanımlarının dışında kaldılar
veya bırakıldılar. Değişik fikirler oluşturma, yenilikçilik ve
girişimcilik için gereken altyapıyı geliştirmeye fırsatları
kalmadı. Zenginleşme sürecini, artık, 'ileride az çalışmak için
şimdi çok çalışmak' olarak tanımlarsak, az çalışmanın ya da
tembelliğin bir hedef haline geldiği bir dönem açılıyor,
diyebiliriz.
Dinlenmek de
çok yorucu bir faaliyet. Üstelik, artık çalışmamak ve dinlenmek
de zahmet ve emek gerektiren bir faaliyete dönüştü.
Kazandıklarınızı harcamak için dünyanın dört bir köşesine gitmek
dışında, dağlara tırmanmak, paraşütle dalış yapmak, vahşi
hayvanlarla boğuşmak, her gün saatlerce 'gym'lerde zaman
geçirmek gibi bir faaliyet listesi zengin olduğunuza sizi pişman
edebilir. 'En zengin 100 Türk' listesinde adınızı bulamadığınıza
sevinmelisiniz.
Prof. Dr. Yankı Yazgan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

12.09.2006 |
|