| |
Bu bölüme Nazım
Hikmet'in bir şiiri ile başlamak istedim ;
Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü
Dalgaları karşılayan
gemiler gibi,
gövdemizle karanlıkları yara yara
çıktık, rüzgarları en serin
uçurumları en derin
havaları en ışıklı sıra dağlara.
Arkamızda bir düşman
gözü gibi karanlığın yolu.
Önümüzde bakır
taslar güneş dolu.
Dostların
arasındayız!
Güneşin
sofrasındayız!
Dağlarda gölgeniz
göklere vursun,
göz göze
yan yana
durun çocuklar.
Taşları birbirine
vurun çocuklar.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun
doldur içelim.
Başları
göklere
atalım
serden geçelim..
Heeey, nerden
geçelim?
Yalnayak
koşarak
devlerin
geçtiği
yerden geçelim.
Heeey
hop
Heeey
hep
birden geçelim.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun,
doldur içelim.
Dostların
arasındayız!
Güneşin
sofrasındayız!.
Nazım Hikmet Ran
Bölüm
Girişi
5 Mayıs günü
Ertuğrul Haliç'te Bahriye Bakanlığı'nın önündeki şamandıralardan
birine bağlıydı. O gün hafif bir rüzgâr esmekteyken, geminin yelken
ve makinelerinin tecrübeleri yapılacaktı. Yelken tecrübesi sırasında
geminin cıvadra gönderine bağlı üçgen şeklinde küçük birer yelken
olan, trinketine flok, kontra flok
ve flok yelkenlerinden üçü birden açılınca, cıvadra gönderi rüzgâr
altına doğru çatırtıyla eğildi, sakalını kopardı ve
bostonu denize uçtu. Yelkenler
süratle toplatılarak yırtılmaları önlendi. Olayın nedeni; cıvadra
gönderini kurtların yemiş, çürütmüş olmalarıydı. Aynı anda gemi
komutanı ve süvarisi baş tarafta flok yelkenleriyle meşgul olurken,
kıç taraftan top patlamasını andıran bir infilak sesi duyuldu ve
kaportalardan dumanlar yükselmeye başladı. Personel gemide yangın
çıktığı düşüncesiyle kıç tarafa koşmaya başladı. Olayın nedeni:
Makineyi tecrübe etmek için kazanların fayrap edildiği sırada, otuz
libre-puskare buhar basınca dayanması gereken kazanların, basınç
sadece dört libre puskareye çıkınca patlaması ve etrafa ateşler
saçmasıydı. Bu sırada geminin çarkçıbaşısı Harty Bey ıstakoz gibi
haşlanarak, kendini güverteye zor atmıştı.
Çarkçıbaşı Harty
Bey, Bakanın huzurunda fırkateynin kazan ve makineleri esaslı
surette onarılmadıkça ve kazan altlarının çürüyen tahtaları
değiştirilmedikçe sefere çıkmanın münasip olmayacağını kesin bir
dille ifade etti !!!...
Yol ver serdümen yol
ver
Gece gündüz seyredelim
Bu havaya rabbim yol ver
Vatanımıza dönelim.
Hazırlıklar
Geminin personel
noksanlıklarının giderilmesi paralelinde, seyir noksanlarının da
ikmaline çalışılıyordu. Uğranılacak limanlarda personelin dost ve
düşmana karşı mümkün olduğu kadar yeknesak giyinmesi için subaylara
ve tüm personele ikişer adet aynı renk fesle, ikişer takım kışlık,
dörder takım da yazlık elbise ve üçer çift ayakkabı verilmesi irade
olunmuş ve bunların bir kısmını müteahhitler seyir günü ancak
yetiştirebilmişlerdi. Hint, Çin ve Japon ülkelerinde fes
giyilmediğinden fesleri kalıplamak üzere top ambarında mangal
kömürüyle çalışan bir kalıphane kurulması gerekli görülmüş, bunun
için de dışarıdan bir kalıpçı ustası tedarik edilerek sefere
götürülmüştü.
Açık denizlerde
yapılacak bu gezinin mühim bir kısmı tropikal iklimler geçeceğinden
personelin bu iklim koşullarında da aynı zindelikte ve sıhhatte
tutulması gerekliydi. Keza yelkenle yapılan seyirlerde personelin
pazı ve bilek kuvvetine dayanan gemicilik ameliyeleri de vardı. Bu
yüzden de personele et yedirmek şarttı. Ama etler nasıl korunacaktı?
Sorun buradaydı. Zira o tarihlerde gemilerde bugünkü anlamda soğuk
hava depoları, buzdolapları vb etleri koruyacak yerler yoktu.
Konservecilik de henüz yapılmıyordu. Kavurma etinin de sıcak
iklimlerde erimek suretiyle bozulduğu Kızıldeniz ve Basra Körfezi
sularında sefer yapan gemilerin tecrübelerinden biliniyordu. Bu
yüzden konu, bakanlığı ciddî surette meşgul eden bir konu olmuştu.
Arayışlar sonucu, nihayet bir çare bulundu: Geminin kuytu bir
yerinde üç beş baş sığır ve koyun alabilecek, bunları beş on gün
barındırabilecek bir ağıl inşa olundu. Hayvanların bakımı ve kesimi
için Kasımpaşa Kasaphanesi Amiresinden bir kasap celb olunarak gemi
personeline ilave edildi. Bu uzun gezinin uğranılacak limanlardan
temin edilecek ekmek ve peksimetle başarılması zor görüldüğünden
geminin fırını genişletildi.
Personelin seyir
için gerekli olabilecek çamaşır ve diğer kişisel eşyasını temin
edebilmesi için subaylara on beşer, diğer personele beşer altın
dağıtıldı. Komutan Osman Bey'e yüz, Süvari Ali Bey'e ve başçarkçı
İbrahim Bey'e ellişer altın ihsan olundu. Personelin parayı dahi iyi
değerlendirebilmesi için Kapalıçarşı'da bekâr çamaşırları diken
toptancılarla temasa geçildi. Bu şekilde tasarruf edilen paralarla,
gezi süresince uğranılacak limanlarda rastlanabilecek ve ilişki
kurulabilecek yabancı savaş gemileri personeline ve Japon
denizcilerine, Türk denizcileri tarafından verilebilecek hatıra
eşyalarının ve hediyelerin alımı için kaynak yaratılmış oldu. Bu
hediyeler arasında, sedef kakmalı nalınlar, kehribar ağızlıklar,
yasemin çubuklar, kenarı yazılı Bursa havluları, işlemeli
çerçeveler, feshane kumaşları, fildişi eşyalar, Amasra'nın şimşir
süs eşyaları, gümüş kupalar, süslü bakır taşlar, boncuklar, mercan
gerdanlıklar, sırma işlemeli terlikler gibi imparatorluğun o zamana
özgü bugün de makbul olan zarif hediyelik eşyaları vardı.
Teknik Hazırlıklar
Ertuğrul'un seyrine
kadar Osmanlı Bahriyesi'nde, Atlas Okyanusu'nun doğusunu, Akdeniz'i,
Karadeniz'i, Kızıldeniz'i, Basra Körfezi'ni ve Hint Okyanusu'nun
batı sahillerini gösteren ve her birinin içinde otuz kırk harita
bulunan dokuz harita cüzdanı vardı. Halbuki bu gezi Japonya'ya kadar
uzayacak, birçok limanlara girilip çıkılacaktı. Onun için Hint
Okyanusu'nun doğu sahillerini, Çinhindi Yarımadası sularını, Çin ve
Japon denizlerini ve çevrelerini gösteren haritalara ihtiyaç vardı.
Bahriye Bakanlığı'nın "Seyir Aletleri ve Rasat Şubesi" depolarında
bu haritalar mevcut değildi. Bunlardan acele olarak üçer takım
sipariş edildi ve seyre yetiştirildi. Ayrıca düzeltmeleri yapılmış
sekstant aletleri, Londra'daki Greenwich saatine göre çalışan hassas
kronometreler, stopwatch'lar, barometreler vb gibi seyir yardımcısı
aletler de alındı. Seyredilecek sularda, rastlanabilecek bütün deniz
fenerlerinin özelliklerini gösteren fener risaleleri, Asya'nın doğu
ve güney sahilleri hakkında her türlü bilgiyi veren o zamanki
isimleriyle "Rehberi Derya"lar yani kılavuz kitapları Pilot Book'lar
satın alındı ve gemiye verildi.
İmparatorluk
topraklarının kıyıdaş olduğu denizlerde dikkate alınacak derecede
medcezir yani gelgit olayı olmuyordu. Halbuki Çin Denizi'nin
kuzeyindeki sahillerde birkaç metreye ulaşan medcezir değişiklikleri
ve bundan dolayı da oldukça kuvvetli medcezir akıntıları oluyordu.
Bu yüzden medcezir hesaplarının yapılmasına yarayan cetvellerin de
tedarik edilmesi gerekiyordu. Ancak bundan sonra geminin seyri için
gerekenler sağlanmış denilebilirdi.
5 Mayıs günü
Ertuğrul Haliç'te Bahriye Bakanlığı'nın önündeki şamandıralardan
birine bağlıydı. O gün hafif bir rüzgâr esmekteyken, geminin yelken
ve makinelerinin tecrübeleri yapılacaktı. Yelken tecrübesi sırasında
geminin cıvadra gönderine bağlı üçgen şeklinde küçük birer yelken
olan, trinketine flok, kontra flok ve flok yelkenlerinden üçü birden
açılınca, cıvadra gönderi rüzgâr altına doğru çatırtıyla eğildi,
sakalını kopardı ve bostonu denize uçtu. Yelkenler süratle
toplatılarak yırtılmaları önlendi. Olayın nedeni; cıvadra gönderini
kurtların yemiş, çürütmüş olmalarıydı. Aynı anda gemi komutanı ve
süvarisi baş tarafta flok yelkenleriyle meşgul olurken, kıç taraftan
top patlamasını andıran bir infilak sesi duyuldu ve kaportalardan
dumanlar yükselmeye başladı. Personel gemide yangın çıktığı
düşüncesiyle kıç tarafa koşmaya başladı. Olayın nedeni: Makineyi
tecrübe etmek için kazanların fayrap edildiği sırada, otuz
libre-puskare buhar basınca dayanması gereken kazanların, basınç
sadece dört libre puskareye çıkınca patlaması ve etrafa ateşler
saçmasıydı. Bu sırada geminin çarkçıbaşısı Harty Bey ıstakoz gibi
haşlanarak, kendini güverteye zor atmıştı. Bir yandan haşlanan
yerlerini makine yağına batırdığı bir bezle ovuşturuyor, diğer
yandan da geminin kazan ve makinesinin çürüyerek turşuya dönmüş
olduğunu ve bu köhne tekneyle Japonya gezisine çıkmanın bile bile
ölüme gitmek demek olduğunu söylüyordu.
Kazanlar söndürüldü.
Komutan Albay Osman Bey gemide vuku bulan her iki olay hakkında da
Bahriye Bakanlığı'na birer rapor verdi. Bahriye Bakanı yirmi dört
kürekçinin kürek çektiği "Paşa Baştardası" olarak isimlendirilen
süslü ve büyük makam kayığıyla derhal Ertuğrul'a geldi. Durumu
inceledi. Olayı kavradı ve kazanların süratle tamir edilmesi ve
cıvadra gönderinin değiştirilmesi emrini verdi. Albay Harty Bey'i de
kazan ve makineler hakkında görüş ve önerilerini dinlemek üzere
huzuruna çağırdı. Çarkçıbaşı Harty Bey, Bakanın huzurunda
fırkateynin kazan ve makineleri esaslı surette onarılmadıkça ve
kazan altlarının çürüyen tahtaları değiştirilmedikçe sefere çıkmanın
münasip olmayacağını kesin bir dille ifade etti. Bu onarımın
yapılması için güvertenin baştan aşağı sökülmesi, kazanların
vinçlerle kaldırılarak dışarı çıkartılması gerekiyordu ki, bu iş
için altı aya yakın bir zaman gerekliydi. Halbuki Bahriye Bakanı
Hasan Hüsnü Paşa, Saraya pek yakında Ertuğrul'un seyre
çıkabileceğini bildirmiş, gezinin başlangıç tarihi belirtilerek
siyasî temaslara da girişilmişti. Kazan ve makine tecrübelerinin
daha işin başında yapılması gerekirdi. Şimdi artık vakit geçti.
Bahriye Bakanı, Harty Bey'i konuyu büyütmekle suçladı ve bunların
birkaç günde giderilebileceğini söyledi. Bakan ile Albay Harty Bey
arasında evvela samimî bir şekilde başlayan konuşma biraz sonra
tartışma şekline dönüştü. Harty Bey'in ileri geri konuşması ve hatta
gerekirse konuyu Saraya kadar bir raporla arz etmeye hazır olduğunu
bildirmesi, Bahriye Bakanını fena halde kızdırmıştı. Hemen o akşam,
Harty Bey'in Ertuğrul'la ilişkisi kesildi ve adalar hattında
çalışan, yine yönetimi Bahriye Bakanlığı'na bağlı olan ve gelirleri
de ona ait olan, 1910'da ismi "Osmanlı Seyri Sefain İdaresi" olarak
değiştirilen, bir bakıma bugünkü Denizyolları İşletmesi'nin
karşılığı sayılabilecek olan ve 1878'de kurulmuş "İdarei Mahsusa"nın
vapurlarından birisine Çarkçıbaşı olarak atandığı tebliğ edildi.
Harty Bey’in yerine Albay İbrahim Bey Başçarkçı olarak atandı.
1855 yılında Osmanlı
Donanmasının hizmetine girmiş genç bir İngiliz makine subayı olan
Albay Harty Bey, gerek gemilerde gerek Bahriye fabrikalarında çok
başarılı hizmetler yapmış, katkılarda bulunmuş bir subaydı.
Kendisine yapılan hakareti anlamazlıktan geldi. Ancak yeni görev
yerine gitmeden evvel Bakanlığa verdiği dilekçede; Girit Savaşı
sırasında Yunan Arkadi Vapuru'nu yakalayan İzzettin vapurunda Gamsız
Hasan Bey'in de Çarkçıbaşısı olduğunu, başarılı hizmetleri
dolayısıyla "Nişanı Alişan"la ödüllendirildiğini, İmparatorluk
Bahriyesi'nde şerefle hizmet etmesinin karşılığı olarak Albaylığa
kadar yükseltildiğini belirtti. Samimî olarak doğruyu söylediği için
adalara yolcu taşıyan ufacık bir gemiye Çarkçıbaşı olarak
atandırılarak hizmetten uzaklaştırıldığını, fakat Çin veya Hint
denizlerinde ölmektense bu görevin kendisine özel bir lütuf olduğunu
söyleyerek, teşekkürle maruzatını bitirmişti.
Ertuğrul'dan kadro
fazlası oldukları için başka yerlere atanan subaylar da, gemide
vukua gelen olayları parmaklarına dolayarak; fırkateynin Japonya
gezisini emniyet ve selametle yapmaya muktedir olup olamayacağı
hakkında kendilerince görüşler ortaya atıyorlardı. Çoğunluğu
oluşturan ve geziye karşı olanlar, Ertuğrul'un Çin ve Japon
denizlerine gönderilmesinin bir cinayet olacağı iddialarını
yineliyorlardı.
Tabiatıyla bu
görüşlerin dikkate alınarak Japonya gezisi için başka bir geminin
seçilmesinden veya geziden vazgeçilmesi ihtimalinden Ertuğrul
personeli de huzursuz oluyor, moralleri bozuluyordu. Ama yine de
gemilerinin sağlamlığından, fırtınalara karşı Türk denizcilerinin
yüzyıllardan beri alışık olduklarından bahsederek konuşanları
korkaklıkla itham ediyorlardı. "Evvel Allah biz bu gemiyle dünya
turu yapmaya hazırız" diyorlardı. Bu ruh hali çok önemliydi.
Personeli gemilerine ve birbirlerine daha çok yaklaştırıyor ve adeta
kenetliyordu.
Sarayın endişeleri
ve müdahalesi geziye karşı çıkanların, geminin durumu ve gezi
bölgesindeki hava şartları hakkındaki olumsuz görüş ve tutumları ve
bunlara ilişkin değişik yorumlar bütün açıklığı ve detayıyla saraya
bildirilmiş olmalı ki, 22 Mayıs 1889 tarihinde Mabeyn Başkatibi
Süreyya Paşa imzasıyla Bahriye Bakanlığı'na aşağıdaki tezkere geldi:
"Japonya'ya gidecek Ertuğrul Fırkateyni'nin esaslı bir şekilde
onarılmasının lüzumlu olduğunu, bu konuya dikkat edilmesi
gerektiğini hükümdar da hissetmiştir. Ona gelen haberlere göre;
geminin sadece bazı yerleri onarılmış ve cıvadra gönderi
değiştirilmiştir. Geminin kalafatı bile tam olarak yapılmamıştır.
Ekvator bölgesinden geçerken armuzlar açılabilecek ve gemi büyük
tehlikelerin içine girebilecektir. Geminin havuzlanmaması da
Padişaha gemi teknesinin iyi olmadığı kanaatini vermiştir. Topların
bulunduğu saportların da sağlam olmadığı söylenmektedir. Yirmi beş
yıl önce on-oniki mil sürat yapmak üzere otuz libre/puskare buhar
basıncına dayanacak şekilde yapılan gemi kazanları on libre buhar
basıncıyla denizde yapılan tecrübede, dört libre puskare basınç
altında bile patlamış, çıkan yangın söndürülmüştür." Tezkere,
geminin Çarkçıbaşısı İngiliz Albayı Harty Bey'in başına gelenleri de
özetledikten sonra şöyle devam etmekteydi: "... Ertuğrul
Fırkateyni'nin Japonya'ya kadar gidebilmesinin mümkün olamayacağı ve
buradan hareket etse bile yolda kazaya uğramasının çok muhtemel
olduğu, Hint Okyanusu'na ve Japonya'ya gidecek bir savaş gemisinin
yarı yolda kalmasının dost ve düşmana karşı ayıp ve çirkin bir olay
olacağından, geminin hükümdarımıza layık bir biçimde ve kazaya
uğramadan gidip gelebilmesi için ya Ertuğrul'un mükemmel bir şekilde
onarılması ya da bu göreve başka bir geminin gönderilmesi Padişahın
emirleridir..."
Saraydan gönderilen
bu tezkeredeki iddiaların üslubu, ihbarın bir Bakanlık mensubu
tarafından yapıldığı şüphelerini doğuruyordu. Bakan çalışma
arkadaşlarına şüpheli gözlerle baktı. Alışılageldiği üzere hepsi
sadakatlerini yenilediler. Harty Bey'in bu işi yapmış olduğu
kanaatini taşıdıklarını, kazan ve makine hakkında detaylara
varıncaya kadar geniş bilgilerin başkası tarafından bilinmesine de
imkân olmadığını ifade ettiler.
Hasan Hüsnü Paşa
kararını vermişti. Ne olursa olsun Ertuğrul Japonya'ya gidecekti.
Hem Sarayı ikna etmek hem de ileride bir olay vuku bulursa
sorumluluğu üzerinden atmak için güvendiği kişilerden oluşan bir
"İnceleme Komisyonu" kurdurdu. Kurulan bu komisyon, geminin durumunu
inceleyerek, "Ertuğrul'u, bu uzun seferi yapmağa muktedir olabilecek
kadar kuvvetli bulduklarını" belirten bir rapor verdi. Aksini
söyleyen bir rapor vermeleri zaten bahis konusu olamazdı. Komisyon
üyeleri Harty Bey'in başına gelenleri unutmamışlardı. Bahriye Bakanı
arzu ettiği raporu alır almaz, Mabeyin başkâtibinden gelen yazıdaki,
"Geminin sakalsızı, gemicinin sakallısı" ifadesinde saklı olan,
henüz 31 yaşındaki damadını Ertuğrul'a komutan tayin etmesi
dolayısıyla yapılan imayı da anlamazlıktan gelerek, cevabî
yazısında, "Ertuğrul'un en iyi şekilde onarılmış olduğu ve gemi
dünyanın neresinde olursa olsun su kesiminin altında kalan
kısımlarının asla açılmayacağını garanti ediyordu. Ayrıca su
kesiminin üstünde kalan kısmı olan borda kaplama ve güverte
tahtaları çok kuru ve sağlam olduğundan, Ekvator'da sıfır derece
enlem dairesinin üzerinde bile yüksek hava sıcaklığından korumak
için, çevresine tenteler yapılması, tahta aksama zaman zaman su
vurulması yönteminin uygulanmasıyla, çok uzun süre oralarda
kalabileceğini ileri sürmekteydi. Makinesinin de genel olarak ve çok
titizlikle gözden geçirildiğini ve kazanlarının daha iki üç yıl
sürekli bir sefere bile dayanabilecek derecede bakım gördüğünü ve
yenilendiğini de ekleyerek Saraya güvence veriyordu." Harty Bey
hakkında görevden alma işlemine haklılık kazandırmak için de şunları
yazıyordu: "Fırkateynin eski Çarkçıbaşısı Albay Harty Bey'in ne
sözlü ne de yazılı bir müracaatı olmamıştır. Kendisinin gemiden
alınması sadece gemide 'yabancı' personel bulundurulmasının uygun
görülmeyişinden ileri gelmiştir. Harty Bey'in ada vapurlarından
birisine atandırılması ise, Londra'dan yeni gelmiş bulunan bu
vapurun yeni sistem makinesini tanıyıp, kullanabilecek nitelikte bir
eleman olmasındandır."
Süleyman Nutki Bey'e
göre; sonuç olarak ortaya çıkan şudur: "Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa,
Ertuğrul'u Japonya'ya bir garez ya da bir cinayet veya alçakça bir
düşüncesiyle değil, sadece dediğinden dönmeyi gururuna
yediremediğinden, istediğini yaptırtmaya gücü olduğunu göstermek ve
de bunu kanıtlamak istediğinden dolayı göndermek kararından geri
dönmemiştir."
Ertuğrul, her şeye
karşın büyük yolculuğa hazırdı... Gidecek, belki de hiç görülmemiş,
bilinmemiş, varlığı hiç duyulmamış kıyılarda Osmanlı sancağını
gösterecek, yüceltecek ve onun saygınlığı için ne gerekiyorsa, onu
yapacaktı...
Padişah İradesi
19 Haziran 1889 günü
Ertuğrul personelini endişelendiren bir olay oldu. Bahriye Bakanının
başyaveri demir üzerindeki Ertuğrul'a gelerek, Bakan Paşanın
Sadrazam Kâmil Paşa tarafından çağrıldığını, geminin kifayetsizliği
hakkında devam edegelen dedikodular hakkında bilgi istediğini,
Padişahın Bahriye camiasından yansıyan olumsuz görüşlerden tereddüde
düştüğünü anlatarak, firkateynin Japonya gezisini yapıp yapmaması
hakkında efendimizin bizzat karar vermek arzusunda bulunduğunu ve bu
münasebetle 23 Haziran günü cuma selamlığında, personelin Zatı
Şahane'nin görüşlerine sunulacağını haber verdi.
İstibdat döneminin
güvenlik nedeniyle konmuş garip adetlerinden birisi de Padişahın
cuma selamlığında hangi camiye gideceğinin önceden belli olmamasıydı
ve en erken perşembe günü öğrenilmesinin mümkün olabilmesiydi. Bu
yüzden gemi komutanı Albay Osman Bey perşembe günü öğleden sonra
cuma selamlığının yapılacağı camiyi öğrenmek üzere Bakanlığa gitti.
Fakat Saraydan bu hususta henüz bir bilgi alınamadığını öğrendi.
Bahriye Bakanlığı, Albay Osman Bey'e Saraya giderek başyaverlikten
öğrenmesini tavsiye etti. Yıldız Sarayı'na giden gemi komutanı,
saatlerce bekletildi. Ama selamlık mevkiini öğrenmesi yine de mümkün
olmadı. Kendisine "Cuma günü erkenden çıkarsınız, halk ne tarafa
gidiyorsa, selamlık da o taraftadır. Siz de oraya gidersiniz." diye
yol gösterildi.
Ertuğrul
subaylarının hepsi de garip bir endişe içinde geceyi gemilerinde
geçirmişlerdi. O zamanın modası veçhile bıyıklarını burarak, yaylı
maşaların altında hapsetmişlerdi. Sabah olunca personel düz beyaz,
subaylar ise düz siyah elbise giymişler, sırma saçaklı apoletler
takmışlar, altın yaldızlı uzun kılıçlarını kuşanmışlar, kordonlar,
nişanlar takınmışlardı. Hafız Ali Efendi ise, imam üniformasını
teşkil eden, kollarında rütbe işareti bulunan siyah cübbesini ve
yeşil sarılı kırmızı fesini giymişti. Hava aydınlanırken halkın
hareket yönünü tespit etmek ve gemiye haber vermek üzere ayağına
çabuk askerlerden birkaçı şehirde muhtelif istikametlere
gönderilmişti. Personel de filikalarla sahile çıkarılmış, Camialtı
avlusunda muntazam sıralar halinde ve toplu halde bulunuyordu. Gemi
Komutanı personelini denetlemiş ve hepsinin görünümünü ve
davranışlarını mükemmel bulmuştu. İstibdat devrinin bin bir
bakımsızlığı içinde böyle vakur ve disiplinli, her biri birer heykel
görünüşüne sahip personelin nasıl solmadan bugüne kadar
gelebildiğine hayret etmemek mümkün değildi... Tunç yüzleri, dimdik
duruşları ve gürbüz halleriyle bahriye askerleri daha katları
bozulmamış kar gibi elbiseleri içinde bir kat daha heybetli
duruyorlardı.
Saat alaturka bire
doğru gözcü olarak gönderilen erlerden bir ikisi döndü ve selamlığın
Dolmabahçe Camii'nde yapılacağını haber verdiler. Ertuğrul kıtası,
en önde bando, onun arkasında gemi komutanı ve daha sonra da cuma
selamlığı dolayısıyla görevi önem kazanmış olan gemi imamı Hafız Ali
Efendi, kıdemlerine göre diğer subaylar ve personel sıralamasıyla
yürüyüş tertibinde, Camialtı meydanından harekete geçti. O
tarihlerde en uygun yol olduğu için önce Tepebaşı'na çıkıldı. Oradan
da Galatasaray üzerinden Tophane'ye inildi. Bandonun çaldığı;
"Sivastopol önünde yatan gemiler"... Atar nizam topunu yer gök
iniler"... Diye başlayan "Sivastopol Marşı" ile beraber
Dolmabahçe'ye doğru yürüyüşe devam edildi. Halk, o güne kadar
görülmemiş bir intizam ve mükemmeliyetteki bu deniz kıtasının
Ertuğrul kıtası olduğunu anlayınca müthiş bir alkış tufanı kopardı.
Ara sıra dua okuyanlar, "Allah yolunuzu açık etsin" diyenler, takdir
duygularının ve hayretlerin ifadesi olan sözler, herkesin kulağında
unutulmaz izler bırakıyordu.
Arap ve Arnavut
alayları Dolmabahçe Sarayı'ndan Yıldız Sarayı'na kadar uzanan
caddenin her iki tarafına dizilmişlerdi. Bunların kılık kıyafetleri
de görülecek şeydi. Arapların şalvara benzeyen pantolonları ve
sarıklı külahları vardı. Elbiseleri ipek kordonlarla işlenmişti.
Subaylardaysa, bu süs sırmadandı. Külahlarının üzerinde de "Osmanlı
Hanedanın Arması" vardı Arnavut alaylarının elbiseleri millî
kıyafetlerini anımsatıyordu. Kadife elbiseler, rugan çizmeler, ipek
kuşaklar, harikulade süsler ilave edilerek bu artistlerin
imparatorluğun haşmet ve servetini temsil etmesine özel olarak itina
edilmişti.
O devirde kültür
hareketleri açısından bir hayli fakir olan İstanbul halkına hiç
olmazsa cuma selamlıklarında, bilvesile zevklerini tatmin fırsatı
veriliyordu. Bu yüzden de halk yaldızlara batırılmış ve sırmalara
gömülmüş bu garip alayları seyretmeye koşuyordu. Cami meydanlarında
kıtalar dört sıra üzerinde mevki almaktaydı. Birinci sırada
Padişahın muhafız birliğini oluşturan hassa alayları, ikinci sırada
İstanbul'da bulunan kara ve deniz birliklerinden oluşan kıtalar,
üçüncü sırada da zaptiye alayları ve nihayet son sırada da halk...
Bu şekilde de Padişah üç sıralı güvenlik çemberiyle halktan tamamen
tecrit olunurdu.
Ertuğrul kıtasına,
kıtanın başı Beşiktaş tarafında olmak üzere yer verildi. Fakat
önünde yine hassa alayları vardı. Ancak uzun boylu subayların ve
erlerin, tuğlu ve yaldızlı külahların üzerinden meydanı
görebiliyorlardı. Gemi komutanı Albay Osman Bey'in hassa alayı
komutanıyla yaptığı tartışmalardan bir sonuç çıkmıyordu. Tesadüfen o
sırada, oralardan geçen Bahriye Bakanı müdahale etmeseydi, Ertuğrul
kıtasının ön sırada yer alması mümkün olamayacaktı.
Hassa süvarileri
görüldüğü zaman Osman Bey Ertuğrul kıtasına selam vaziyeti aldırdı.
Hassa süvarilerinin arkasından aynı renkte ve aynı boyda atlarla
çekilen Abdülhamid'in kayık şeklindeki saltanat arabası geliyordu.
15 ile 65 arasındaki fahrî ve aslî yaverlerinden 20 ila 30 kadarı,
atlar üzerinde her biri nişanlara gark olmuş vaziyette arabanın
önünde ve arkasında gidiyorlardı. Abdülhamid'in gözleri bir an
Ertuğrul kıtasına ilişti. Ancak bu bakış o kadar kısa oldu ki, kıta
personeli endişeye düşecek, heyecanlanacak zamanı bile bulamamıştı.
Selamlık resmine iştirak eden binlerce adam padişahın namazının
bitmesini bekliyordu. Osman Bey de kıtasının baş tarafını cami
tarafına çevirtmiş olarak bekliyordu. Tiz bir boru sesi Padişahın
namazının bittiğini haber veriyordu.
Arabanın etrafındaki
yerler, yine gelişte olduğu gibi aynı adamlar tarafından işgal
edilmişti. Ama Ertuğrul kıtasına, padişahın bu defaki bakışı
gelişindeki kadar bile olmamıştı. Fakat arabayı takip eden zevat
arasında bulunan Bahriye Bakanının, yerinden ayrılarak Gemi Komutanı
Albay Osman Bey'in yanına gelerek, "Padişahın memnun kaldığını ve
selamlarını gönderdiğini" bildirmesi endişeleri dağıtmıştı. Bakan
ayrıca, Padişahın Ertuğrul'un 14 Temmuz 1889 pazar günü Japonya'ya
hareketini irade buyurduğunu da duyurmuştu. Gemi komutanı, cumartesi
günü saraya giderek Japon imparatoruna verilecek hediyeleri teslim
alacaktı. Padişah Ertuğrul kıtasına göz ucuyla bir kere bakmış ve bu
bakış Osmanlı Bahriyesi'nin tarihindeki en uzun seferin yapılması
hakkında karar vermesine yetmişti. Öyle ya o bir padişahtı... Hem de
Halife... Bir bakışta her şeyi görmesi de sadece ona özgü bir
yetenekti.
Dönüş yolunda
Ertuğrul bandosunun sesi artık daha kuvvetle çıkıyordu. Askerlerin
adımları daha da sertti. Yüzlerindeki endişeli hatlar silinmiş,
yerlerini kendine güven ve mutluluk ifadeleri almıştı. Bu iradenin
kendilerinin ölüm fermanın imzası anlamına geleceğini nereden
bilebilirlerdi? Neşe ve mutluluk içinde gemilerine geldiler.
Ertesi günü Albay
Osman Bey Saraydan Japon imparatoruna Padişah adına sunacağı Nişan
ile maun ağacından yapılmış mühürlü bir sandık içinde hediyeleri
teslim aldı. Japonya'ya kadar maaş, tahsisat, kömür ve su parasıyla
birlikte seyahat masrafı olmak üzere hesaplanan 25 000 altın lira,
Bahriye veznesinden muhafızlarla gemiye gönderildi. Bu kadar altın
180 kilogram ağırlığındaydı. Nakli esnasında bir kaza vukuunda
hepsinin birden kaybolmasını önlemek için, demir üzerinde alargada
yatmakta olan Ertuğrul'a filikalarla parti parti taşındı.
Kaynakça:
http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen
ve düzenleyen: Naci Kaptan
Naci Kaptan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

21.09.2007
|
|