|
Giriş
Padişahın
Ertuğrul'un 14 Temmuz 1889 pazar günü Japonya'ya hareketini irade
buyurduğunu da duyurmuştu. Gemi komutanı cumartesi günü saraya
giderek Japon imparatoruna verilecek hediyeleri teslim alacaktı.
Padişah Ertuğrul kıtasına göz ucuyla bir kere bakmış ve bu bakış
Osmanlı Bahriyesi'nin tarihindeki en uzun seferin yapılması hakkında
karar vermesine yetmişti.
Öyle ya o bir
padişahtı... Hem de Halife...
Bir bakışta her şeyi
görmesi de sadece ona özgü bir yetenekti.
Dönüş yolunda
Ertuğrul bandosunun sesi artık daha kuvvetle çıkıyordu. Askerlerin
adımları daha da sertti. Yüzlerindeki endişeli hatlar silinmiş
yerlerini kendine güven ve mutluluk ifadeleri almıştı.
Bu iradenin
kendilerinin ölüm fermanın imzası anlamına geleceğini nereden
bilebilirlerdi?
Neşe ve mutluluk
içinde gemilerine geldiler.
Hünkarın emirleri
doğrultusunda ,Ertuğrul Fırkateyni rüzgarı orsa ederek mavi sularda
, kıyı seyri ile sonu bilinmeyen yolculuğuna koyulmuştu ....
Seyir öncesi
hazırlıklarda geminin kazanlarının çok düşük basınçta bile patlamış
olması,ve yelken acma tecrübelerinde cıvadra direğinin çürümüş
olması nedeniyle çatırdayarak kırılması, gemi çarkçı başı Hardy
efendinin görevden alınması, mürettebat üzerinde endişe ve korku
yaratmıştı.
Gemi mürettebatından
vardiyada görevli olmayanlar, geminin havadar ve zabitanlardan
uzakça olan başüstüne giderek toplanmışlar ve geminin bu sefere
hazır ve dayanıklı olup olmadığı hakkında konuşmalar yapıyorlardı.
Mürettebatın endişe
ve korkusunun farkına varan Fırkateynin komutan yardımcısı yarbay
Cemil bey baş kasaraya geldi ve orada toplanmış olan ve geminin
seferi hakkında konuşan mürettebatı selamladı.
Geminin sağlamlığı
hakkında konuşmalar yapan mürettebat hürmetle eğilerek hoşgeldin
diyerek ikinci süvarinin selamını aldılar.
Az önce yavaş sesle
konuşan mürettebata bir suskunluk oturuverdi.
Parampetlere yavaşça
dokunmakta olan rüzgarın sesinden gayrisi duyulmaz oldu ...
Geminin ikinci
süvarisi mürettebatın duyduğu endişeyi anlamıştı. Onlara seslendi;
- Ağalar, koca Murat
Reisin türküsünü bilir misiniz?
Ve gür sesi ile
aşağıdaki türküyü söylemeye başladı,
Murat reisin
gemileri seksen direkli
İçindeki tayfalar
aslan yürekli,
Enginden bir kuş
geldi,
Kondu gemiye,
serene,
Beş Mısır hazinesi
vereyim görene,
Murat Reisin
gemileri çamdır dayanmaz
İçindeki tayfalar,
ağalar uyur, uyanmaz...
Sonra gür sesi ile
mürettebata seslendi;
Korkmayın aslan
evlatlarım korkmayın !
Bizim gemimiz Çam
ağacından değildir, has abanoz ağacıdır.
Kurtlanmaz,
çürümez..
Bizler ise uyumayız
ki uyanalım.
Allah'ın izni ile
sağ salim gidip döneceğiz...
Sakın ola ki
endişeniz olmasın evlatlarım.
Daha sonra da bir
korsan reisinin şu gazelini söyledi ;
Atılsın toplar ve
kurşunlar,
Çekilsin oklar bir
bir,
Bezensin, kızıl
kesilsin düşman kanıyla derya,
Duralım kahraman
gibi düşmana karşı hışmıyla,
Ateş saçan
gemilerimiz tıpkı ejderha.
Tam altmış sene
bezm-i vegada olduk amade
Yine amadeyiz cenge
Neriman ile biperva
gemide baş kasarada
çıt çıkmıyordu.
İkinci süvari
eğilerek mürettebatı selamladı .
"Allah yolumuzu açık
, pruvamızı neta, rüzgarımızı kolayına etsin" diyerek, kasara
merdivenlerinden inerek gitti.
....................................................................
Bu bolum
yazıyı düzenleyen tarafından kaleme alınmıştır.
Naci Kaptan
Gemide Yaşam
Güverte ve makine
geriye kalan bütün personel dört eşit vardiyaya ayrılmıştı. Bunlar
birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü vardiyalar olarak isim
almışlardı. Her vardiyadaki subayların, erlerin ve zanaatkârların
isimlerini gösteren listeler, bugünün tabiriyle “role çizelgeleri”
nöbet kamarasına ve seyir köprü üstüne asılmıştı. Birinci ve üçüncü
vardiyalara “sancak vardiya” ikinci ve dördüncü vardiyalara da
“iskele vardiya” deniliyordu. Sancak vardiyalarıyla Süvari Yarbay
Ali Bey, iskele vardiyalarıyla da Süvari Muavini Yarbay Cemil Bey
nöbet tutacaklardı. Her vardiya, nöbeti esnasındaki olaylardan
sorumluydu. Fakat bu konu seyir subayı Sol Kolağası Tahsin Efendi
Kaptan için geçerli değildi. Seyir subayı bir limandan hareketten
diğer bir limana varıncaya kadar geminin emniyet ve selametle
seyrinden sorumluydu. Bu yüzden istirahat zamanlarını kendi arzu
ettiği şekilde tanzim ederdi. Yardımcılarına bıraktığı talimata
göre; her deniz feneri görüldüğü zaman veya boğazlardan geçerken
veya rota değişimlerinde veya siste, fırtınada, sabah ve akşam
alacakaranlıklarında yani güneşin doğuş ve batış zamanlarında veya
barometre basınçlarında önemli değişikliklerin olduğu hallerde
kendisine haber verilirdi. Bu gibi hallerde seyir subayı görevi
başında bulunur, yapılan seyir hesaplarını inceler, gereken
düzeltmeleri yaptırırdı. Kendisine yardımcı olarak da beş teğmen
seçmişti. Bunların dördü vardiyalara taksim olunmuş, biri de
kronometre görevlisi olarak ayrılmıştı.
İmam, fotoğrafçı,
doktor ve kâtipler vardiya nöbetine tabi değillerdi. Bunlar
görevlerinin gerektirdiği zamanlarda çalışıyorlardı. Fırkateyn bir
limana vardığı zaman, vardiyalardan birisi gemide nöbetçi olarak
kalır, diğeri şehri gezmeye çıkardı. Gemi herhangi bir limanda 24
saatten az kalacak olursa nöbetçi vardiya şehri görmekten mahrum
kalırdı. Halbuki imam, doktor, kâtip vb... gibi mürettebat vardiya
taksimatına dahil olmadıklarından her limanda dışarı çıkabilirlerdi.
Mesleklerinin özelliği gereği bunlar nöbet de tutmuyorlardı. Bu
yüzden onlara “Has Vardiya” ismi verilmişti. Ama haksızlık da
yapılmamıştı. Zira Has Vardiya mensuplarının işleri hiç de
diğerlerinden daha az değildi, hatta bazılarınınki daha da zor ve
zahmetliydi.

İmam Hafız Ali
Efendi her gün sabah namazından bir saat evvel kalkar, abdest alır,
imamet için hazırlıklarını yapardı. Personel arasından seçtiği güzel
sesli bir eri, pruva çanaklığına çıkartarak günün ilk ışıklarıyla
beraber hazin bir sesle sabah ezanı okuttururdu. Sabah namazına
iştirak edenler hava müsait ise güvertede, değilse top ambarında
toplanırlardı. Bundan sonra da Hafız Ali Efendi köprü üstüne çıkarak
seyir subayından veya yardımcısından “Kıble” istikametini öğrenirdi.
Yaklaşık yirmi dakika sürecek olan namaz süresince seyredilen
rotanın aynı kalmasını da ayrıca rica ederdi. Kıble yönünün tayini
gerçekten önemli bir konuydu. Zira Marmara ve Akdeniz’de Kıble
takriben güneydoğu yönündeydi. Ama Cidde’ye varıldığında; tam doğu
istikametinde, Aden’e varıldığında kuzey istikametinde, Çin Denizine
varıldığında da batı istikametinde kalacaktı. İşte bu ince Kıble
hesapları, seyir subayı tarafından küresel üçgenlerin çözümü
yöntemiyle yardımcılarına yaptırılıyordu. Ertuğrul’un seyrettiği
rotaya göre, Kıblenin yönü bazen geminin pruvası, bazen dümen suyu,
bazen de sancak veya iskele taraflarından birisi olabiliyor, namaz
kılanlar da bu yönlere dönüyorlardı. Sadece Kıble yönünün tayini
açısından bile seyir halinde bulunan bir gemide namaz kılmak ayrı
bir sorundu. Ve Müslüman gemilerinde diğer dinlere mensup ülkelerin
savaş gemilerinde olduğu gibi, sabit mihraplar, dua ve münacaat
hücreleri veya ibadethaneler yapmak mümkün değildi. Kaldı ki,
geminin seyri esnasında coğrafî mevkii de devamlı olarak
değiştiğinden namaz vakitlerinin de şer’i hükümlere uygun olarak her
mevki ve her tarih için ayrı ayrı hesaplanması gerekiyordu.
Gerek kıble yönünün
gerek geminin bulunduğu yerler ve bu yerlerde bulunma tarihlerine
göre namaz vakitlerinin hesabının çok dikkatle yapılması, Bahriye
Bakanlığı’nın seyir talimatının altıncı maddesiyle açık olarak
emredilmişti. Özetle; “her yerde ve her halde fırkateyn mürettebatı
İslam dininin gereğini yerine getirecektir, denilmekteydi.
Fotoğrafçı Haydar
Efendi’nin görevi güneşin doğuşundan başlayarak, batışına kadar
sürüyordu. Seyir esnasında yapılan meteorolojik ve oşinografik
incelemelerin Bahriye Bakanlığı tarafından yayımlanmasına karar
verilmiş olduğundan, Haydar Efendi her sabah fotoğraf makinesini
köprüüstünün münasip bir yerine kurarak Nimbus, Kümülüs ve Sirrus
gibi bulutların karakteristik resimlerini almaya çalışırdı. Açık
denizlerde rastlanabilecek serap ve yansıma olaylarının, uçan
balıklar vs... değişik deniz canlılarının resimlerini çekmek,
limanlara giriş-çıkışları, ziyaret edilen yerleri, yapılan törenleri
ve limanların özellik arzeden yerlerini görüntülemek de Haydar
Efendi’nin görevleri arasındaydı. Ve de Haydar Efendi’den bu
görevleri, o yıllarda fotoğrafçılık henüz emekleme devresinde
olduğundan ve de bir İngiliz papazının pamuk barutundan fotoğraf
filmi yapan keşfi de henüz yaygınlaşmadığından, fotoğraflarını cam
kullanarak, kara bir bezle kaplanmış kocaman bir kutu olan
makinesiyle yapmaya çalışıyordu. Onun görevi de en az imamın görevi
kadar zordu.
Gemi doktoru ve
eczacısının görevleri ise, daha değişik boyutlu ve hiç de öyle
imrenilecek görevler değildi. Ertuğrul Okul Gemisi, hem buhar
makineli hem de yelkenli bir gemiydi. Yelken donatımı da bir nevi
kabasorta donanımıydı. Yelkenli gemi olmasının gerektirdiği ipa ve
tıbbi hizmetler vardı. Yelkenleri geren ipler anlamına gelen kontra
iskota palangalarına ellerini kaptıranlar, halatların bağlandığı
koçboynuzlarına halat volta ederken avuçlarındaki derileri
soyulanlar, gemide görev yerlerine koşarken, direklere tırmanırken
dizlerini sağa sola çarparak sakatlayanlar hiç de az değildi. Bütün
bunlara ilaveten de geminin İstanbul’dan hareketi yazın en sıcak
günlerine rastlamasının personelin sağlığı üzerinde olumsuz etkileri
de vardı. İşte geminin ve personelinin içinde yaşadığı bu durumda,
gemideki doktor vizitesi sabahın saat sekizinde çalınan “Doktor
Borusu” ile başlar, hasta ve yaralı erler çavuşlarının nezaretinde
gemi revirinin önünde toplanırlardı. Herkes şikâyetini gemi doktoru
Albay Hüsnü Bey’e anlatır ve onun tarafından da bizzat muayene
edilirdi.
Revire bitişik olan
gemi eczanesinde de eczacı Sol Kolağası Yasef Efendi yanık ve
sıyrıklar için beyazlı, sarılı merhemler, diğer hastalara da
sinameki, zencefil, tarçın, kakule, penciçini gibi doğal
maddelerden, o döneme has ilaçlar yapardı. Hastaların kullandığı
ilaçların, büyük kısmı işte bu yapma ilaçlardı. Geminin
alışılagelmiş sükûnetini bozan da Yasef Efendi’nin bu ilaçları
yaparken, takırdattığı havanın sesiydi. Bazen de çalıştırıldığı
zamanlarda geminin ana makinesinin sesi... Ruhsal hastalıkların
tedavisinde ise, İmam Hafız Efendi’nin duaları, muskaları ve
nefesleri gibi metafizik usulleri kullanılıyordu.
İstirahat halinde
bulunan subaylar kısmen güvertede kısmen de subay salonunda vakit
geçirirlerdi. Seyir dolayısıyla oldukça zenginleştirilmiş
kütüphaneden yararlanmalarının yanı sıra, satranç, dama ve domino
gibi oyunları oynamalarına da izin vardı. Kâğıt oyunları dinî
açıdan, tavla da gürültülü olduğu için yasaktı. Perşembe geceleri de
baş mangada kemençeyle Karadeniz havaları çalınır, horon tepilir,
eğlenilirdi.
Port Said
Ertuğrul
İstanbul’dan hareketinin ertesi günü sabahı Çanakkale Boğazı
geçişine başladı. Geçiş esnasında rüzgârlar güneybatıdan yani
lodostan estiği için yelkenler sardırılmış, makine gücüyle
seyredilmesi emredilmişti. Gemi Gelibolu önlerine vardığı zaman
başta subaylar olmak üzere tüm personel tören için muntazam sıralar
halinde güvertede toplanmıştı. İmam bir Fatiha okudu ve 500 yıllık
bir gelenek gereği olarak, top atışıyla Rumeli’ye geçen ilk Türk
komutanı olan Süleyman Paşa selamlandı. Ruhu şad edildi, saygı
duruşunda bulunuldu.
Bugün Gelibolu’ya
yaklaşırken Hamzaköy civarında yapılan bu tören, boğazdan geçiş
hangi yöne olursa olsun boğaza giren çıkan tüm Türk savaş gemileri
tarafından eski adıyla “Morto Koyu” yeni adıyla Anıt Liman önlerine
yaklaşırken Mehmetçik Anıtı önünde yapılmaktadır. Saygı duruşları
gelenek, anlam ve ruh olarak aynen ve titizlikle sürdürülmektedir.
Ama bu kez Çanakkale şehitlerinin şahsında tüm şehitlerimizin
ruhlarının şad edilmesine ve aynı boğaz içinde fakat değişik bir
yerde fakat benzer şekilde...
Ertuğrul, Çanakkale
Boğazı’ndan çıktıktan sonra, o günlerde Yunanistan’ın Attike
Yarımadası önlerinden itibaren güneydoğu yönüne, Ege’nin orta
kısımlarına kadar uzanan Güney Sporad Adaları hariç, hemen hemen
tümüyle Osmanlı egemenliğinde olan Ege adaları arasından geçerek
Port Said rotasında yol alıyordu.
Ege adalarının o
yıllardaki kent merkezleri yüksek dağların tepelerinde, kayalar
arasındaki çorak yerlere kurulmuşlardı. Sarp tepeler üzerindeki bu
mamureler korsanlık döneminin yadigârlarıydı. Sahillerdeki nefis
koylar ve doğal limanlar ise genelde bomboştu. Kıyı şehirleri deniz
haydutluğunun ve korsanlığın uluslararası düzeyde yasaklandığı 1856
Paris Kongresi’nden sonra ve bu kongrede alınan kararların fiilen ve
etkin bir şekilde uygulanmasından sonra kurulabilmiştir. Ama
buradaki deniz haydutluğunun ve korsanlığın kaldırılması yüzyılın
sonlarına doğru bile tümüyle önlenememişti. Bu denizde faaliyet
gösteren Rum deniz haydutları Osmanlı İmparatorluğu’nun da başının
derdiydi.
Amerika’nın ve
Okyanusya’nın keşfinden önce insanoğlu dünyanın merkezini Akdeniz
olarak biliyordu. Pirî Reis’in ünlü haritası da Kahire merkez olmak
üzere fezadan dünyanın görünüşünün resmedilmesinden başka bir şey
değildi. 1952 yılında Amerikalılar fezadan dünyanın resmini ilk kez
çektikleri zaman, resmin inanılmayacak derecede Piri Reis’in
haritasına benzediğini hayretle görmüşlerdi. Mezopotamya, Hitit,
Mısır, Yunan, Roma, Kartaca vb... gibi büyük uygarlıkların pek çoğu
da bu denizin kıyılarında veya yakınlarında kurulmuşlardı. İlk deniz
ticareti de yine bu denizde başlamıştı. Deniz ticaretine ilk giren
uluslar da; Fenikeliler, Kartacalılar, Yunanlılar, Cenevizliler,
Venedikliler ve Türkler gibi uluslar olmuşlar, denizin menfaatlerini
paylaşma mücadelesi içine girmişlerdir. Hatta dünyada deniz
araçlarının ilk kez bir savaş vasıtası olarak kullanılması da yine
bu denizde Atinalılar ile Persler arasında yapılan Salamis Deniz
Savaşı sırasında olmuş, ondan sonra da gemiler artan bir tempoyla
savaşların vazgeçilmez birer vurucu unsuru olmuşlardır.
Akdeniz’de deniz
ticaretinin başlamasıyla beraber deniz haydutluğu da başlamıştı.
Korsanlığın ve insan ticaretinin serbestçe yapıldığı bu dönemlerde
herkes kendi hakkını kendi bilek gücüyle savunmaya hazır olmak
durumundaydı. Sahiller ile kent merkezleri arasındaki iki üç saatlik
mesafe konulması da, savunma tedbirlerinin alınabilmesi için gerekli
zamanı kazanmak, baskına uğramamak içindi.
Eğer sahillere gelen
gemiler, sadece ticaret yapma maksadıyla gelmişlerse, gemi kaptanı
sırma ve yaldızlarla süslü ve “Pazarlık Elbisesi” olarak bilinen
elbiselerini giyer, karaya çıkar, yalnız başına şehre doğru yürümeye
başlardı. Böylece de ada sakinleri ziyaretin ticaret maksadıyla
olduğunu anlardı. Kaptanın süs miktarı da yapılmak istenen
alışverişin miktarıyla orantılı olurdu. Ama bazen taraflardan birisi
veya her ikisi birden karşısındakinden şüphelenirse bu takdirde
taraflar birbirlerine karşılıklı olarak rehinler verirlerdi.
Alışverişin sonunda da rehinler iade edilirdi.
Ertuğrul o günlerde
Rum korsanların faaliyet sahalarından birisi olan Ege’den çıktıktan
sonra Marmaris’e uğramış ve oradan Port Said’e doğru yol almaya
devam etmiştir. İstanbul-Port Said arasındaki 800 millik mesafeyi on
günde kat edebilmiş ve ortalama üç buçuk mil sürat yapabilmişti.
Süveyş Kanalı
şirketinin merkezi Port Said’deydi. Ertuğrul, limana demirler
demirlemez Kanal İdaresine bir subay gönderilerek, gemi bilgileri
ilgililere verilmiş ve cuma günü kanaldan geçmek için sıra numarası
alınmıştır.
Süveyş Kanalı
Süveyş Kanalı 88 mil
uzunluğundaydı. Akdeniz sahilinde bulunan Port Said’den başlayarak
Kızıldeniz’deki Süveyş civarında son buluyordu. 1859’da inşaatı
başlamış ve on yılda tamamlanmıştır. O günlerde en geniş yerinde eni
200, derinliği de 36 kademdi.
Aslında Akdeniz ile
Kızıldeniz’i birleştirmek fikri pek eski bir fikirdi. İlk kanal Nil
Nehri’nin kollarından yararlanılmak suretiyle milattan bin yıl kadar
evvel açılmıştır. Fakat zamanla tıkanmıştır. Ama kanal açma
girişimleri durmamıştır. Dokuz defa daha tekrarlandığı
bilinmektedir. Firavunlardan sonra, Romalıların, Arapların,
Abbasîlerin, Türklerin ve Fransızların girişimleri olmuştur. Fakat
bu girişimlerin çoğunluğu yine Nil’in kollarından yararlanılması
esasına dayanmıştır.
İki deniz arasındaki
en dar kara parçasının bulunduğu yerden bir kanal açma fikri, ilk
kez II. Selim zamanında Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa tarafından 1570
tarihinde ortaya atılmıştır. Sokullu’dan iki yüz yıldan fazla bir
zaman sonra da; Napolyon Bonapart, Mısır’ı işgali sırasında aynı
fikri Lepère isimli bir mühendisine incelettirmiştir.
Bu mühendisin
Akdeniz kıyılarında yaptığı inceleme, denizin med zamanına, yani
suların yükseldiği zamana rastlamıştır. Kızıldeniz kıyılarında
yaptığı inceleme ise, bir tesadüf cezir zamanına, yani suların
çekildiği, seviyesinin düştüğü bir zamana rastlamıştır. Bu durum
Mühendis Lepère’i iki deniz arasında çok önemli bir seviye farkı
olduğu yanılgısına götürmüş, eğer kanal açılırsa Akdeniz’in
sularının Kızıldeniz’e akacağını, bu akış esnasında da kanalda
hiçbir geminin başa çıkamayacağı süratte bir akıntı meydana
geleceğini ve Akdeniz’in büyük bir kısmının kuruyacağını ifade
etmiştir.
Lepère diğer
mühendislerin kendisine karşı çıkmasına rağmen, uzun ve karmaşık
hesaplarla fikrinin doğruluğunu da savunabilmiştir. Bu tartışmalar
sırasında da politik durum Fransa’nın aleyhine bir gelişme göstermiş
ve Fransa Mısır’ı terk etmek zorunda kalınca da, konu uygulama
alanına konulamadan ortada kalmıştır.
Sokullu Mehmed
Paşa’nın kanal açma fikrini gerçekleştiren, Fransa İmparatoru III.
Napoléon zamanında yine bir Fransız mühendisi olan Ferdinand de
Lesseps olmuş ve on yıldan fazla süren bir çalışmadan sonra kanal
1869 yılında deniz ulaşımına açılmıştır.
Ertuğrul, kanalın
deniz ulaşımına açılmasından 20 yıl sonra, 26 Temmuz 1889 cuma günü,
kılavuz da alarak saat 10.30’da kanala girdi. Gemi makineyle
seyrediyordu. Kanalda yapılabilecek sürat, azamî beş mil olduğundan,
kanal geçişi bir günden fazla bir zaman alıyordu. Yüksek süratle
seyirlerde kanal kıyılarının tahrip olmasından çekiniliyordu. O
tarihlerde kanaldan günde 10 gemi geçtiğinden bu sıkıntılı seyahat
esnasında üç beş gemiyle karşılaşmak ihtimali vardı. Bu gibi
hallerde gemilerden biri kanalın bir sahiline yanaştırılır veya bu
maksatla yapılmış ceplerin içine alınırdı. Diğer gemi geçtikten
sonra da yoluna devam ederdi.
Ertuğrul kanala
girdikten dört saat sonra, yirmi dördüncü kilometrede karşı yönde
gelen bir gemiyle karşılaştı. Fırkateyn kılavuzun gösterdiği sahile
yanaştırılarak baş ve kıçtan bağlandı. Bu yerde kanal o kadar dardı
ki, karşı yönden gelen gemi Ertuğrul’a adeta sürünerek geçebildi.
Gemiler birbirlerinin hizasına geldikleri zaman selamlaştılar, gemi
geçtikten sonra da sahile bağlanan halatlar çözülerek, hareket
olundu. Güneş batımına yakın rastlanan ikinci gemiye de aynı şekilde
yol verildi ve saat 20.00 civarında İsmailiye önünden geçildi.
Kılavuzlar kanalda kısım kısım nöbet aldıklarından sabahleyin
Ertuğrul’a gelen kılavuz nöbetini, İsmailiye’den gelen kılavuza
devretmişti. Saat 22.00 civarında kılavuzun da önerisiyle gece gemi
sahile bağlandı ve sabah beklenmeye başlandı.
Cumartesi günü hava
aydınlandıktan sonra yeniden ileri harekete geçildi. Öğleye doğru
Mürret-ül Kübra Gölü’ne acı göle girildi. Bu gölün de sadece orta
hattı gemilerin seyri için taranarak derinleştirilmişti.
Gerektiğinde sahile bağlanacak kısımlar mevcut olmadığından burada
gemilerin birbirleriyle karşılaşmaları çok daha tehlikeliydi.
Ekseriyetle de kazalar bu gölde oluyordu.
Kanal Geçişinde İlk
Olay - 27 Temmuz 1889
Ertuğrul’un kanal
geçişine başladığı zaman talih yüzüne gülmüş ve karşı yönden gelen
gemi pek az olmuştu. Sahildeki işaret istasyonunda karşı yönden gemi
geldiğini gösteren işaret flaması çekilmemişti. Gemi kılavuzun
yönetiminde beş, altı millik bir süratle Acı Göl’de kanal içinde
ilerliyordu. Her şey yolundaydı. Fakat birdenbire geminin yavaş
yavaş süratten düştüğü ve nihayet durduğu hissedildi: Ertuğrul kuma
oturmuştu.
Makineler son
süratle geri yolla çalıştırıldı. Dipten kalkan çamur ve kumlar suyun
rengini bulandırdı. Gemi kendi imkânlarıyla kurtulabilmek için her
yolu denediyse de başarılı olamadı. İskandille suyun derinliği
ölçüldüğünde, fırkateynin suyu suyuna oturduğu anlaşıldı.
İstirahatta bulunan subaylar ve mürettebat dahil tüm personel
güverteye koşuştu. Yahudi kökenli olan kılavuz, Komutan Osman Bey’in
müdahalesiyle mürettebatın hiddetinden güçlükle yakayı
kurtarabilmişti. Korkudan bembeyaz olmuş bir suratla, devamlı olarak
da yaptığı işlerin doğru olduğunu söylüyor, olayın geminin su
çekiminin fazla olması yüzünden meydana geldiği ve bu haliyle
kanaldan geçmesinin zor olduğu mütalaasında bulunuyordu. Aslında
kılavuzun bu mütalaasında gerçek payı az da değildi.
Yelkenli gemiler az
su çektikleri zaman rüzgârdan fazla yalpaya düşüyorlardı. Ertuğrul’u
inşa eden mühendisler de bu hususu dikkate alarak gemiyi
derinleştirmek suretiyle su altındaki mukavemet sathını
fazlalaştırmışlar, bir bakıma geminin teknesini yatlardaki
salmaların görevini yapar duruma koymuşlardı. Ayrıca gemiye
İngiltere’de kazan ve makine montajından sonra ağırlık binmiş ve su
çekimi daha da artmıştı.
Su çekimini arttıran
bir başka husus da, geminin kanaldan çıkmasından sonra Kızıldeniz’in
yarısını kat ederek Cidde’ye kadar gidecek olması dolayısıyla Port
Said’den hareketinden evvel bu uzun seyir için gerekli olabilecek
kömürü, erzakı, suyu vb... fazlasıyla almış olmasıydı.
Ertuğrul kendi
imkânlarıyla kurtulabilmek için gemicilik açısından yapılabilecek
bütün ameliyeleri denemiş, fakat başarılı olamamıştı. Gemi bir türlü
kendini kurtaramıyordu. Nihayet kaza yerine en yakın işaret
istasyonuna filikayla bir subay gönderilerek olay haber verildi.
Gemiyi kurtarmak üzere römorkör talebinde bulunuldu. Kılavuz da bir
testi su ve bir asker tayınıyla sintineye hapsolundu. İstasyona
gönderilen haberde bu yeteneksiz kılavuzun değiştirilmesi de talep
olunmuştu.
Filikanın avdetinden
üç saat kadar sonra kanal şirketinden iki römorkör ile iki duba
gelmiş. Süveyş’ten de kanal seyir uzmanlarıyla birlikte bir istimbot
gönderilmişti. Gelen iki güçlü römorkör Ertuğrul’u çektilerse de
kurtaramadılar. Seyir uzmanları gemiyi hafifletmekten başka çare
olmadığını söylüyorlardı: Port Said’den alınan kömürün bir kısmı
dubaların üzerine çıkarıldı. Geminin demir ve zincirleri de
dubaların üzerine nakledildi. Bütün bir gece boyunca bu işler ancak
tamamlanabilmişti. Ertesi sabah alacakaranlıktan iki saat sonra da
gemi kurtarılmıştı...
Başka kılavuz
bulunamaması dolayısıyla, eski kılavuz hapisten çıkarıldı ve
kendisine tavsiyelerde bulunularak görevine iade edildi. Dalgıçlara
da geminin altı muayene ettirildi. Oturulan yer kumluk ve çamurluk
olduğundan teknede herhangi bir hasar olmamıştı. Kurtarma işleminden
sonra da dubalara çıkarılmış olan kömür ve gemi demiri ile zinciri
geriye alındı.
Kanal Geçişinde
İkinci Olay- 28 Temmuz 1889
Kanal geçişinde
Ertuğrul’un başına gelen ilk olaydan sonra bilinenden daha fazla su
çektiği anlaşılmıştı. Kanalın derin kısmı orta hattı olduğundan
Ertuğrul’un bu hattı takip ederek seyretmesi uygun ve emniyetli
olurdu. Ama “kanal talimatı” kuzeyden gelen gemilerin güneyden gelen
gemilere yol vermesini amirdi. Buna göre Ertuğrul güneyden gelen her
gemiye sahile bağlanarak yol vermek zorundaydı. Bu da geminin ciddî
tehlikeler yaşamasına neden olacaktı. Kanalın bitmesine daha da
yaklaşık beş saatlik bir zaman vardı. Ya Ertuğrul’un geçişi için,
kanal beş saat boş bulundurulacak yahut da istisnaî bir hareket
olarak güneyden gelen gemiler Ertuğrul’a yol vereceklerdi.
Kanal idaresi beş
saat için kanalı Ertuğrul’un geçişi için trafiğe kapatma fikrini
uygun bulmalarına rağmen, güneyden gelen gemilerin Ertuğrul’a yol
vermeleri fikrini daha fazla benimseyerek ve de bunu
sağlayacaklarını vaat ederek gemiden ayrıldılar. Fırkateyn de dikkat
ve basiretle kanal seyrine devam etti.
Fakat işaret
istasyonlarından birine yaklaşırken, ileriden bir geminin gelmekte
olduğuna dair işaret verildiği görüldü. Komutan Osman Bey, kılavuza
kanal idaresi uzmanlarının vaadini hatırlattı ise de, kılavuz, bu
emrin gemilere henüz tebliğ edilmemiş olabileceğini beyan ederek,
işarete mutlaka riayet edilmesinin gerektiğini, aksi takdirde
kanalda çarpışmanın kaçınılmaz olacağı görüşünde ısrar etti.
Ertuğrul’un
Mürret-ül Kübra Gölü’nde kuma oturması kanalın bir süre trafiğe
kapanmasına, güneyden kuzeye geçmek isteyen gemilerin kanalın
Kızıldeniz ucundaki giriş yeri Süveyş Limanı’nda birikimine neden
olmuştu. Fırkateyn kurtulunca bu birikime izin verilmiş ve bu durum
da kanaldaki trafiği olağanın üzerinde artırmıştı. Nitekim
Ertuğrul’un bulunduğu yerden gemiler arka arkaya görülmeye
başlanmıştı. Ertuğrul da her yaklaşan gemiye yol vermek için kanalın
bir sahiline yanaşmaktan başka seçeneğe sahip değildi. Bu yüzden
gemide halatlar ve halatçılar devamlı hazır bulunduruluyordu. Gemi
komutanı, süvarisi, süvari muavini ve seyir subayı da köprü üstünden
ayrılamıyorlardı. Geminin kıç tarafından da sert ve sağanaklı bir
rüzgâr estiğinden Ertuğrul’un kanal talimatının gereklerine göre
idaresi gerçekten güçtü. Kuzeyden güneye şiddetli bir cezir
akıntısının mevcudiyeti de bu güçlüğü daha da artırıyordu.
İşte bu güç durumda,
uğursuzluk getirdiğine inanılan ve çok inatçı bir kişiliğe sahip
olan kılavuza, kanalın geniş bir yeri gösterilerek sahile
yanaşılması telkin edildi. Fakat kılavuz yanaşılacak yerlerin daha
evvel belirlenmiş yerler olduğunu, her isteyenin her istediği yere
yanaşamayacağını söylüyordu. Çaresiz, her gelen gemi yaklaştığı
zaman Ertuğrul, filikalarla kılavuzun gösterdiği yerlere halat
veriyordu. Hatta bazen gemiyi durdurmak için makineyi tornistan
çalıştırmak bile gerekiyordu.
İşte böyle sahile
halat verme ameliyelerinin birisinde, rüzgâr geminin kıçını kaparak
karşı sahile yaslamıştı. Gemi daha çok yanaşılacak sahilin aksi
tarafında fakat halatları yanaşılacak sahilde olarak, kanal geçiş
rotasına dik bir biçimde kanalı geçişe karşı bloklamıştı. Karşıdan
gelen gemiler bu halatlar üzerine bindirecek olurlarsa, giderek
gerilecekler ve mutlaka bir çarpışmanın nedeni olacaklardı. Bu
tehlikeyi önlemek için halatların başına baltalı erler konuldu.
Karşıdan gelen gemilere de tehlike işareti verildi. Personel de
güverteye alınarak halatlar çekilmeye ve gemi kanalın orta hattına
doğru gelmeye başladı. Ara sıra makineyle de halat manevrasına
yardım ediliyor, gemi uygun sahile yanaştırılmaya çalışılıyordu. Tam
sahilden koparılıp kanal ortasına doğru açılmaya başlamıştı ki,
pervanesinin bir cisme temas ettiği hissedilerek, hafifçe sarsıldı.
Halatlar mümkün olan süratle karşı sahile aktarıldı. Güneyden gelen
gemilerin geçişine müsaade olundu.
Sarsıntının
mahiyetini öğrenmek için yapılan muayenede; dümenin su hattının
üzerinde kalan bileziğinden kırılarak denize düştüğü, kıç
bodoslamasının da büyük bir kısmıyla parçalandığı anlaşıldı. Bu
şekilde seyretmek mümkün değildi. Artık gemi dümensizdi. Ayrıca kıç
bodoslaması da hasarlıydı.
Pazar günü dalgıçlar
tarafından kanalın dibi araştırılarak, dümen ve kıç bodoslama
parçası bulundu. Her ikisi de çok ağır olduğu için bunları geminin
kendi imkânlarıyla çıkarması mümkün değildi. Yine kanal idaresinden
yardım istendi. Kanal idaresi Ertuğrul’a yardımdan ziyade kanal
trafiğini aksatmamak düşüncesini esas alarak, olay yerine bir maçuna
gönderdi. Bu maçuna yardımıyla dümen çıkarılarak geminin güvertesine
konuldu. Fakat kırılan bodoslama parçası dümenden çok daha ağırdı.
Güverteye alınırsa, güvertenin çökmesi olasılığı vardı. Onun için
geminin bordasına asıldı.
Bu arada gemi inşa
mühendisi Teğmen Ali Efendi ile kalfası gemiyi muayene etti. Kırılan
kıç bodoslama parçası yerine yenisinin yapılması ve geminin havuza
alınması gerektiğini rapor etti. Geminin bulunduğu yerden kanal
geçişini tamamlaması için bir istimbot tarafından çekilmesine gerek
olduğunu da ayrıca belirtti. Olayın vukua gelmesinde kılavuzun
yeteneksizliğinin etkisi büyük olduğuna kanaat getirildiğinden kaza
sonrası yardım için gönderilen maçuna ve istimbot için kanal idaresi
herhangi bir ücret talep etmedi. Bu durumu Bahriye Bakanı Hasan
Hüsnü Paşa iyi değerlendirdi ve Sadaret’e ve Mabeyin’e yazdığı bütün
yazılarda ve verdiği raporlarda “Hata gemi komutanının değil,
kılavuzundur.” cümlesini ilave etmeyi unutmadı.
Bu ifade, aynı
zamanda İngiliz basınında ve ünlü Times gazetesinde daha olay
İstanbul’da duyulmadan önce yapılan yayına ve “Ertuğrul’u ve
subaylarını yeteneksiz” olarak nitelemesine karşı da bir cevap
oluyordu.
Kaynakça:
http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen
ve düzenleyen: Naci Kaptan
Naci Kaptan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

05.10.2007
|