|
Hint Okyanusu'nu seyrettim bu sabah.
Okyanuslar üstüne bir çift sözüm var sana:
Kıyısından seyredilen okyanus
farksızdır Marmara açıklarından.
Yani demek istediğim:
Okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyakova
seyredilmeğe gelmez Okyanus yaşanılır.
Nazım Hikmet
“... Gece saat on bir buçukta vardiyada bulunan Cemil Efendi
Kaptan geminin baş tarafından su aldığını haber vermişti. Bunun
üzerine hemen kalkmış, inşaiye çıraklarına, burguculara haber
göndermiş, gerekli aletleri hazırlatmış ve geminin başaltına
girilmişti.
... Cıvadra gönderinin altındaki, sintineye yakın bölme
kaportası açıldığında, birdenbire bulunulan bölmede su hücumuna
maruz kalınmış, tamirci erlerden üçü dördü devrilmişti.
... Suyun üzerlerine hücumundan sonra, su seviyesi bellerine
kadar çıkmış ve bu yükseklikte kalmıştı. Suyun belirli bir seviyede
kalması ve kuvvetli şırıltı işitilmemesi, suyun girdiği deliklerin
küçük olduğunun göstergeleri olarak kabul edilmişti. Anlaşılıyordu
ki, gemi birkaç gündür azar azar su alıyor fakat farkına
varılmıyordu.
... Bölmeden giren suyun boşaltılmasından sonra, yapılan
incelemede; baş bodoslamanın tamamen çürüdüğü ve kaplama
tahtalarından yer yer ayrıldığı görülmüştü. Bodoslama ile kaplama
tahtalarının arasındaki parmak kalınlığındaki birkaç delikten
bölmeye su giriyordu. Sert bir ağaç olan meşe ağacından yapılmış
bodoslama o kadar çürümüştü ki, deliklere tapa vurulduğu zaman öteki
taraftan fırlayıp gidiyordu. Bakır çiviler ve ağaç siğiller de işe
yaramıyordu. Süngere dönen tahtaların üzeri ne zifte batırılmış
yelken bezi kaplanarak, armuz başlarına da macun sürülerek ve daha
sonra da, malta taşı tozlarıyla zift karıştırılarak elde edilen
asfalt benzeri kaplamayla tüm bölmenin baştan aşağı sıvanmasıyla
sorun çözülmüştü. Bölmeyi kontrol altında tutabilmek için bir de
nöbetçi konulmuştu.”
SUVEYŞ KANALINDAKİ Olayların Ardındaki
Gelişmeler
Kanal geçişindeki olaylar Bahriye Bakanlığı’na arz edilmiş ve
geminin havuzlanması için izin ve ödenek talep edilmişti. Aslında
Ertuğrul’un Komutanı, havuz ve onarım masraflarının da olayın
sorumlusu olan Kanal İdaresi tarafından karşılanması konusunda da
ısrar etmiş, fakat yine kanal talimatına göre, bu gibi olaylarda
zararın, olaya neden olan kişilerce tazmin edilmesi gerekli
olduğundan, zararın kılavuz tarafından karşılanması durumu ortaya
çıkmıştı. Halbuki kılavuzun kanal idaresinden sadece 630 Mısır
kuruşu alacağı vardı. Yalnız bu paranın müsadere edilebileceği ifade
edildi. Durum Bahriye Bakanlığı’na bildirilmiş, bunun üzerine
kazanın tazmininden vazgeçilerek kılavuzun cezaen işinden
çıkarttırılmasıyla konunun hukukî safhasına son verilmişti.
Süveyş’te bir havuz vardı. Bu havuzda da o günlerde başından
benzer bir kaza geçmiş, bir başka gemi onarım görüyordu. Havuz
mühendisliğiyle yapılan görüşmede, Ertuğrul’un yirmi günden evvel
havuza alınmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştı. Havuzdaki onarım
süresi de 15 gün tutacağına göre, olay, geziyi bir aydan fazla bir
zaman süresi kadar geciktirmiş olacaktı.
Bu gecikmenin dışında olay, 30 temmuz 1889 günü İstanbul’da
duyulduğu zaman türlü türlü yorumlara neden olmuş, dallanıp
budaklanmış, geminin çürük bir halde sefere çıkarıldığı iddiaları
tekrar canlanmıştı. Saray, Bakanlık ve Ertuğrul arasındaki yazışma
trafiği de o oranda artmış ve karşılıklı bir güvensizlik durumunun
varlığı sergilenir hale gelmişti.
Kasımpaşa kahveleri de tam anlamıyla şenlenmişti. Hani gemi
Japonya’ya gidecekti? Halbuki daha şuracıkta, bir kanalı geçerken
bile iki defa kuma oturmuş, dümeni kırılmış, bodoslaması
parçalanmıştı... Önündeki Okyanusları, binlerce denizciye mezar olan
Japon ve Çin denizlerini, buradaki tayfunları nasıl aşacaktı?
Okyanusların bin bir zorluğunu nasıl yenecekti?
O halde geminin geri döndürülmesi düşünülmeliydi...
Dönemin özelliği gereği, olaylar abartılarak yaratılan
senaryolar, yapılan yorumlar, oluşturulan fikirler anında Saraya da
ulaştırılıyordu. Sarayın da etki altında kalmaması, tereddüde
düşmemesi mümkün değildi. Nitekim Mabeyin Başkâtipliği’nden Bahriye
Bakanlığı’na gönderilen bir tezkerede olaylar hikaye edildikten
sonra; özetle şöyle denilmekteydi:
“...Süveyş’e Erkânı Harbiye Reisi Faik Paşa’nın gitmesi veya
seçeceği bir başka kişinin gönderilmesi ve durumun incelettirilmesi
istenmiştir. Ayrıca da havuz işlerinin birkaç ay süreceği, ondan
sonra da Okyanuslarda seyrüsefer mevsimi geçmiş olacağından, Albay
Osman Bey’in yanına alacağı iki subayla birlikte, bir posta vapuruna
binip, padişahın nişan ve hediyelerini Japon imparatoruna sunması
kararlaştırılmıştır...”
Bahriye Bakanlığı bu tezkereyi Ertuğrul Komutanına aynen
iletti. Tezkere, başa gelen olaylar dolayısıyla, geziden
vazgeçilmesi olasılığını ifade ettiğinden, bunun da aylardan beri
yapılan hazırlıkların ve katlanılan zahmetlerin heba olması demek
olduğundan, gemi personeli üzerinde derin bir teessür ve hüzün
yarattı.
Bu hava içinde gemi personeli, komutanları Albay Osman Bey’e;
olaylar neticesi doğan onarım ihtiyacının çok mühimsenmemesini,
nihayet birkaç günlük iş olduğunun Bahriye Bakanlığı’na arz edilmesi
müracaatında bulundular.
Ertuğrul personeline göre; İstanbul’dan durumu incelemek
üzere bir heyetin gönderilmesi aylar alacaktı, bu da gereksiz yere
süreyi uzatacağından, buralarda kalmak demek olacaktı ve de nihayet
heyetin vereceği kararın lehte mi aleyhte mi olacağı önceden
bilinemeyeceğinden, heyetin gönderilmesine ne gerek vardı?
Osman Bey bir yandan resmî raporlarıyla, diğer yandan da
kayınpederi Bahriye Bakanı Hasan Hüsnü Paşa’ya yazdığı özel
mektuplarıyla, olaylar neticesi meydana gelen zararın çok
büyütülmemesi gerektiğini ve personelinin azim ve inancını
vurguladı. Bu çabalarının neticesinde de; Bahriye Bakanlığı’ndan;
“... Onarım işleri tamamlandıktan sonra geminin Japonya’ya mı
gönderileceği, yoksa öğrencilerin tatbikî bilgilerini artırmak için
başka sulara mı gönderileceği hususunun bilahare bildirileceği,
öncelikli işin geminin Süveyş’te mükemmel bir şekilde onarılması
olduğu, İstanbul’dan gönderilmesi düşünülen heyetin gönderilmesinden
de vazgeçildiği, kazanın oluş şeklinin dikkatle incelenmesi ve ne
gibi tedbirler alınması gerektiği konusunun da bildirilmesi ve
merkezden emir verilinceye kadar Süveyş’te kalınarak onarım işlerine
nezaret edilmesi” konularında talimat verildi.
Bahriye Bakanlığı’nın bu talimatıyla hem gemi komutanı olan
ve hem de gemi komutanının olaylardaki sorumluluğunu da araştırmaya
memur edilen Albay Osman Bey, emri aldığının ertesi günü ikinci
görevinin gereğini yaparak, hazırladığı raporu Bahriye Bakanlığı’na
arz etti ve : “... Dümen bodoslamasının kırılmayıp eğrilmiş olduğu,
bu yüzden gemi personeli tarafından kanaldan çıkarılıp, güverteye
alındığı ve geminin havuza girişiyle beraber birkaç gün içinde
yerine takılabileceği anlaşıldığından, gereğinin yapılmasına emir ve
müsaade” talep etti.
Bahriye Bakanlığı da Osman Bey’in raporunu Saraya ve
Mabeyin’e aynı ifadelerle arz etti. Halbuki gemideki onarım ihtiyacı
sadece dümenle ilgili değil, yapılması uzun zaman isteyecek, başta
kıç bodoslamanın yenilenmesi dahil diğer onarım ihtiyaçları da
vardı. Ama Bahriye Bakanı Hasan Hüsnü Paşa için önemli olan konular;
Sarayı tatmin etmek, sonra da Ertuğrul’un komutanını sıkıştırıp
onarım işlerini çabuklaştırmaktı.
Ertuğrul, Süveyş’e varışından ancak bir ay sonra havuza
girebildi. Onarım işleri de 30 ağustostan 21 eylüle kadar geçen üç
hafta sürdü. Ancak arada geçen bu süre içinde Bakanlığın sessiz
kalması Sarayı kuşkulandırmıştı. 14 Eylül’de Mabeyin
Başkâtipliği’nden Bakanlığa gönderilen bir tezkereyle, Ertuğrul
hakkında bilgi istenmekteydi:
“... 24 Ağustos 1889 tarihli tezkerede tebliğ buyrulan
iradede, Ertuğrul Fırkateyni Hümayunu’nun Süveyş Kanalı’nda duçar
olduğu kazadan dolayı düşmüş olan dümeni ve bodoslamasının ahiren
bulunarak mezkûr fırkateynin müddeti kalile zarfında tamiriyle
hareket edebileceği mukaddemce arz edilmiş olduğu halde, zikrolunan
fırkateynin tamiratı lazımesinin ikmaliyle hareketine dair tarafı
mülukâneye elyevm bu güne değin malumat arz kılınmamış olduğundan,
mezkûr Fırkateynin şimdi hangi sularda bulunduğu, Komutan Osman
Bey’in nerede olduğu, gemi bulunduğu mahalden hareket etmemiş ise
kaç günde hareket edebileceği ve selametle Japonya’ya gidip
gidemeyeceği konularında malumata intizar buyrulmakta olduğunu...”
Kazanın vukuundan bu yana iki aya yakın bir zaman geçmişti.
Gemi Komutanı onarım işlerinin birkaç günde yapılabileceğini
bildirmişti. Buna göre fırkateynin o günlerde Hint veya Japon
sularında olması lazım gelirdi. Mabeyin bu nedenle geminin mevkiini
soruyordu. Fakat Ertuğrul hâlâ Süveyş’te ve havuzdaydı...
Bahriye Bakanlığı Mabeyin’in bu tezkeresine verebilecek bir
cevap bulamadı ve Gemi Komutanını tekrar sıkıştırdı. Alınan cevaptan
geminin iki güne kadar havuzdan ineceği öğrenildi. Tekrar bir
aksilik çıkması ve havuz işlerinin uzaması olasılığı da dikkate
alınarak, Ertuğrul’un havuzdan indiğini bildiren telgraf alınıncaya
kadar da suskunluğu korumak yolu tercih edildi. Beklenen telgraf
alınınca da Mabeyin’e istenilen bilgi arz edildi: “... 21 Eylül 1889
tarihli tezkere-i maruzada fırkateyni mezkûrun bilütfu teala
havuzdan çıkarak pazar günü mahalli maksuda müteveccihen kıyama
hazır bulunacağı, Komutan Osman Bey tarafından telgrafla bildirilmiş
olmakla...”
Bahriye Bakanlığı’nın evvelce lüzum görüldüğü takdirde
Ertuğrul’un Japonya seferine gönderilmemesi hususu da emredilmiş
olduğundan bu “mahalli maksut” kelimesi sarayı yine tereddüde
düşürdü. Mabeyin “Mahalli maksut neresidir?” diye sordu. Bakanlık da
“Japonya’dır”, cevabını verdi.
Abdülhamid bu olaylardan, Bakanlığın işler aksi gittiği zaman
susmayı tercih ettiğini, bazı olayları gizlediğini ve bunu
alışkanlık haline getirdiğini anlamıştı. Bundan böyle aynı şekilde
davranmasının önüne geçmek için, Ertuğrul’un her uğrayacağı limana
varışını telgrafla bildirmesini, önemli olayları da detayıyla bu
telgraflarına ilave etmesini irade etti. Bu iradeden sonradır ki,
Bakanlık Ertuğrul’dan aldığı haberleri günü gününe Mabeyin’e arza
başladı.

Başlangıçta, direkt olarak Seylan Adası’ndaki Kolombo’ya
intikal etmek düşünüldüyse de, bu mesafe 2000 mil gibi oldukça uzun
bir mesafeydi. Bu mesafede mevsim rüzgârlarının zamanı kaçırılmış
olduğundan, uygun rüzgâr bulunamazsa denizde kalış süresi çok uzar,
hem gemi hem personel yıpranırdı. Bu düşüncelerle bir ara limana
uğramak zorunluluğu doğdu. Bombay Limanı’na uğramanın en akılcı
hareket olacağı düşünüldüğünden, rota ona göre değiştirildi. Bahriye
Bakanlığı’na Aden’den hareketten evvel, Kolombo’ya hareket edildiği
bildirilmesine rağmen, Bombay’a doğru yol verildi.
Ekim ayının ortalarına gelinmişti. Ertuğrul 12 derece kuzey
enlemi üzerinde, genel doğu rotasında seyrine devam ediyordu. Hint
Okyanusu’nda poyraz ticaret rüzgârları esmezdi. Güneydoğu yönünden,
keşişlemeden esen ticaret rüzgârlarının zamanı da Aralık ile Temmuz
ayları arasıydı. Aslında geminin hareketi için en uygun rüzgâr da
arada esen bu rüzgârlardı. Ama bu rüzgârlar da Ekvator’un güneyinde
eserdi. Geminin bu enlemlere kadar inmesi de bahis konusu olamazdı.
Bu yüzden ticaret rüzgârlarından yararlanmak olanağı yoktu.
Bu rüzgârlara ticaret rüzgârı adı verilmesi bunların bir
ticaret metası olarak alınıp satılabilmesinden değil, belirli
zamanlarda aylarca aynı yönden ve devamlı olarak esmelerindendi.
Estiği yön ve mevsim sabit olduğundan yelkenli gemiler bu
rüzgârlardan yararlanarak ticarî seferler yapabiliyorlardı.
Ertuğrul için ticaret rüzgârlarından yararlanmak mümkün
değildi ama Hint Okyanusu’nda ticaret rüzgârları kadar olmasa bile
yine de muntazam esen “mevsim” rüzgârları da vardı. Osmanlı
denizcileri bu rüzgârları iyi bilirlerdi. “Mevkutî” rüzgârlar ismini
verdikleri bu rüzgârlar Ekim ila Mart ayları arasında poyrazdan,
Nisandan Eylüle kadar da lodostan eserlerdi. Lodos mevsim rüzgârları
Ertuğrul’un seyir rotası için çok uygun olurdu. Ancak Süveyş’te
kalış süresi dolayısıyla mevsim biraz geçmişti. Fakat mevsim
değişiklikleri takvim yaprağını koparır gibi hemen olmazdı. Ekim
ayında hem poyraz hem de lodos mevsim rüzgârlarına tesadüf etmek de
mümkündü. Bu biraz da şans meselesiydi. Ertuğrul da bu şansını
kullandı. Yorucu fakat olaysız bir seyirden sonra Bombay’a vardı.
Bombay MÖ 1000 yıllarından beri bir balıkçı köyü olarak
bilinmekteydi. Hindistan’ın İran ve Araplarla yaptığı ticarette de
liman olarak kullanılmış ve Portekizliler gelişinden ve Gücerat
Hükümdarı Bahadır Şah’ın, aslında birkaç adadan ve bataklık araziden
oluşan bu liman kentini, 1534’te tamamen kendilerine verişinden
sonra Portekizlilerin egemenliği altına girmişti.
1626’da İngilizler ve Hollandalılar tarafından yağmalanan ve
bazı kısımları yakılan kent, 1661’de, İngiltere Kralı II. Charles
ile Portekiz kralının kız kardeşi Catherine arasındaki evlilik
antlaşması uyarınca hediye veya çeyiz olarak İngiltere’ye
verilmişti. 1664’te de Bombay resmen Büyük Britanya topraklarına
katılmıştı. Fakat İngilizler, Krallarına verilen bu hediyeyi o kadar
basit bulmuşlardı ki; kullanmak bile istememişler ve 1668’de İngiliz
Doğu Hindistan Kumpanyası’na yıllık sadece on altın karşılığı kiraya
vermişlerdi.
Ama Bombay’ın kaderi Süveyş Kanalı açıldıktan sonra değişmiş
ve önemi birdenbire artmıştı. Bir liman kenti olarak büyük bir
gelişmeye mazhar olmuştu. O yıllardaki nüfusu da Kalküta’dan sonra
Hindistan’ın ikinci büyük kenti olarak bir milyonun üzerine
çıkmıştı. Bu nüfusun hemen hemen yarısı da Müslümandı.
Bombay şehri sahile pek yakın bir ada üzerinde kurulmuştu.
Ada hem mendirek hem de geçit hizmetini veren iki yolla karaya
bağlanmıştı. Demiryolu bağlantısı da kısa süre önce tamamlanmıştı ve
bu bağlantıdan sonra İngiltere’nin Hint Okyanusu Filosu’nun ana üssü
de bu yepyeni limana taşınmıştı.
Ertuğrul'a
Gösterilen İlgi
Ertuğrul, Bombay’a gelir gelmez, gemiyi ziyaret için rıhtıma
ve iskelelere hücum başladı. İlk gün resmî ziyaretlere, mutat askerî
merasimlere tahsis olunduğundan, gemiye halktan ziyaretçi kabul
edilmedi. Ama ertesi gün güneşin doğuşuyla beraber geminin etrafını
sandallar sardı. Ancak toka sancaktan evvel, savaş gemilerine
ziyaretçi kabul edilmemesi, Osmanlı denizcilik geleneğinde
olduğundan, gelen ziyaretçiler bir süre bekletildi. Zamanı
geldiğinde de kabul edildi. Ziyaretçilerin çoğunluğunu Müslüman
Hintliler oluşturuyordu. Ertuğrul’u görmek için günlerce meşakkatli
seyahatleri göze alıp, Lahor, Delhi, Allahabad, Ahmedabad ve
Haydarabad gibi uzak yerlerden gelenler de vardı.
Güvertede namaz kılanlar, direklere tırmanıp Osmanlı
sancağına yüzünü gözünü sürenler, geminin güvertesini ve iskelesini
öpenler, ağlayanlar Osmanlı şeref ve itibarına bu yörelerde çoktan
beri hasret çekildiğinin canlı ve somut kanıtlarıydı. Gemiyi görmeye
o kadar çok ziyaretçi geliyordu ki, izdihamdan hareket etmek bile
kabil olmuyordu. Hatta birkaç kez iskeleler yukarı alınarak tehacümü
durdurmak gerekmişti. Ama iskelelerin yukarı çekildiğini gören halk,
hemen şikâyete başlıyor, gemiyi görmek için katlandıkları büyük
zahmetleri anlatmak istiyorlar, ayaklarının şişkinliğini, üst
başlarının toz toprak içindeki halini göstererek anlayış talep
ediyorlardı.
Bu ziyaretlerin garip yönü, gelenlerin grup grup toplanarak
askerlerle saatlerce konuşmalarıydı. Ama nasıl? Hangi dilde? O
yıllarda Hindistan’da yüz ellinin üzerinde dilin konuşulduğu, fakat
bunların içinde bilinen dünya dillerinden hiçbirisinin olmadığı
düşünülürse, ortak dil sadece bedenin dili, işaretler, dualar ve
daha önemlisi sabır ve metanetti. Zor anlaşıyorlardı ama zevkle
anlaşıyorlar, birbirlerine davetler ve ikramlar yapıyorlardı.
Ertuğrul’un Bombay’da gördüğü ilgi sadece sade Hint
vatandaşlarının ilgisinden ibaret değildi. Sahilde bir bağrışma, bir
alkış duyulması, bir kaynaşma olması bir mihracenin gemiyi ziyarete
gelmekte olduğunun belirtisiydi. Bu belirtinin hemen ardından ipek
halılar, altın yaldızlı tahtırevanı üzerinde Mihrace ile özel olarak
süslenmiş beş on fil ile buna refakat eden meşaleli, mızraklı, siyah
cübbeli, bal renkli sarıklı kırk Hintliden oluşan muhafız alayı,
sahilin gemiye en yakın noktasında belirirlerdi.
Gemi gözcüleri sahilde bu gibi hareketleri görürlerse, bunun
anlamının bir mihracenin gemiye gelmekte olduğunu anlarlar ve hemen
köprü üstünde dikkat borusu çaldırtarak, gemideki herkesi uyarırlar
ve tören kıtasının hazırlanmasına, iskelelere asılan halkın
aralanarak, gelen yüksek misafirin, gemiyi rahatça ziyaret etmesine
imkân yaratmaya çalışırlardı.
Ertuğrul’un Bombay’da kaldığı bir hafta boyunca, tüm
Hindistan’da o yıllarda miktarları altı yüzü bulan Mihracelerden on
beşi gemiyi ziyarete gelmiş ve bizzat Komutan Albay Osman Bey
tarafından büyük üniformayla, devlet başkanlarına, hükümdarlara
yapılan törenlerle karşılanıp uğurlanmışlar, tabiatıyla top
atışlarıyla da selamlanmışlardı. Mihracelerine yapılan bu törenler,
Hint halkının büyük ilgi ve sempatisiyle karşılanmış, karşılık
olarak şehre çıkan Ertuğrul subaylarına ve mürettebatına
gösterdikleri misafirperverliğin derecesini yükseltmişti.
Ertuğrul’u Bombay’da günde ortalama olarak 20.000 kişi,
ziyarete açık olduğu bir hafta içinde ise toplam 150.000’e yakın
kişi ziyaret etmişti. Bu ziyaretçilerin içinde Müslümanların dışında
ateşperestler, putperestler, Budistler, satıcılar, hokkabazlar,
marifetlerini sergilemek isteyen Hint fakirleri, çamaşırcılar, erzak
ve eşya komisyoncuları da bulunmaktaydı.
Ertuğrul, Bombay’da gerçekten büyük ilgi görmüş, bir savaş
gemisinin bayrak gösterme ziyaretinden beklenen neticenin azamîsinin
alınmasını mümkün kılmıştı. Hindistan’ın Müslüman halkının
Halifelerinin gemisine karşı gösterdiği yakınlıktan gurur duymamak
mümkün değildi... Bu durum belki de II. Abdülhamid’in
beklentilerinin bile üstündeydi. 29 ekim 1889 tarihli Advocate of
India isimli İngilizce olarak yayımlanan bir gazete bakın ziyarete
ilişkin neler diyordu:
“... Bugün Bombay Limanı’nda şerefli Osmanlı sancağının
dalgalanması bize şan ve şeref vermiştir. Osmanlı Padişahı II.
Abdülhamid; bir geminin bayrağını taşıdığı ve mensubu olduğu ülkenin
imtiyazlarının tümüne, gittiği her yerde de aynen haiz olmasını
öngören uluslararası kurallara göre, Bombay Limanı’nın küçük bir
kısmına hâkim olmuştur... ... Ertuğrul bin sekiz yüz tonluk mükemmel
bir fırkateyndir. Çeşitli çaplarda topları vardır. Karaya çıkan
mürettebatı herkesin takdirini kazanmıştır. Bu nedenle halkta da
gemiyi gezme ve yakından görme arzusu uyanmıştır. Türk
denizcilerinin hepsi çalışkan ve güçlü kuvvetli aslanlardır.
Üniformalarıyla kırmızı renkli fesleriyle özellikle takdir
toplamışlardır. Gemiyi ziyarete gidenler burada büyük bir nezaketle
kabul edilmişler, gezilmeye layık bütün yerler kendilerine
gösterilmiş ve hiçbir şey saklanmamıştır. Hatta arada sırada bando
ile marşlar bile çalmışlardır... ... Fırkateynin Bombay’a gelişi
Hindistan’ın Müslüman halkı üzerinde geniş bir tesir bırakmış, bu
halk din kardeşlerini büyük bir içtenlikle bağırlarına basmıştır.
Cuma günü gemi mürettebatından 150 kadar asker ve bazı subaylar
gayet temiz giyinmiş oldukları halde cuma namazını eda etmek üzere
camilere gitmişler ve yolda kalabalık bir halk kitlesi tarafından
saygıyla selamlanmışlardır. ... Ertuğrul’un Bombay’da kaldığı süre
içinde şehirde gezme iznini almış olan subaylar ve erler sokaklarda
takdire değer biçimde dolaşmışlardır. Polis kayıtlarında hiç bir
olaya rastlanmamıştır. ... Osmanlılar aleyhinde konuşmanın âdet
haline geldiği bu günlerde, biz burada gördüğümüz iyi karakterli
insanları yazmayı kendimize görev bildik...”
Yine Bombay’da Gucerat diliyle yayımlanan Gazette of Bombay
isimli gazetenin 28 ekim 1889 tarihli sayısında da Ertuğrul’un
ziyareti hakkında şunlar yazılmıştır: “... Osmanlı Devleti’nin
Ertuğrul isimli gemisinin Bombay Limanı’na gelerek askerlerinin çok
yeknesak bir kıyafetle şehirde dolaşmalarını görenler hayret içinde
kalarak bunların kimler olduklarını sorunca, onların Osmanlı askeri
olduklarını öğrendiler. Halk tarafından verilen ziyafetlerde ve cuma
namazındaki tutumlarından halk, limanda bir Osmanlı gemisinin
bulunduğunu anlamış ve bütün Müslüman halk gemiyi gezmeye koşmuştur.
Geçen cumartesi günü gemiye giden gazetemizin yazıişleri müdürü,
basacak yer olmadığını bizzat görmüştür. Bazı kişiler de gemiye
merdivenlerden çıkacak yer bulamadıkları için halatlara tırmanarak
çıkmışlardır... ... Osmanlı denizcileri kadar, kıyafet ve
tavırlarından çok üstün ahlak sahibi olmalarıyla tanınan başka asker
tasavvur edilemez. Takdire şayan bir nokta da Osmanlı denizcilerinin
hiçbir şey saklamadan gemilerini baştan aşağı gezdirmeleriydi. Bu
tutum diğer ecnebi milletlerin denizcilerinde görülemezdi. Hiçbir
denizci ziyaretçilerden bahşiş ya da başka bir eşya istemedi.
Onların aldıkları terbiyeyi ne kadar övsek azdır. Gemi subaylarından
bazıları İngilizce biliyorlardı. Hindistan’ın Müslüman halkının
Halifeye olan bağlılıkları bu gemiye ilgileri ile belli olmuştu. Bu
hali, gemi komutanı ve mürettebatı da gözleriyle gördüler. Herhalde
memleketlerine döndüklerinde, Halife bu gerçekleri öğrendiği zaman
Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin daha iyi bir hal alacağı ve buradaki
Müslüman halkın da daha fazla gelişeceği açıktır...”
Ertuğrul’un ziyaret ettiği yerlerde gerçekten büyük bir etki
yaptığı ve Halife lehine çok olumlu bir hava yarattığı ve
Müslümanların kendisine bağlılığını pekiştirdiği gerek Gemi Komutanı
Albay Osman Bey’in raporlarından gerek yerel basında çıkan
yazılardan anlaşılmaktaydı. Yukarıda verilen iki örnek yazı da
Osmanlıca’ya çevrilerek önce Ceride-i Bahriye Dergisinde, sonra da
İstanbul basınının hemen hemen bütün gazetelerinde yayımlanmıştır.
Yazılarda belirtilen Müslümanların coşkunluğu bilhassa vurgulanarak,
Osmanlı dünyasındaki bütün Müslümanlara, tüm dünyada Müslümanlığın
birlik içinde ve Hilafet’in de görev başında olduğu anlatılmış
oluyordu. Ertuğrul aracılığıyla Osmanlı Hilafet otoritesinin
imparatorluk sınırları ve Arap dünyası sınırları dışındaki
Müslümanlar için de geçerli olduğunun ispat edildiği
söylenmekteydi.
Bombay’da 26 Ekim 1889 günü halkın ziyaretine son verilerek,
müteakip sefer için su, yiyecek ve kömür ikmallerinin yapılmasına
başlandı ve ertesi günü de Seylan’ın merkezi Kolombo’ya müteveccihen
hareket edildi.
Kolombo
Ertuğrul, Bombay’dan hareketinden sonra Batı Hindistan
sahillerine paralel olarak güneye doğru seyrediyordu. Sahiller
genelde görüş mesafesi içinde tutuluyordu. Seyir Lakadiv Adaları
civarına kadar normal bir şekilde cereyan etti. Fakat hareketin
altıncı günü gece yarısı Albay Osman Bey müthiş bir haberle
uyandırıldı: “Gemi baş tarafından su alıyor !..”

Komutan yatağından fırladı ve derhal köprü üstüne çıktı. Hava
sakindi. Fırkateyn makineyle seyrediyor ve saatte yedi mil sürat
yapıyordu. Yapılan mevki kontrolünde en yakın mevki kontrol noktası
olan Kaliküt fenerinin görülebileceği mesafeye takriben kırk mil
daha vardı. Su alma nedeni de bilinmiyordu. Tamirci parti, tahta
takozlar, tapalar, ağaç siğiller, branda parçaları, macun ve ziftle
beraber gemi inşa mühendisi Teğmen Ali Efendi emrinde olarak suyun
geldiği rapor edilen bölmeye girmişti.
Bir emniyet tedbiri olarak da gemi komutanı, rotanın sahile
doğru değiştirilmesini ve makinelere azami yol verilmesini
emretmişti. Mürettebatın paniğe kapılmaması ve yanlış bir harekete
başvurmaması için de, geminin terk edilmesi durumunda cankurtaran
botları olarak kullanılacak olan filikalarının başına da silahlı
nöbetçiler konuldu.
Bu süratle seyredildiği takdirde iki buçuk saat sonra sahile
varılabilecekti. Herkes olayın Umman Denizi’ni geçerken olmadığına
şükrediyordu. Hiç olmazsa burada sahil çok yakındı, nihayet iki
saatlik bir mesafedeydi.
Gemi süvarisi Ali Efendi Kaptan bir başka tedbir olarak da,
bütün personelin uyandırılmasını teklif etti. Fakat komutan,
personeli tedirgin etmemek için, olayın nedeni hakkındaki raporu
beklemenin daha uygun olacağı görüşünde olduğunu söyledi. Teğmen Ali
Efendi’den de rapor istendi. Ali Efendi raporunda olayı şu şekilde
hikâye etti:
“... Gece saat on bir buçukta vardiyada bulanan Cemil Efendi
Kaptan geminin baş tarafından su aldığını haber vermişti. Bunun
üzerine hemen kalkmış, inşaiye çıraklarına, burguculara haber
göndermiş, gerekli aletleri hazırlatmış ve geminin başaltına
girilmişti.
... Cıvadra gönderinin altındaki, sintineye yakın bölme
kaportası açıldığında, birdenbire bulunulan bölmede su hücumuna
maruz kalınmış, tamirci erlerden üçü dördü devrilmişti.
... Suyun üzerlerine hücumundan sonra, su seviyesi bellerine
kadar çıkmış ve bu yükseklikte kalmıştı. Suyun belirli bir seviyede
kalması ve kuvvetli şırıltı işitilmemesi, suyun girdiği deliklerin
küçük olduğunun göstergeleri olarak kabul edilmişti. Anlaşılıyordu
ki, gemi birkaç gündür azar azar su alıyor fakat farkına
varılmıyordu.
... Bölmeden giren suyun boşaltılmasından sonra, yapılan
incelemede; baş bodoslamanın tamamen çürüdüğü ve kaplama
tahtalarından yer yer ayrıldığı görülmüştü. Bodoslama ile kaplama
tahtalarının arasındaki parmak kalınlığındaki birkaç delikten
bölmeye su giriyordu. Sert bir ağaç olan meşe ağacından yapılmış
bodoslama o kadar çürümüştü ki, deliklere tapa vurulduğu zaman öteki
taraftan fırlayıp gidiyordu. Bakır çiviler ve ağaç siğiller de işe
yaramıyordu. Süngere dönen tahtaların üzerine zifte batırılmış
yelken bezi kaplanarak, armuz başlarına da macun sürülerek ve daha
sonra da, malta taşı tozlarıyla zift karıştırılarak elde edilen
asfalt benzeri kaplamayla tüm bölmenin baştan aşağı sıvanmasıyla
sorun çözülmüştü. Bölmeyi kontrol altında tutabilmek için bir de
nöbetçi konulmuştu.”
Olayın böylece aydınlatılması üzerine tekrar Kolombo rotasına
dönüldü. Ertuğrul sefere çıkalı üç buçuk ay olmuştu. Bu süre içinde
baş bodoslamanın böyle çürümesi mümkün değildi. Bu çürüme yılların
birikiminin bir neticesiydi ve fırkateynin İstanbul’da doğru dürüst
bir onarım ve havuz görmediğini iddia edenlere hak verdirecek bir
neticeydi.
Bu durumda 10 Kasım 1889 günü sabahı Kolombo’ya varıldı.
Fakat bu limanda geminin tamir olanağı yoktu. Singapur’a kadar,
geminin onarıldığı şekliyle yola devam etmek ve orada onarım ve
havuz işlerini yaptırmak gerekiyordu. Ama geminin bu durumunun
İstanbul’a resmen bildirilmesi demek, fırkateynin geri çevrilmesi
demek olabilirdi. Süveyş olaylarından tecrübeleri vardı. Onun için
Komutan Albay Osman Bey’in olayı, kayınpederi Bahriye Bakanına özel
bir mektupla bildirmesi uygun görüldü. Onarım ve havuz işleri
dolayısıyla geminin Singapur’da kalış süresinin uzamasının çekeceği
dikkate ve yaratacağı tepkiye karşı Bahriye Bakanlığı nasılsa makul
sebepler bulabilirdi
Kolombo Günleri
Hint gazeteleri Ertuğrul’un Bombay ziyaretini ve gezisini
detaylı olarak ve uzun uzun yazdığından, ada sakinleri fırkateynin
Kolombo’ya varacağı tarihi öğrenmişlerdi. Daha gemi limana girerken
kentin Osmanlı sempatizanı ve Müslüman olan bütün halkı sahilde
toplanmıştı. Kolombo kalesinin top atışlarıyla Ertuğrul tarafından
selamlanması dikkatleri daha da fazla çekmişti. Resmî ziyaretlerin
sonuna kadar sabredemeyen kent halkı, mukavemet edilmesi mümkün
olmayan dostane hislerle geminin etrafını sarmışlardı. Varış gününün
cuma günü olması ve mürettebatın bir kısmının cuma namazını eda
etmek üzere camilere gönderilmesi ise gemi üzerindeki dikkati
artırmıştı. Aynı günün akşamı da adanın 300.000 civarında olan
Müslüman nüfusunun, 200.000’nin muhtelif yerlerden gemiye ziyarete
gelmekte oldukları Seylan Genel Valisi tarafından gemi komutanına
bildirmişti. Esasen 20.000-30.000’i daha şimdiden geminin içinde
veya civarında olduğuna göre, adanın hemen hemen bütün
Müslümanlarının gemiyi ziyaret etmek istedikleri ortaya çıkıyordu.
Bu kadar büyük bir kalabalığı incitmeden, bir kazaya sebep olmadan
kabul etmek için gemide bazı ilave tedbirlerin alınması gerekti.
Bombay’daki tecrübeler, aynı anda gemiyi 2.000 kişinin
ziyaret edebileceğini göstermişti. Bu sebeple ziyaretçileri 2.000
kişilik gruplara ayırmak ve gezdirmek esas alındı. Ama gelin görün
ki, gemiye gelenler yelkenlerin gölgesinde bağdaş kurup oturuyorlar
ve mürettebatla sohbete dalarak gemiden ayrılmak istemiyorlardı.
Günlerce süren yolculuktan sonra, birçok meşakkate katlanarak gemiyi
görmeye gelen bu kadirşinas insanları süratle gemiyi terke davet
etmek de geleneksel misafirperverlik anlayışıyla bağdaşmazdı. Bunun
için sancak iskelesi ziyaretçilerin gemiye gelişlerine, iskele
iskelesi de gemiden ayrılışlarına tahsis olundu. Havaların da çok
sıcak olması gemiyi gezenleri hem sıcaktan hem izdihamdan pek fazla
rahatsız ediyordu... Bu durum da dikkate alınarak, gemide ziyaretçi
sayısı arttığı zamanlarda, çıkış iskelesinde ziyaretçilere şurup
dağıtmak usulü getirildi. Bu usulü teklif eden genç subay da, imal
ve dağıtımına nezaret etmek üzere adeta şurupçubaşı olarak
görevlendirildi.
Seylan halkının Ertuğrul’a gösterdiği ilgi, Bombay
Müslümanlarının gösterdiği ilgiyle adeta yarışırcasınaydı. Çok
uzaklarda bulunan kentlerin halkları fırkateyne hep birlikte
gelemediklerinden içlerinden seçtikleri temsilcilerini, yüzlerce
binlerce imzalı mazbatalarıyla beraber göndermişlerdi. Temsilcilere,
Ertuğrul mürettebatı için kendi hesaplarına ziyafet verme yetkisi
bile vermişlerdi. Kolombo’daki resmî makamların, halkın ileri
gelenlerinin verdikleri ziyafetler ve hazırladıkları özel ada
turları da ziyaret programını daha da zenginleştirmişti.
Kaynakça:
http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen
ve düzenleyen: Naci Kaptan
Naci Kaptan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

10.10.2007
|