e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 6

 Derleyen Naci Kaptan    

 

 

Hint Okyanusu'nu seyrettim bu sabah.
Okyanuslar üstüne bir çift sözüm var sana:
Kıyısından seyredilen okyanus
farksızdır Marmara açıklarından.
Yani demek istediğim:
Okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyakova
seyredilmeğe gelmez Okyanus yaşanılır.

Nazım Hikmet

 

“... Gece saat on bir buçukta vardiyada bulunan Cemil Efendi Kaptan geminin baş tarafından su aldığını haber vermişti. Bunun üzerine hemen kalkmış, inşaiye çıraklarına, burguculara haber göndermiş, gerekli aletleri hazırlatmış ve geminin başaltına girilmişti.

... Cıvadra gönderinin altındaki, sintineye yakın bölme kaportası açıldığında, birdenbire bulunulan bölmede su hücumuna maruz kalınmış, tamirci erlerden üçü dördü devrilmişti.

... Suyun üzerlerine hücumundan sonra, su seviyesi bellerine kadar çıkmış ve bu yükseklikte kalmıştı. Suyun belirli bir seviyede kalması ve kuvvetli şırıltı işitilmemesi, suyun girdiği deliklerin küçük olduğunun göstergeleri olarak kabul edilmişti. Anlaşılıyordu ki, gemi birkaç gündür azar azar su alıyor fakat farkına varılmıyordu.

... Bölmeden giren suyun boşaltılmasından sonra, yapılan incelemede; baş bodoslamanın tamamen çürüdüğü ve kaplama tahtalarından yer yer ayrıldığı görülmüştü. Bodoslama ile kaplama tahtalarının arasındaki parmak kalınlığındaki birkaç delikten bölmeye su giriyordu. Sert bir ağaç olan meşe ağacından yapılmış bodoslama o kadar çürümüştü ki, deliklere tapa vurulduğu zaman öteki taraftan fırlayıp gidiyordu. Bakır çiviler ve ağaç siğiller de işe yaramıyordu. Süngere dönen tahtaların üzeri ne zifte batırılmış yelken bezi kaplanarak, armuz başlarına da macun sürülerek ve daha sonra da, malta taşı tozlarıyla zift karıştırılarak elde edilen asfalt benzeri kaplamayla tüm bölmenin baştan aşağı sıvanmasıyla sorun çözülmüştü. Bölmeyi kontrol altında tutabilmek için bir de nöbetçi konulmuştu.” 

 

SUVEYŞ KANALINDAKİ Olayların Ardındaki Gelişmeler

Kanal geçişindeki olaylar Bahriye Bakanlığı’na arz edilmiş ve geminin havuzlanması için izin ve ödenek talep edilmişti. Aslında Ertuğrul’un Komutanı, havuz ve onarım masraflarının da olayın sorumlusu olan Kanal İdaresi tarafından karşılanması konusunda da ısrar etmiş, fakat yine kanal talimatına göre, bu gibi olaylarda zararın, olaya neden olan kişilerce tazmin edilmesi gerekli olduğundan, zararın kılavuz tarafından karşılanması durumu ortaya çıkmıştı. Halbuki kılavuzun kanal idaresinden sadece 630 Mısır kuruşu alacağı vardı. Yalnız bu paranın müsadere edilebileceği ifade edildi. Durum Bahriye Bakanlığı’na bildirilmiş, bunun üzerine kazanın tazmininden vazgeçilerek kılavuzun cezaen işinden çıkarttırılmasıyla konunun hukukî safhasına son verilmişti.

Süveyş’te bir havuz vardı. Bu havuzda da o günlerde başından benzer bir kaza geçmiş, bir başka gemi onarım görüyordu. Havuz mühendisliğiyle yapılan görüşmede, Ertuğrul’un yirmi günden evvel havuza alınmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştı. Havuzdaki onarım süresi de 15 gün tutacağına göre, olay, geziyi bir aydan fazla bir zaman süresi kadar geciktirmiş olacaktı.

Bu gecikmenin dışında olay, 30 temmuz 1889 günü İstanbul’da duyulduğu zaman türlü türlü yorumlara neden olmuş, dallanıp budaklanmış, geminin çürük bir halde sefere çıkarıldığı iddiaları tekrar canlanmıştı. Saray, Bakanlık ve Ertuğrul arasındaki yazışma trafiği de o oranda artmış ve karşılıklı bir güvensizlik durumunun varlığı sergilenir hale gelmişti. 

Kasımpaşa kahveleri de tam anlamıyla şenlenmişti. Hani gemi Japonya’ya gidecekti? Halbuki daha şuracıkta, bir kanalı geçerken bile iki defa kuma oturmuş, dümeni kırılmış, bodoslaması parçalanmıştı... Önündeki Okyanusları, binlerce denizciye mezar olan Japon ve Çin denizlerini, buradaki tayfunları nasıl aşacaktı? Okyanusların bin bir zorluğunu nasıl yenecekti?

O halde geminin geri döndürülmesi düşünülmeliydi...

Dönemin özelliği gereği, olaylar abartılarak yaratılan senaryolar, yapılan yorumlar, oluşturulan fikirler anında Saraya da ulaştırılıyordu. Sarayın da etki altında kalmaması, tereddüde düşmemesi mümkün değildi. Nitekim Mabeyin Başkâtipliği’nden Bahriye Bakanlığı’na gönderilen bir tezkerede olaylar hikaye edildikten sonra; özetle şöyle denilmekteydi:

“...Süveyş’e Erkânı Harbiye Reisi Faik Paşa’nın gitmesi veya seçeceği bir başka kişinin gönderilmesi ve durumun incelettirilmesi istenmiştir. Ayrıca da havuz işlerinin birkaç ay süreceği, ondan sonra da Okyanuslarda seyrüsefer mevsimi geçmiş olacağından, Albay Osman Bey’in yanına alacağı iki subayla birlikte, bir posta vapuruna binip, padişahın nişan ve hediyelerini Japon imparatoruna sunması kararlaştırılmıştır...”

Bahriye Bakanlığı bu tezkereyi Ertuğrul Komutanına aynen iletti. Tezkere, başa gelen olaylar dolayısıyla, geziden vazgeçilmesi olasılığını ifade ettiğinden, bunun da aylardan beri yapılan hazırlıkların ve katlanılan zahmetlerin heba olması demek olduğundan, gemi personeli üzerinde derin bir teessür ve hüzün yarattı.

Bu hava içinde gemi personeli, komutanları Albay Osman Bey’e; olaylar neticesi doğan onarım ihtiyacının çok mühimsenmemesini, nihayet birkaç günlük iş olduğunun Bahriye Bakanlığı’na arz edilmesi müracaatında bulundular. 

Ertuğrul personeline göre; İstanbul’dan durumu incelemek üzere bir heyetin gönderilmesi aylar alacaktı, bu da gereksiz yere süreyi uzatacağından, buralarda kalmak demek olacaktı ve de nihayet heyetin vereceği kararın lehte mi aleyhte mi olacağı önceden bilinemeyeceğinden, heyetin gönderilmesine ne gerek vardı?

Osman Bey bir yandan resmî raporlarıyla, diğer yandan da kayınpederi Bahriye Bakanı Hasan Hüsnü Paşa’ya yazdığı özel mektuplarıyla, olaylar neticesi meydana gelen zararın çok büyütülmemesi gerektiğini ve personelinin azim ve inancını vurguladı. Bu çabalarının neticesinde de; Bahriye Bakanlığı’ndan;

“... Onarım işleri tamamlandıktan sonra geminin Japonya’ya mı gönderileceği, yoksa öğrencilerin tatbikî bilgilerini artırmak için başka sulara mı gönderileceği hususunun bilahare bildirileceği, öncelikli işin geminin Süveyş’te mükemmel bir şekilde onarılması olduğu, İstanbul’dan gönderilmesi düşünülen heyetin gönderilmesinden de vazgeçildiği, kazanın oluş şeklinin dikkatle incelenmesi ve ne gibi tedbirler alınması gerektiği konusunun da bildirilmesi ve merkezden emir verilinceye kadar Süveyş’te kalınarak onarım işlerine nezaret edilmesi” konularında talimat verildi.

Bahriye Bakanlığı’nın bu talimatıyla hem gemi komutanı olan ve hem de gemi komutanının olaylardaki sorumluluğunu da araştırmaya memur edilen Albay Osman Bey, emri aldığının ertesi günü ikinci görevinin gereğini yaparak, hazırladığı raporu Bahriye Bakanlığı’na arz etti ve : “... Dümen bodoslamasının kırılmayıp eğrilmiş olduğu, bu yüzden gemi personeli tarafından kanaldan çıkarılıp, güverteye alındığı ve geminin havuza girişiyle beraber birkaç gün içinde yerine takılabileceği anlaşıldığından, gereğinin yapılmasına emir ve müsaade” talep etti.

 Bahriye Bakanlığı da Osman Bey’in raporunu Saraya ve Mabeyin’e aynı ifadelerle arz etti. Halbuki gemideki onarım ihtiyacı sadece dümenle ilgili değil, yapılması uzun zaman isteyecek, başta kıç bodoslamanın yenilenmesi dahil diğer onarım ihtiyaçları da vardı. Ama Bahriye Bakanı Hasan Hüsnü Paşa için önemli olan konular; Sarayı tatmin etmek, sonra da Ertuğrul’un komutanını sıkıştırıp onarım işlerini çabuklaştırmaktı.

Ertuğrul, Süveyş’e varışından ancak bir ay sonra havuza girebildi. Onarım işleri de 30 ağustostan 21 eylüle kadar geçen üç hafta sürdü. Ancak arada geçen bu süre içinde Bakanlığın sessiz kalması Sarayı kuşkulandırmıştı. 14 Eylül’de Mabeyin Başkâtipliği’nden Bakanlığa gönderilen bir tezkereyle, Ertuğrul hakkında bilgi istenmekteydi:

“... 24 Ağustos 1889 tarihli tezkerede tebliğ buyrulan iradede, Ertuğrul Fırkateyni Hümayunu’nun Süveyş Kanalı’nda duçar olduğu kazadan dolayı düşmüş olan dümeni ve bodoslamasının ahiren bulunarak mezkûr fırkateynin müddeti kalile zarfında tamiriyle hareket edebileceği mukaddemce arz edilmiş olduğu halde, zikrolunan fırkateynin tamiratı lazımesinin ikmaliyle hareketine dair tarafı mülukâneye elyevm bu güne değin malumat arz kılınmamış olduğundan, mezkûr Fırkateynin şimdi hangi sularda bulunduğu, Komutan Osman Bey’in nerede olduğu, gemi bulunduğu mahalden hareket etmemiş ise kaç günde hareket edebileceği ve selametle Japonya’ya gidip gidemeyeceği konularında malumata intizar buyrulmakta olduğunu...”

Kazanın vukuundan bu yana iki aya yakın bir zaman geçmişti. Gemi Komutanı onarım işlerinin birkaç günde yapılabileceğini bildirmişti. Buna göre fırkateynin o günlerde Hint veya Japon sularında olması lazım gelirdi. Mabeyin bu nedenle geminin mevkiini soruyordu. Fakat Ertuğrul hâlâ Süveyş’te ve havuzdaydı...

Bahriye Bakanlığı Mabeyin’in bu tezkeresine verebilecek bir cevap bulamadı ve Gemi Komutanını tekrar sıkıştırdı. Alınan cevaptan geminin iki güne kadar havuzdan ineceği öğrenildi. Tekrar bir aksilik çıkması ve havuz işlerinin uzaması olasılığı da dikkate alınarak, Ertuğrul’un havuzdan indiğini bildiren telgraf alınıncaya kadar da suskunluğu korumak yolu tercih edildi. Beklenen telgraf alınınca da Mabeyin’e istenilen bilgi arz edildi: “... 21 Eylül 1889 tarihli tezkere-i maruzada fırkateyni mezkûrun bilütfu teala havuzdan çıkarak pazar günü mahalli maksuda müteveccihen kıyama hazır bulunacağı, Komutan Osman Bey tarafından telgrafla bildirilmiş olmakla...” 

Bahriye Bakanlığı’nın evvelce lüzum görüldüğü takdirde Ertuğrul’un Japonya seferine gönderilmemesi hususu da emredilmiş olduğundan bu “mahalli maksut” kelimesi sarayı yine tereddüde düşürdü. Mabeyin “Mahalli maksut neresidir?” diye sordu. Bakanlık da “Japonya’dır”, cevabını verdi.

Abdülhamid bu olaylardan, Bakanlığın işler aksi gittiği zaman susmayı tercih ettiğini, bazı olayları gizlediğini ve bunu alışkanlık haline getirdiğini anlamıştı. Bundan böyle aynı şekilde davranmasının önüne geçmek için, Ertuğrul’un her uğrayacağı limana varışını telgrafla bildirmesini, önemli olayları da detayıyla bu telgraflarına ilave etmesini irade etti. Bu iradeden sonradır ki, Bakanlık Ertuğrul’dan aldığı haberleri günü gününe Mabeyin’e arza başladı. 

Başlangıçta, direkt olarak Seylan Adası’ndaki Kolombo’ya intikal etmek düşünüldüyse de, bu mesafe 2000 mil gibi oldukça uzun bir mesafeydi. Bu mesafede mevsim rüzgârlarının zamanı kaçırılmış olduğundan, uygun rüzgâr bulunamazsa denizde kalış süresi çok uzar, hem gemi hem personel yıpranırdı. Bu düşüncelerle bir ara limana uğramak zorunluluğu doğdu. Bombay Limanı’na uğramanın en akılcı hareket olacağı düşünüldüğünden, rota ona göre değiştirildi. Bahriye Bakanlığı’na Aden’den hareketten evvel, Kolombo’ya hareket edildiği bildirilmesine rağmen, Bombay’a doğru yol verildi.

Ekim ayının ortalarına gelinmişti. Ertuğrul 12 derece kuzey enlemi üzerinde, genel doğu rotasında seyrine devam ediyordu. Hint Okyanusu’nda poyraz ticaret rüzgârları esmezdi. Güneydoğu yönünden, keşişlemeden esen ticaret rüzgârlarının zamanı da Aralık ile Temmuz ayları arasıydı. Aslında geminin hareketi için en uygun rüzgâr da arada esen bu rüzgârlardı. Ama bu rüzgârlar da Ekvator’un güneyinde eserdi. Geminin bu enlemlere kadar inmesi de bahis konusu olamazdı. Bu yüzden ticaret rüzgârlarından yararlanmak olanağı yoktu. 

Bu rüzgârlara ticaret rüzgârı adı verilmesi bunların bir ticaret metası olarak alınıp satılabilmesinden değil, belirli zamanlarda aylarca aynı yönden ve devamlı olarak esmelerindendi. Estiği yön ve mevsim sabit olduğundan yelkenli gemiler bu rüzgârlardan yararlanarak ticarî seferler yapabiliyorlardı.

Ertuğrul için ticaret rüzgârlarından yararlanmak mümkün değildi ama Hint Okyanusu’nda ticaret rüzgârları kadar olmasa bile yine de muntazam esen “mevsim” rüzgârları da vardı. Osmanlı denizcileri bu rüzgârları iyi bilirlerdi. “Mevkutî” rüzgârlar ismini verdikleri bu rüzgârlar Ekim ila Mart ayları arasında poyrazdan, Nisandan Eylüle kadar da lodostan eserlerdi. Lodos mevsim rüzgârları Ertuğrul’un seyir rotası için çok uygun olurdu. Ancak Süveyş’te kalış süresi dolayısıyla mevsim biraz geçmişti. Fakat mevsim değişiklikleri takvim yaprağını koparır gibi hemen olmazdı. Ekim ayında hem poyraz hem de lodos mevsim rüzgârlarına tesadüf etmek de mümkündü. Bu biraz da şans meselesiydi. Ertuğrul da bu şansını kullandı. Yorucu fakat olaysız bir seyirden sonra Bombay’a vardı.

Bombay MÖ 1000 yıllarından beri bir balıkçı köyü olarak bilinmekteydi. Hindistan’ın İran ve Araplarla yaptığı ticarette de liman olarak kullanılmış ve Portekizliler gelişinden ve Gücerat Hükümdarı Bahadır Şah’ın, aslında birkaç adadan ve bataklık araziden oluşan bu liman kentini, 1534’te tamamen kendilerine verişinden sonra Portekizlilerin egemenliği altına girmişti.

1626’da İngilizler ve Hollandalılar tarafından yağmalanan ve bazı kısımları yakılan kent, 1661’de, İngiltere Kralı II. Charles ile Portekiz kralının kız kardeşi Catherine arasındaki evlilik antlaşması uyarınca hediye veya çeyiz olarak İngiltere’ye verilmişti. 1664’te de Bombay resmen Büyük Britanya topraklarına katılmıştı. Fakat İngilizler, Krallarına verilen bu hediyeyi o kadar basit bulmuşlardı ki; kullanmak bile istememişler ve 1668’de İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’na yıllık sadece on altın karşılığı kiraya vermişlerdi. 

Ama Bombay’ın kaderi Süveyş Kanalı açıldıktan sonra değişmiş ve önemi birdenbire artmıştı. Bir liman kenti olarak büyük bir gelişmeye mazhar olmuştu. O yıllardaki nüfusu da Kalküta’dan sonra Hindistan’ın ikinci büyük kenti olarak bir milyonun üzerine çıkmıştı. Bu nüfusun hemen hemen yarısı da Müslümandı.

Bombay şehri sahile pek yakın bir ada üzerinde kurulmuştu. Ada hem mendirek hem de geçit hizmetini veren iki yolla karaya bağlanmıştı. Demiryolu bağlantısı da kısa süre önce tamamlanmıştı ve bu bağlantıdan sonra İngiltere’nin Hint Okyanusu Filosu’nun ana üssü de bu yepyeni limana taşınmıştı.

  

Ertuğrul'a Gösterilen İlgi

Ertuğrul, Bombay’a gelir gelmez, gemiyi ziyaret için rıhtıma ve iskelelere hücum başladı. İlk gün resmî ziyaretlere, mutat askerî merasimlere tahsis olunduğundan, gemiye halktan ziyaretçi kabul edilmedi. Ama ertesi gün güneşin doğuşuyla beraber geminin etrafını sandallar sardı. Ancak toka sancaktan evvel, savaş gemilerine ziyaretçi kabul edilmemesi, Osmanlı denizcilik geleneğinde olduğundan, gelen ziyaretçiler bir süre bekletildi. Zamanı geldiğinde de kabul edildi. Ziyaretçilerin çoğunluğunu Müslüman Hintliler oluşturuyordu. Ertuğrul’u görmek için günlerce meşakkatli seyahatleri göze alıp, Lahor, Delhi, Allahabad, Ahmedabad ve Haydarabad gibi uzak yerlerden gelenler de vardı.

Güvertede namaz kılanlar, direklere tırmanıp Osmanlı sancağına yüzünü gözünü sürenler, geminin güvertesini ve iskelesini öpenler, ağlayanlar Osmanlı şeref ve itibarına bu yörelerde çoktan beri hasret çekildiğinin canlı ve somut kanıtlarıydı. Gemiyi görmeye o kadar çok ziyaretçi geliyordu ki, izdihamdan hareket etmek bile kabil olmuyordu. Hatta birkaç kez iskeleler yukarı alınarak tehacümü durdurmak gerekmişti. Ama iskelelerin yukarı çekildiğini gören halk, hemen şikâyete başlıyor, gemiyi görmek için katlandıkları büyük zahmetleri anlatmak istiyorlar, ayaklarının şişkinliğini, üst başlarının toz toprak içindeki halini göstererek anlayış talep ediyorlardı. 

Bu ziyaretlerin garip yönü, gelenlerin grup grup toplanarak askerlerle saatlerce konuşmalarıydı. Ama nasıl? Hangi dilde? O yıllarda Hindistan’da yüz ellinin üzerinde dilin konuşulduğu, fakat bunların içinde bilinen dünya dillerinden hiçbirisinin olmadığı düşünülürse, ortak dil sadece bedenin dili, işaretler, dualar ve daha önemlisi sabır ve metanetti. Zor anlaşıyorlardı ama zevkle anlaşıyorlar, birbirlerine davetler ve ikramlar yapıyorlardı.

Ertuğrul’un Bombay’da gördüğü ilgi sadece sade Hint vatandaşlarının ilgisinden ibaret değildi. Sahilde bir bağrışma, bir alkış duyulması, bir kaynaşma olması bir mihracenin gemiyi ziyarete gelmekte olduğunun belirtisiydi. Bu belirtinin hemen ardından ipek halılar, altın yaldızlı tahtırevanı üzerinde Mihrace ile özel olarak süslenmiş beş on fil ile buna refakat eden meşaleli, mızraklı, siyah cübbeli, bal renkli sarıklı kırk Hintliden oluşan muhafız alayı, sahilin gemiye en yakın noktasında belirirlerdi.

Gemi gözcüleri sahilde bu gibi hareketleri görürlerse, bunun anlamının bir mihracenin gemiye gelmekte olduğunu anlarlar ve hemen köprü üstünde dikkat borusu çaldırtarak, gemideki herkesi uyarırlar ve tören kıtasının hazırlanmasına, iskelelere asılan halkın aralanarak, gelen yüksek misafirin, gemiyi rahatça ziyaret etmesine imkân yaratmaya çalışırlardı.

Ertuğrul’un Bombay’da kaldığı bir hafta boyunca, tüm Hindistan’da o yıllarda miktarları altı yüzü bulan Mihracelerden on beşi gemiyi ziyarete gelmiş ve bizzat Komutan Albay Osman Bey tarafından büyük üniformayla, devlet başkanlarına, hükümdarlara yapılan törenlerle karşılanıp uğurlanmışlar, tabiatıyla top atışlarıyla da selamlanmışlardı. Mihracelerine yapılan bu törenler, Hint halkının büyük ilgi ve sempatisiyle karşılanmış, karşılık olarak şehre çıkan Ertuğrul subaylarına ve mürettebatına gösterdikleri misafirperverliğin derecesini yükseltmişti. 

Ertuğrul’u Bombay’da günde ortalama olarak 20.000 kişi, ziyarete açık olduğu bir hafta içinde ise toplam 150.000’e yakın kişi ziyaret etmişti. Bu ziyaretçilerin içinde Müslümanların dışında ateşperestler, putperestler, Budistler, satıcılar, hokkabazlar, marifetlerini sergilemek isteyen Hint fakirleri, çamaşırcılar, erzak ve eşya komisyoncuları da bulunmaktaydı.

Ertuğrul, Bombay’da gerçekten büyük ilgi görmüş, bir savaş gemisinin bayrak gösterme ziyaretinden beklenen neticenin azamîsinin alınmasını mümkün kılmıştı. Hindistan’ın Müslüman halkının Halifelerinin gemisine karşı gösterdiği yakınlıktan gurur duymamak mümkün değildi... Bu durum belki de II. Abdülhamid’in beklentilerinin bile üstündeydi. 29 ekim 1889 tarihli Advocate of India isimli İngilizce olarak yayımlanan bir gazete bakın ziyarete ilişkin neler diyordu:

“... Bugün Bombay Limanı’nda şerefli Osmanlı sancağının dalgalanması bize şan ve şeref vermiştir. Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid; bir geminin bayrağını taşıdığı ve mensubu olduğu ülkenin imtiyazlarının tümüne, gittiği her yerde de aynen haiz olmasını öngören uluslararası kurallara göre, Bombay Limanı’nın küçük bir kısmına hâkim olmuştur... ... Ertuğrul bin sekiz yüz tonluk mükemmel bir fırkateyndir. Çeşitli çaplarda topları vardır. Karaya çıkan mürettebatı herkesin takdirini kazanmıştır. Bu nedenle halkta da gemiyi gezme ve yakından görme arzusu uyanmıştır. Türk denizcilerinin hepsi çalışkan ve güçlü kuvvetli aslanlardır. Üniformalarıyla kırmızı renkli fesleriyle özellikle takdir toplamışlardır. Gemiyi ziyarete gidenler burada büyük bir nezaketle kabul edilmişler, gezilmeye layık bütün yerler kendilerine gösterilmiş ve hiçbir şey saklanmamıştır. Hatta arada sırada bando ile marşlar bile çalmışlardır... ... Fırkateynin Bombay’a gelişi Hindistan’ın Müslüman halkı üzerinde geniş bir tesir bırakmış, bu halk din kardeşlerini büyük bir içtenlikle bağırlarına basmıştır. Cuma günü gemi mürettebatından 150 kadar asker ve bazı subaylar gayet temiz giyinmiş oldukları halde cuma namazını eda etmek üzere camilere gitmişler ve yolda kalabalık bir halk kitlesi tarafından saygıyla selamlanmışlardır. ... Ertuğrul’un Bombay’da kaldığı süre içinde şehirde gezme iznini almış olan subaylar ve erler sokaklarda takdire değer biçimde dolaşmışlardır. Polis kayıtlarında hiç bir olaya rastlanmamıştır. ... Osmanlılar aleyhinde konuşmanın âdet haline geldiği bu günlerde, biz burada gördüğümüz iyi karakterli insanları yazmayı kendimize görev bildik...” 

Yine Bombay’da Gucerat diliyle yayımlanan Gazette of Bombay isimli gazetenin 28 ekim 1889 tarihli sayısında da Ertuğrul’un ziyareti hakkında şunlar yazılmıştır: “... Osmanlı Devleti’nin Ertuğrul isimli gemisinin Bombay Limanı’na gelerek askerlerinin çok yeknesak bir kıyafetle şehirde dolaşmalarını görenler hayret içinde kalarak bunların kimler olduklarını sorunca, onların Osmanlı askeri olduklarını öğrendiler. Halk tarafından verilen ziyafetlerde ve cuma namazındaki tutumlarından halk, limanda bir Osmanlı gemisinin bulunduğunu anlamış ve bütün Müslüman halk gemiyi gezmeye koşmuştur. Geçen cumartesi günü gemiye giden gazetemizin yazıişleri müdürü, basacak yer olmadığını bizzat görmüştür. Bazı kişiler de gemiye merdivenlerden çıkacak yer bulamadıkları için halatlara tırmanarak çıkmışlardır... ... Osmanlı denizcileri kadar, kıyafet ve tavırlarından çok üstün ahlak sahibi olmalarıyla tanınan başka asker tasavvur edilemez. Takdire şayan bir nokta da Osmanlı denizcilerinin hiçbir şey saklamadan gemilerini baştan aşağı gezdirmeleriydi. Bu tutum diğer ecnebi milletlerin denizcilerinde görülemezdi. Hiçbir denizci ziyaretçilerden bahşiş ya da başka bir eşya istemedi. Onların aldıkları terbiyeyi ne kadar övsek azdır. Gemi subaylarından bazıları İngilizce biliyorlardı. Hindistan’ın Müslüman halkının Halifeye olan bağlılıkları bu gemiye ilgileri ile belli olmuştu. Bu hali, gemi komutanı ve mürettebatı da gözleriyle gördüler. Herhalde memleketlerine döndüklerinde, Halife bu gerçekleri öğrendiği zaman Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin daha iyi bir hal alacağı ve buradaki Müslüman halkın da daha fazla gelişeceği açıktır...”

Ertuğrul’un ziyaret ettiği yerlerde gerçekten büyük bir etki yaptığı ve Halife lehine çok olumlu bir hava yarattığı ve Müslümanların kendisine bağlılığını pekiştirdiği gerek Gemi Komutanı Albay Osman Bey’in raporlarından gerek yerel basında çıkan yazılardan anlaşılmaktaydı. Yukarıda verilen iki örnek yazı da Osmanlıca’ya çevrilerek önce Ceride-i Bahriye Dergisinde, sonra da İstanbul basınının hemen hemen bütün gazetelerinde yayımlanmıştır. Yazılarda belirtilen Müslümanların coşkunluğu bilhassa vurgulanarak, Osmanlı dünyasındaki bütün Müslümanlara, tüm dünyada Müslümanlığın birlik içinde ve Hilafet’in de görev başında olduğu anlatılmış oluyordu. Ertuğrul aracılığıyla Osmanlı Hilafet otoritesinin imparatorluk sınırları ve Arap dünyası sınırları dışındaki Müslümanlar için de geçerli olduğunun ispat edildiği söylenmekteydi. 

Bombay’da 26 Ekim 1889 günü halkın ziyaretine son verilerek, müteakip sefer için su, yiyecek ve kömür ikmallerinin yapılmasına başlandı ve ertesi günü de Seylan’ın merkezi Kolombo’ya müteveccihen hareket edildi.

 

Kolombo

Ertuğrul, Bombay’dan hareketinden sonra Batı Hindistan sahillerine paralel olarak güneye doğru seyrediyordu. Sahiller genelde görüş mesafesi içinde tutuluyordu. Seyir Lakadiv Adaları civarına kadar normal bir şekilde cereyan etti. Fakat hareketin altıncı günü gece yarısı Albay Osman Bey müthiş bir haberle uyandırıldı: “Gemi baş tarafından su alıyor !..”

Komutan yatağından fırladı ve derhal köprü üstüne çıktı. Hava sakindi. Fırkateyn makineyle seyrediyor ve saatte yedi mil sürat yapıyordu. Yapılan mevki kontrolünde en yakın mevki kontrol noktası olan Kaliküt fenerinin görülebileceği mesafeye takriben kırk mil daha vardı. Su alma nedeni de bilinmiyordu. Tamirci parti, tahta takozlar, tapalar, ağaç siğiller, branda parçaları, macun ve ziftle beraber gemi inşa mühendisi Teğmen Ali Efendi emrinde olarak suyun geldiği rapor edilen bölmeye girmişti.

Bir emniyet tedbiri olarak da gemi komutanı, rotanın sahile doğru değiştirilmesini ve makinelere azami yol verilmesini emretmişti. Mürettebatın paniğe kapılmaması ve yanlış bir harekete başvurmaması için de, geminin terk edilmesi durumunda cankurtaran botları olarak kullanılacak olan filikalarının başına da silahlı nöbetçiler konuldu.

Bu süratle seyredildiği takdirde iki buçuk saat sonra sahile varılabilecekti. Herkes olayın Umman Denizi’ni geçerken olmadığına şükrediyordu. Hiç olmazsa burada sahil çok yakındı, nihayet iki saatlik bir mesafedeydi. 

Gemi süvarisi Ali Efendi Kaptan bir başka tedbir olarak da, bütün personelin uyandırılmasını teklif etti. Fakat komutan, personeli tedirgin etmemek için, olayın nedeni hakkındaki raporu beklemenin daha uygun olacağı görüşünde olduğunu söyledi. Teğmen Ali Efendi’den de rapor istendi. Ali Efendi raporunda olayı şu şekilde hikâye etti:

“... Gece saat on bir buçukta vardiyada bulanan Cemil Efendi Kaptan geminin baş tarafından su aldığını haber vermişti. Bunun üzerine hemen kalkmış, inşaiye çıraklarına, burguculara haber göndermiş, gerekli aletleri hazırlatmış ve geminin başaltına girilmişti.

... Cıvadra gönderinin altındaki, sintineye yakın bölme kaportası açıldığında, birdenbire bulunulan bölmede su hücumuna maruz kalınmış, tamirci erlerden üçü dördü devrilmişti.

... Suyun üzerlerine hücumundan sonra, su seviyesi bellerine kadar çıkmış ve bu yükseklikte kalmıştı. Suyun belirli bir seviyede kalması ve kuvvetli şırıltı işitilmemesi, suyun girdiği deliklerin küçük olduğunun göstergeleri olarak kabul edilmişti. Anlaşılıyordu ki, gemi birkaç gündür azar azar su alıyor fakat farkına varılmıyordu.

... Bölmeden giren suyun boşaltılmasından sonra, yapılan incelemede; baş bodoslamanın tamamen çürüdüğü ve kaplama tahtalarından yer yer ayrıldığı görülmüştü. Bodoslama ile kaplama tahtalarının arasındaki parmak kalınlığındaki birkaç delikten bölmeye su giriyordu. Sert bir ağaç olan meşe ağacından yapılmış bodoslama o kadar çürümüştü ki, deliklere tapa vurulduğu zaman öteki taraftan fırlayıp gidiyordu. Bakır çiviler ve ağaç siğiller de işe yaramıyordu. Süngere dönen tahtaların üzerine zifte batırılmış yelken bezi kaplanarak, armuz başlarına da macun sürülerek ve daha sonra da, malta taşı tozlarıyla zift karıştırılarak elde edilen asfalt benzeri kaplamayla tüm bölmenin baştan aşağı sıvanmasıyla sorun çözülmüştü. Bölmeyi kontrol altında tutabilmek için bir de nöbetçi konulmuştu.” 

Olayın böylece aydınlatılması üzerine tekrar Kolombo rotasına dönüldü. Ertuğrul sefere çıkalı üç buçuk ay olmuştu. Bu süre içinde baş bodoslamanın böyle çürümesi mümkün değildi. Bu çürüme yılların birikiminin bir neticesiydi ve fırkateynin İstanbul’da doğru dürüst bir onarım ve havuz görmediğini iddia edenlere hak verdirecek bir neticeydi.

Bu durumda 10 Kasım 1889 günü sabahı Kolombo’ya varıldı. Fakat bu limanda geminin tamir olanağı yoktu. Singapur’a kadar, geminin onarıldığı şekliyle yola devam etmek ve orada onarım ve havuz işlerini yaptırmak gerekiyordu. Ama geminin bu durumunun İstanbul’a resmen bildirilmesi demek, fırkateynin geri çevrilmesi demek olabilirdi. Süveyş olaylarından tecrübeleri vardı. Onun için Komutan Albay Osman Bey’in olayı, kayınpederi Bahriye Bakanına özel bir mektupla bildirmesi uygun görüldü. Onarım ve havuz işleri dolayısıyla geminin Singapur’da kalış süresinin uzamasının çekeceği dikkate ve yaratacağı tepkiye karşı Bahriye Bakanlığı nasılsa makul sebepler bulabilirdi

 

Kolombo Günleri

Hint gazeteleri Ertuğrul’un Bombay ziyaretini ve gezisini detaylı olarak ve uzun uzun yazdığından, ada sakinleri fırkateynin Kolombo’ya varacağı tarihi öğrenmişlerdi. Daha gemi limana girerken kentin Osmanlı sempatizanı ve Müslüman olan bütün halkı sahilde toplanmıştı. Kolombo kalesinin top atışlarıyla Ertuğrul tarafından selamlanması dikkatleri daha da fazla çekmişti. Resmî ziyaretlerin sonuna kadar sabredemeyen kent halkı, mukavemet edilmesi mümkün olmayan dostane hislerle geminin etrafını sarmışlardı. Varış gününün cuma günü olması ve mürettebatın bir kısmının cuma namazını eda etmek üzere camilere gönderilmesi ise gemi üzerindeki dikkati artırmıştı. Aynı günün akşamı da adanın  300.000 civarında olan Müslüman nüfusunun, 200.000’nin muhtelif yerlerden gemiye ziyarete gelmekte oldukları Seylan Genel Valisi tarafından gemi komutanına bildirmişti. Esasen 20.000-30.000’i daha şimdiden geminin içinde veya civarında olduğuna göre, adanın hemen hemen bütün Müslümanlarının gemiyi ziyaret etmek istedikleri ortaya çıkıyordu. Bu kadar büyük bir kalabalığı incitmeden, bir kazaya sebep olmadan kabul etmek için gemide bazı ilave tedbirlerin alınması gerekti.

Bombay’daki tecrübeler, aynı anda gemiyi 2.000 kişinin ziyaret edebileceğini göstermişti. Bu sebeple ziyaretçileri 2.000 kişilik gruplara ayırmak ve gezdirmek esas alındı. Ama gelin görün ki, gemiye gelenler yelkenlerin gölgesinde bağdaş kurup oturuyorlar ve mürettebatla sohbete dalarak gemiden ayrılmak istemiyorlardı. Günlerce süren yolculuktan sonra, birçok meşakkate katlanarak gemiyi görmeye gelen bu kadirşinas insanları süratle gemiyi terke davet etmek de geleneksel misafirperverlik anlayışıyla bağdaşmazdı. Bunun için sancak iskelesi ziyaretçilerin gemiye gelişlerine, iskele iskelesi de gemiden ayrılışlarına tahsis olundu. Havaların da çok sıcak olması gemiyi gezenleri hem sıcaktan hem izdihamdan pek fazla rahatsız ediyordu... Bu durum da dikkate alınarak, gemide ziyaretçi sayısı arttığı zamanlarda, çıkış iskelesinde ziyaretçilere şurup dağıtmak usulü getirildi. Bu usulü teklif eden genç subay da, imal ve dağıtımına nezaret etmek üzere adeta şurupçubaşı olarak görevlendirildi.

Seylan halkının Ertuğrul’a gösterdiği ilgi, Bombay Müslümanlarının gösterdiği ilgiyle adeta yarışırcasınaydı. Çok uzaklarda bulunan kentlerin halkları fırkateyne hep birlikte gelemediklerinden içlerinden seçtikleri temsilcilerini, yüzlerce binlerce imzalı mazbatalarıyla beraber göndermişlerdi. Temsilcilere, Ertuğrul mürettebatı için kendi hesaplarına ziyafet verme yetkisi bile vermişlerdi. Kolombo’daki resmî makamların, halkın ileri gelenlerinin verdikleri ziyafetler ve hazırladıkları özel ada turları da ziyaret programını daha da zenginleştirmişti. 

Kaynakça: http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen ve düzenleyen: Naci Kaptan

 

Naci Kaptan'a teşekkürlerimizle

Denizce

10.10.2007

 
18.01.2008  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm20
11.01.2008  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm19
04.01.2008  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm18
04.01.2008  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm17
28.12.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm16
14.12.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm15
07.12.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm14
30.11.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm13
23.11.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm12
16.11.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm11
09.11.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm10
02.11.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 9
26.10.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 8
19.10.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 7
10.10.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 6
05.10.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 5
28.09.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 4
21.09.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 3
14.09.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 2
04.09.2007  Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 1