|
Deniz
Muamması
Gene
denizlere dönmeliymişiz denize semaya
Bütün istediğim bir gemi ve
yolumu gösteren yıldız
Çark vursun rüzgar
söylesin
beyaz yelkenler çarpsın havaya
Ve denizde sisli bir fecir
istediğim yalnız
Gene denizlere dönmeliyim
dalgaların çağrısına
Öyle hoyrat öyle saf
bir çağrış ki karşı durulmaz buna.
Bütün istediğim rüzgarlı bir
gün bulutların yarısı
Savrulan köpükler
serpintiler martıların haykırışı
Gene denizlere dönmeliyim
serserilik hayatına
Martılarla
balinalarla o keskin rüzgarlı yollarda.
Bütün istediğim yolculuğun
sonunda bıkıncaya dek
Uyumak rüya görmek
ve bir gemici masalı dinlemek
John
Masefield 1878
Singapur
Fırkateyn 13 Kasım 1889 günü Singapur’a hareket etmişti.
Çizilen rota Seylan Adası’nın güney burnundan dolaşılarak Sumatra
Adası’nın kuzeyindeki Banda Aceh Burnu’na, oradan da Malakka Boğazı
yoluyla Singapur’a doğruydu.

Singapur’a hareketten hemen evvel de, Bombay’dan Kolombo’ya
gelirken yaşanan üçüncü üzücü olay hakkındaki Komutan Raporu postaya
verildi. Raporun bu şekilde geç gönderilmesinin nedeni, Singapur’a
varıldıktan sonra Japonya yolunun beşte üçü kat edilmiş
olunacağından ve de geri dönüşün daha uzun bir zaman alacağı
düşünüldüğünden, “Geriye dönün” şeklinde bir emrin verilmesi
olasılığını azaltacağına olan inançtı.
Kasım ayının bu günlerinde bölgede lodos mevsimi sona
ermişti, ancak bu mevsimde oluşan ölü dalgalar kuzey rüzgârlarında
dahi hâkimdi. Rüzgârlar kuzeyden estiği halde güney istikametinden
kuvvetli ve hâkim ölü dalgalar geliyordu. Bu gibi dalgalar beş, on
gün evvel pek uzaklarda esen kuvvetli güney rüzgârlarıyla oluşan bir
fırtınanın ardında kalanlardı. Geceleri yağan şiddetli yağmurların
nedeni de aynıydı. Fırkateyn bu kötü hava şartlarında altı gün altı
gece süren pek zor bir yolculuktan sonra Malakka Boğazı’ndan içeri
girebildi. Boğazda ölü dalgalardan kurtulmuştu ama bu kez yağmurlar
daha da şiddetlenmiş, boğazdaki ters akıntılar ayrıca zorluklar
yaratmaya başlamıştı. Bütün bunların da üstesinden gelen fırkateyn
600 mil uzunluğundaki boğazı kat ederek, toplam olarak bin beş yüz
millik seyir yaparak 28 Kasım 1889 günü Singapur’a vardı. Bölgede
hüküm süren hava şartları ve geminin hasarlı durumu dikkate
alındığında, bu seyir Ertuğrul için gerçekten övünülecek bir başarı
sayılabilirdi. Osmanlı denizcilik kültürünün ne denli köklü
olduğunun bir başka kanıtı idi...
Hong Kong

Seyrin ilk günü gayet iyi geçti. Deniz sakin, sema
bulutsuzdu. Sekiz mil süratle ilerlenebiliyordu. Bu hava şartlarında
bir hafta sonra Hongkong’a varacaklardı. Fakat ertesi günü güneyden
hafif bir rüzgâr esmeye başladı. Mürettebat mevsim rüzgârı
olmamasına rağmen, esen bu güney rüzgârlarını Tanrı’nın bir lütfu
olarak kabul ederek hemen yelkenleri yaydılar. Makine de yelkenle
seyredileceği için durdurulmuş, kazanlar söndürülmüştü.
Aynı gün öğleden sonra saat ikiye doğru rüzgâr biraz
şiddetlendi ve güneybatıdan esmeye başladı. Bu rüzgâr da Ertuğrul
için çok uygun bir rüzgârdı. Keyifli bir seyirle gemi yedi mile
yakın sürat yapıyordu. Ama bu keyif uzun sürmedi. Yarım saat sonra
gemide anormallikler başladı. Serdümen: – Gemi dümen tutmuyor! diye
bağırıyordu.
O sırada vardiyada Süvari Muavini Cemil Efendi Kaptan vardı.
Serdümenin yanına gitti. Dümen sancağa basılınca, gemi dümen
dinliyor, iskeleye basılınca, dinlemiyordu. Rüzgâr da gittikçe
şiddetini artırıyordu. Cemil Efendi Kaptan mevki kontrolü yaptı ve
haritayı inceledi. Çin Denizi’nin hemen hemen tam ortalarındaydılar
ve geminin altında 4.000-5.000 metrelik bir derinlik vardı. Bir
sığlığa sürtünmek, karaya oturmak gibi olasılıklar ihtimal dışıydı.
Durup dururken dümenin bozulması da bahis konusu olamazdı. Süveyş’te
dümen arızası giderilmiş, Singapur’da da gerekli havuz kontrolleri
yapılmıştı. Bu garipliğe akıl sır erdirmek mümkün değildi. Dümene
verilen komutlar tekrarlandı fakat yine aynı netice alındı. Geminin
pruvası Hongkong yerine tamamen tersine Avustralya yönüne dönmüştü.
Gemi inat ediyor istenilen rotaya dönmüyordu. Dönüşü kolaylaştırmak
için akla gelen bir iki yelken manevrası daha yapıldı. Ama başarılı
olunamadı. Çaresiz Süvari Ali Bey’e haber gönderildi. Aslında o da
Osman Paşa’nın yanında olduğu için durumdan haberdar olmuş ve köprü
üstüne gelmişti. Serdümen daha evvelki hareketleri onların yanında
da tekrarladı. Ama gemi bir türlü rüzgâr üstüne dönmüyordu.
Eski bir deniz kurdu olan ve Hint denizlerindeki “Tufan-ı Fil”
fırtınalarını dahi bilen Süvari Ali Bey, gemiyi bırakmış dürbünle
ufku seyre dalmıştı. Sanki arızanın sebebini gemi dışında arıyor
gibi bir hali vardı. Birdenbire tarassutu keserek barometrenin
başına koştu. Barometre 761 mm’yi göstermekteydi. Seyir defterindeki
barometre kayıtlarına nazaran dört saat içinde barometre basıncı 18
milimetre kadar düşmüştü. Bu durum karşısında Ali Bey’in çenesi
kilitlendi. Vakit kaybetmeden Çin Denizi’ne ait Rehber-i Deryaları
(Pilot Books) karıştırmaya başladı. Ciltleri birbiri ardından
elinden atıyordu. Nihayet aradığını bulmuş olacak ki, satırlar
üzerinde dikkatle göz gezdirmeye başladı. Osman Paşa bilgisine ve
deneyimine çok güvendiği gemi süvarisinin incelemelerinin neticesini
sükûnetle bekliyordu. Sükûneti süvarinin tok sesi sessizliği bozdu:
-
Paşam!
tayfuna, devvar fırtınaya girmişiz. Eğer cenabı hak şu fedakâr
kullarına inayet eder de fırtına merkezine girmeden kurtulabilirsek
ne ala! Yoksa?
-
Yoksa?
-
Yoksa
direkleri, yelkenleri ve belki de gemiyi bu afete kurban veririz.
Süvarinin Rehber-i
Deryaları incelemekten maksadı da fırtına merkezinin hangi
istikamette ilerlemekte olduğunu bulmak içindi. Buna dair denizci
üstatlar bazı fırtına kanunları vazetmişlerdi. Bu kanunlar
hafızalarda yanlış kalabilirdi. Gemi kurtarılmak istendikçe büsbütün
felakete sürüklenmiş olabilirdi. Nitekim incelemeyle geçen yarım
saat içinde barometre basıncı iki milimetre daha düşmüştü. Bu da
geminin felaket noktasına yaklaştığını gösteriyordu. Deniz, rüzgâra
tabi olarak bir daire halinde ve saat yelkovanı istikametinde
dönmekteydi. İşte geminin sancağa doğru dümen tutup da, iskeleye
doğru tutmamasının nedeni buydu. Suyun döndüğü yönün aksi yönde
dümene kumanda edince, gemi su kütlesinin hareketine uyarak, yan yan
gidiyordu. Fırtınanın merkez kısmında girdaplar, kasırga halinde
rüzgârlar, kademeli derin çukurlar vardı. Duruma bakılınca gemi
fırtınanın merkezinden pek de uzak değildi.
Osman Paşa tehlikeye işaret ederek makinenin süratle seyre
hazırlanmasını emretti. Fırtınadan kurtulmanın tek çaresi vardı.
Suların devrettiği yönde dümen tutmak ve bir saat zembereği gibi
merkezden itibaren çapı gittikçe büyüyen daireler üzerinde
seyrederek yavaş yavaş fırtına merkezinden uzaklaşmak ve fırtına
bölgesinin dışına çıkmaktı. Bu şekilde fırtına merkezinin etrafında
birkaç tur yapılmış olunacaktı. Ama bu işin tek başına yelkenle
yapılması da pek mümkün görülmüyordu. Yelkenli gemilerin o güne
kadar devvar fırtınalardan kurtuldukları duyulmamıştı. Barometrenin
başına bir subay dikildi ve devamlı olarak barometrenin gösterdiği
değerleri okuması emredildi. Dümenin başına da bizzat Süvari Ali Bey
geçti. Süvarinin yelkenleri azaltma teklifini de Amiral kabul etti.
Yelkenlerin bir kısmı yırtıldı, bir kısmı kesildi ama barometre de
önce sabit kalmaya sonra da yükselmeye başladı. Güneşin batışına
kadar dönen fırtınanın merkezi etrafında dolaşılmıştı ama gemi de
kurtulmuştu.
Çin Denizi’ndeki bu
ikinci büyük tehlikeden kurtulması Ertuğrul Fırkateyni için büyük
şanstı. Şansının yaratılmasında da gemi komuta heyetinin özellikle
Süvarisi Yarbay Ali Bey’in bilgi, beceri ve deneyim sahibi olmasının
ve personelinin eğitim seviyesinin ve inancının yüksek olmasının
payı büyüktü.
Geminin son
mevkiinden Saygon’a mesafe 160 mil, Hongkong’a ise 790 mildi.
Civarda başkaca elverişli bir liman da yoktu. Bu yüzden fırtınanın
yaptığı, özellikle yelken donanımında yaptığı tahribatı ve hasarı
gidermek üzere Saygon’a geri dönmeye karar verildi.
Saygon’da tüm
onarım, bakım ve ikmal işleri tamamlandıktan sonra ikinci kez
Hongkong’a müteveccihen hareket edildi. Bu ikinci Saygon-Hongkong
seyrini, gemi komutanı Osman Paşa ağabeyi Mehmed Raşid Bey’e yazdığı
mektupta şöyle anlatıyordu:
“... Saygon’dan
ikinci defa hareketimizden sonra elverişli hava şartlarında üç gün
babafingoları bile kullanarak, Hongkong’a 80 mil mesafeyle
yaklaşmıştık ki, bir gece yarısında bütün gücüyle üzerimize doğru
esen poyraz fırtınasında ancak 2-3 mil süratle ilerleyebilecek
duruma düştük ve sahili görünceye kadar on üç saat kadar uğraştık.
Çektiğimiz unutuldu ise de, Çin Denizi’nin bu üçüncü sillesi de
belleğimizde tatsız bir anı olarak kaldı...”
Ertuğrul Hongkong
Limanı’na 26 Nisan 1890 günü akşam saatlerinde, gayet fırtınalı bir
havada ve soğuk bir günde girdi. Saygon’a geri dönüş nedeniyle
meydana gelen gecikme, Çin Filosuna bu limanda tekrar rastlama
imkânını vermişti. Limanda ayrıca iki İngiliz savaş gemisi de vardı.
Ertuğrul her iki filoyu da top atışlarıyla selamladı. Çin Amirali,
Ertuğrul mürettebatını filosunun gemilerini gezmeye davet etti.
Subaylar ve
mürettebat gruplar halinde bu nazik davete icabet etti ve
tanıştıkları Çin denizcilerini; bilgi ve eğitim seviyeleriyle
giyiniş tarzları itibariyle Avrupalı meslektaşlarından hiç de geri
bulmadılar. Esasen Çin Denizi’nin meteorolojik şartlarının sertliği,
Çinlilerin denizcilik kabiliyetlerini geliştirmelerinde önemli bir
etken olmuştu. Hatta pusulayı ilk kez kendilerinin keşfetmesinde de
etkisi olduğu söylenebilirdi.
Kaynakça:
http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen
ve düzenleyen: Naci Kaptan
Naci Kaptan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

19.10.2007
|