|
Tokyo'dan Hareket
Kolera salgınını talihin büyük yardımı ve önceden alınan
tedbirlerle 13 ölü ve 37 hasta gibi oldukça küçük bir zayiatla
atlatan Ertuğrul dönüş hazırlıklarına başlamıştı. Dönüş tarihi için
daha önceleri Bahriye Bakanlığı 11 haziranda saraya arzda bulunmuş,
14 Haziran 1890 günü de padişah iradesi çıkmış ve aynı gün telyazı
ile Ertuğrul’a talimat verilmişti. Verilen talimat özetle şu
hususlara dikkati çekiyordu:
– Lüzumsuz kuşku uyandırmamak için dönüş yolunda hiçbir
limanda bir aydan fazla kalınmaması;
– Ekim ayı başlarına kadar Uzakdoğu sularında beklendikten
sonra, uygun rüzgârlardan istifade ederek, bu suretle de kömür
tasarruf edilerek bir an önce İstanbul’a varılması;
– Dönüş masrafı olarak 5.000 lira gönderilecek ise de, ondan
başka para istenmemesi.
Osman Paşa başlangıçta hareket tarihi olarak 4 Eylül gününü
kararlaştırmıştı. Ancak karantina mahalli olan Nagoya, Yokohama’ya
yedi mil mesafede olduğundan seyir için gerekli ikmali güçlükle
yapılabiliyordu. Hatta bu güçlükler yüzünden fırkateynin kömür
ikmali elli ton kadar noksan yapılabilmişti. İlk uğranılacak liman
Kobe olarak seçildiği ve bu limanın 350 mil mesafede bulunduğu
hesaplandığından, noksan kömür ikmali bir sorun yaratmayacaktı.
Ancak bu noksanlığa rağmen gıda, su vb... gibi diğer seyir ikmalleri
ancak 12 Eylül 1890 günü tamamlanabilmişti.
15 Eylül 1890 pazartesi günü Yokohama’dan hareket edileceğini
telyazıyla Bahriye Bakanlığı’na bildiren Osman Paşa, 13 ve 14 Eylül
günleri Japon imparatoru, imparatoriçesi, prensleri, askerî ve mülki
erkãnı, amiralleri ve Tokyo’daki çeşitli ülke büyükelçileri gibi
zevata veda ziyaretleri yaptı. Bu ziyaretler esnasında Japon
asilzadeleri, kendisine bazı hediyeler takdim ettiler ki; bunların
içinde en değerlilerinden biri, üzeri altın ve çok ince süslerle
işlenmiş bir “samuray kılıcı” idi. Bu kılıcın kabzasında ufak bir
göz ve bu gözde de mavi kırmızı ve sarı olmak üzere üç renk boya
vardı.
Samuraylar bir savaşa hazırlanırlarken bu tip boyalarla,
düşmanları üzerinde korku yaratacak şekilde yüzlerini boyamakta
imişler. Bu nedenle en iyi samuray; yalnız güzel kılıç kullanan, iyi
savaşan bir şövalye değil, aynı zamanda yüzünü en korkunç şekilde
boyamaya muvaffak olan ve karşı taraf üzerinde psikolojik bir etki
yapabilen, iyi bir makyajcı olan samuraydı.
Ertuğrul Fırkateyni 15 Eylül 1890 pazartesi günü sabahı erken
saatlerde Nagoya’dan demir alarak Yokohama’ya intikal etti. Yokohama
sahillerinde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Japon gemileri ve
limanda bulunan yabancı savaş gemileri Ertuğrul’u uğurlamaya
hazırlanmışlardı. Fırkateyn saat 11 sıralarında da Yokohama’dan
demir aldı. Gemi alay sancaklarıyla donatılmıştı. Subaylar büyük
üniformalarını giyerek güverteye dizilmişler, mürettebat direklerde
ve armada üzerinde çimarıva mevkilerini almıştı. Bando, geminin kıç
güvertesinde marşlar çalıyordu. Limanda zarif salınımlar yaparak bir
daire çizdi ve hemen hemen bütün gemilerin yanından geçti. Yabancı
savaş gemilerinin her birini ayrı ayrı top atışlarıyla selamladı.
Kabasorta donanımlı bir Japon savaş gemisi, Ertuğrul’a limanın
dışında da bir saatlik bir mesafeye kadar refakat etti. Son veda
merasimi de bu gemiyle yapıldı.
Kader Seyri

Artık Ertuğrul dönüş rotasındaydı. Hava gayet güzeldi.
Kuzeyden hafif bir rüzgâr esiyordu. Mürettebat sevinç ve neşe
içindeydi. Bundan sonra geçecek her saat kendilerini vatana biraz
daha yaklaştıracaktı. İstanbul’dan, aile ocağından, sevdiklerinden,
yakınlarından ayrılalı 15 ay gibi çok uzun bir zaman geçmişti. Bu
zaman süresi içinde mürettebattan birçoğunun çocukları olmuş,
anneleri yavrularının yürüdüğünü, baba diye kendilerini
çağırdıklarını yazıyorlardı. Komutan Osman Paşa’nın kendisi de bu
seyir süresinde çocuk sahibi olan talihlilerdendi. Gemi
Singapur’dayken bir oğlu dünyaya gelmişti. Benzer şekilde yüzlerce
hassas ve duygulu insanın bulunduğu Ertuğrul dalgalar üzerinde seker
gibi gidiyordu.
Geminin baş kasarasına yelkenlerin gölgesine oturmuş
istirahatçı vardiya personeli yüksek sesle vatan özlemini dile
getiren bir gemici marşını söylüyorlardı:
“Yol ver serdümen yol ver
Gece gündüz seyredelim
Bu havaya rabbim yol ver
Vatanımıza dönelim.”
Bu uzun seferde yaşadıkları bin bir güçlük ve zorluk
Ertuğrul’un yiğit denizcilerini yıldırmamışsa, da gemi materyal
olarak kifayetinden büyük ölçüde kaybetmiş ve pek çok yerinden de
çürümüştü. Osman Paşa, gemisinin bu durumunu daha Singapur’dayken
çok iyi değerlendirmiş ve bunu Bahriye Bakanlığı’na bildirmişti.
Bakanlık da paşanın görüşlerine katılmış fakat bu defa seyrin devamı
için ısrar sırası, Süveyş’tekinin aksine, bakanlıktan saraya intikal
etmişti. Bu manasız ve şuursuz inatta ısrar da Ertuğrul’un feci
sonunu hazırlamıştı.
Kaza
Ertuğrul’la ilgili olarak bugüne gelmiş en değerli kaynak,
Ertuğrul’un bütün seyri boyunca, ondan haberleri Osmanlı basınına ve
kamuoyuna duyuran Ceride-i Havadis dergisinin de yazı kurulunda
bulunan Binbaşı Süleyman Nutki Bey’in 1911 yılında yazdığı Musavver
Ertuğrul Faciası - Vesaiki Resmiye ve Hususiyeye Müstenittir isimli
eseridir. Eski harflerle yazılmış bu kitapta, Ertuğrul’un son
anları, sadeleştirilmiş şekliyle bakın nasıl derlenmiş ve
anlatılmış:
“... Fırkateynin üzücü durumu ve uzun seyrine ait olarak
komutan, merhum Osman Paşa’nın bana yazdığı ve bu facianın hazin bir
yadigârı ve uzun bir kardeşliğin kıymetli bir hatırası olan bir
mektup, derdimi tazelemek ister gibi geminin batmasından ve onun
ölümünden bir ay sonra elime geçti.
Özel heyetin, Japonya’da üstlendikleri özel görevleri yerine
getirmelerinin ardından, Ertuğrul’un Yokohama’dan, çok uzaktaki
anavatanına doğru ve özlem yüklü birçok kalbi taşıyarak, kalkış
tarihi olan 15 Eylül 1890 pazartesi günü öğleden itibaren, kazanın
meydana geldiği perşembe günü öğleden sonra dokuza kadar geçen 87
saat, bu eski teknenin denizdeki can çekişme süresidir. Bu 87 saatin
nasıl geçtiği pek çok yönleriyle bilinmemekle beraber, o feci toplu
ölümden kurtulabilenlerin arasında bulunan gemi imamı Ali Efendi’nin
ve kurtulanlardan bazılarının ifadelerinden yaptığımız derlemeye
göre; bu fedakâr ve talihsiz subay ve mürettebatın trajik durumunu,
kanlı bir hatıra olarak buraya aktarıyoruz:
... Yokohama’da birkaç gün için subaylar ve mürettebat gezmek
için kente çıkarılmıştı. Herkesin sağlığı ve neşesi yerindeydi.
Ancak hediyelerin takdim töreninden sonra gemide kolera hastalığı
baş göstermiş, tıbbî önlemlerin alınması ve temizlik için Nagoya
korunma yerine gidilip on yedi gün karantina altında kalınmıştı...
Hastalık savuşturulduktan sonra da Eylül’ün on beşinci günü
öğle saatlerinde buradan İstanbul’a hareket edildi. Hava gayet
güzeldi. Salı günü öğleüstü ters bir rüzgâr esmeye başlamış ve
akşama doğru da şiddetlenmişti.
Önce yan yelkenler açılarak, fırtınanın yarattığı büyük
dalgalar üzerinde, geminin yalpaları, baş ve kıç vurmaları mümkün
olduğu kadar önlenebilmişse de, gece, rüzgâr tam pruvadan esmeye
başladığından, artık yelkenlerin kullanılmasına imkân kalmamış,
sarılmaları zorunlu hale gelmişti.
Yelkenler sarıldığı sırada, gemi baştan gelen denizlerle
şiddetle dövülmeye başlamıştı. Biçare Ertuğrul bu kudurmuş denizde
sanki inleyerek, sürünerek yoluna devama uğraşıyordu. Bir felaketin
yaklaştığı ve bu teknenin bu derece büyük dalgalara dayanamayacağı
anlaşılıyordu. Tam bu sırada geminin mizana direğinin dibinde
vardiya nöbetinde bulunan bir teğmenin, rüzgârın uğultusuna karışan
korkunç feryadı duyuldu.
– Mizana direği çöküyor!
Osman Paşa, gemi süvarisi, süvari muavini ve seyir subayı
köprü üstündeydiler. Fırtınaya karşı gereken tedbirleri alabilmek
için durumu tetkik ediyorlardı. Ama bu feryat hepsine soğuk terler
döktürdü.
Mizana direğinin dibine geldiler. Evet, gerçekten de mizana
direği oturduğu zıvanayı parçalamış bir kadem kadar aşağıya
çökmüştü. Şimdi Ertuğrul yalpa ettikçe 40 metre yüksekliğinde ve bir
metre çapındaki bu koca direk, üzerindeki serenler ve yelkenlerle
birlikte sağa sola çarpıyor, teknede korkunç bir sarsıntı yapıyor ve
sadmelere neden oluyordu. Direğin aşağıya çökmesi, onu yandan tutan
bütün çarmıhları, ventoları ve bağlantıları gevşetmişti. Gemi
inşaiye subayı ve ustalar, boşalan gergi halatlarını ve iplerini
germeye, direğin güverteden geçtiği deliğin etrafına da çuvallar
sıkıştırılarak oynamasını önlemeye çalışıyorlardı. Bu önlemle,
direğin sakatlığı baki kalmakla birlikte tehlikesi kısmen de olsa
bertaraf edilmiş oluyordu.
Fırtına şiddetini artırmakta devam ediyor, felaketli haberler
ve raporlar ard arda geliyordu. Baştan gelen dalgalar güverte
tahtalarını baş bodoslamadan ayırmıştı... Kazan dairesindeki
kömürlüklerden de su geliyordu...
Bunun anlamı, geminin borda kaplamalarında da çatlamalar ve
kırılmalar olmasıydı. Birbiri sıra ve kısa aralıklarla ortaya çıkan
bu arızalar, en yılmaz denizcilerin bile selamet ümitlerini
söndürmeye yeterliydi.
Bu ne yapacağı bilinmeyen ve çıldırmış okyanusun içinde ve
gecenin koyu karanlığında, teknenin hemen hemen dağılma noktasına
geldiğini bildikleri halde büyük bir disiplin ve intizam içinde,
morallerini zerre kadar bozmadan görevlerini yapmaya çalışan
Ertuğrul’un yiğit denizcileri, yalnız kendi vatandaşları için değil,
hangi millete mensup olurlarsa olsunlar tüm dünya denizcileri için
bir iftihar kaynağı ve örnek olmuşlardır.
Rüzgârın şiddetinden ve dalgaların hücumundan her an sönen,
kırılan geminin, kalafat, burgucu ve marangoz sanatkârları ellerinde
fenerler öteye beriye koşuyorlar, arızaları gidermeye çalışıyorlar,
subaylar erlerle birlikte yelkenleri düzeltmeye, çarmıhları germeye
uğraşıyordu. Bir kısım mürettebat da en büyük tehlikeyi teşkil eden
ve kömürlüklerden giren oldukça fazla miktardaki suyu, tulumbaların
kapasitesi yetişmediği için bakraçlar ve gerdellerle boşaltmaya
uğraşıyorlardı.
Kaynakça:
http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen
ve düzenleyen: Naci Kaptan
Naci Kaptan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

02.11.2007
|