|
Bu meşum gecede, artık kendi kendine dalgaların sevkine tabi
olarak meçhul ve merhametsiz uçurumlara doğru yuvarlanıp giden bu
gacırtılı seyyar tabut içinde her kesin son dakikanın yaklaştığını
hissettiği, şaşkın bir hal aldığı görülüyordu. Bazıları dişleri
kısılmış donmuş duruyor, bazıları sinir krizleri geçiriyor, bazıları
da son anda bir şeyler yapabilmek ümidiyle oraya buraya koşuşuyordu.
Makine dairesinin kaportasından aşağıya sarkarak “Fayrap !.. Fayrap
!..” diye bağıranlar bile oluyordu.
Kaza
(devam)

Oşima adası kayalıkları
Her yerde, her çalışan bölüğün başında bulunan komutanın,
personeline bu suyun yenilmesinin şart olduğunu anlattığı ve onları
inançla ve coşkuyla teşyi ettiği görülüyordu Hareketin üçüncü ve
dördüncü günleri böyle müthiş bir durum içinde geçti. Her an geminin
dağılıp suya gömülmesi mümkündü. Mürettebat bir lokma ekmeğe, bir
bardak suya hasret durmadan dinlenmeden gemiye giren suyu boşaltmaya
çalışıyordu. Bu müthiş durum karşısında emin ve yakın bir limana
sığınmaktan başka seçenek görünmüyordu.
Sığınılabilecek iki liman vardı. Birisi arkada bıraktıkları
Yokohama, diğeri de ileride ve uğramayı planladıkları Kobe idi. Her
ikisine olan mesafe de hemen hemen aynıydı. Tercih edilen liman Kobe
oldu ve bu liman rotasında ilerlemeye devam kararı verildi.
Bulunulan mevkiin biraz ilerisindeki Oşima fenerinin bulunduğu burun
dönüldüğü takdirde Ertuğrul’un fırtınanın dehşetinden kurtulması ve
Kobe’ye gitmesi mümkün olabilecekti.
Lakin perşembe günü üç gündür uyku yüzü görmemiş yorgun
gözler, bitkinlikten solmuş çehreler bu müthiş fırtınanın
sakinleşmesini beklerken, şiddetini daha da artırdığına şahit
oldular. Buna karşın yaşlı Ertuğrul’un o derece azalmıştı ki, artık
gemiye giren suyu boşaltmaya bile imkân olmuyordu. Cansiperane
mukavemeti gayretlere rağmen akşama doğru gemiye giren su
seviyesinin yüksele yüksele kazan dairesinde külhan seviyesine
çıktığı ve makine dairesini de kapladığı haber verildi. Bu uğursuz
haber esasen yorgunluktan bitap düşmüş, ölüm raddesine yaklaşmış
subay ve erlerin üzüntüsünü ümitsizliğe çevirdi. İşte bu sırada
sancak baş omuzlukta, ufkun karanlığı içinden Oşima Adası Kaşinozaki
burnunun bir ejderha gibi kıvrılarak uzandığı görüldü. Bu burun
dönülünce Kobe Körfezi’ne girilecekti.
Kobe rotasına dönülünce de rüzgâr ve deniz geminin arkasından
alınacak ve tehlikeden uzaklaşılmış olunacaktı. Fakat on mil kadar
bir mesafede bulunan bu burna varmak bir türlü mümkün olmuyordu.
Burnun önünde kıyıdan yarım mil mesafeye kadar uzayan keskin
kayalıklar, su seviyesinde tehlikeli banklar vardı. Onlardan uzak
geçmek zorunluluğu da vardı. Ama nasıl? Kazan dairesinde yükselen su
ocakları söndürmüş, makine dairesine giren su da makineyi
kullanılamaz hale getirmişti. Bu müthiş fırtınada elde kalmış birkaç
parça yelkenin kullanılabilmesi ne kadar mümkün olabilirdi?
Bu meşum gecede, artık kendi kendine dalgaların sevkine tabi
olarak meçhul ve merhametsiz uçurumlara doğru yuvarlanıp giden bu
gacırtılı seyyar tabut içinde herkesin son dakikanın yaklaştığını
hissettiği, şaşkın bir hal aldığı görülüyordu. Bazıları dişleri
kısılmış donmuş duruyor, bazıları sinir krizleri geçiriyor, bazıları
da son anda bir şeyler yapabilmek ümidiyle oraya buraya koşuşuyordu.
Makine dairesinin kaportasından aşağıya sarkarak “Fayrap !.. Fayrap
!..” diye bağıranlar bile oluyordu. Gemi komutanı, süvarisi ve önde
gelen subaylar köprü üstünde toplanmış büyük bir vakar ve sükûnet
içinde görevlerini yapmaya çalışıyorlardı. Ama dakikalar ilerledikçe
su seviyesinin yükseldiğine dair raporlar da alıyorlardı.
Ertuğrul’a giren su yalpayı daha da çoğaltmış, gemide oluşan
serbest su sathı yalpaları daha da tehlikeli hale sokmuştu. Gemi
üzerine sanki alabora olacakmış gibi yatıyor, sonra tekrar gıcırdaya
gıcırdaya, titreye titreye doğrulmaya çalışırken, diğer bir vuruşla
öteki tarafa yuvarlanıyordu. Makine ve kazan dairesindeki mürettebat
yarı bellerine kadar su içinde bulundukları halde islim kaldırmaya
gayret ediyorlardı.
Her taraf karanlık içindeydi. Gece yarısına bir saat
kalmıştı. Kurtuluş ümidi olan mevkiye, Oşima Adası, Kaşinozaki
feneri hizalarına gelinmişti. Ama şimdi gemide bir büyük sarsıntı
daha duyulmuştu. Kazan dairesine giren suların bir numaralı kazan
yatağını çökerterek, kazanın bir tarafa yatmasına ve yalpalarda gemi
alabandalarını korkunç surette dövmesine neden olduğu rapor
ediliyordu. Osman Paşa, gemi inşaiye subayı ve tamirci parti bu yeni
arızaya süratle bir çare bulmak için hemen kazan dairesine koştular.
Zira kazan arızasından sonra Ertuğrul tamamen hareketten sakıt
kalmıştı. Deniz ve dalgalara tabi olarak müthiş bir şekilde
kayalıklara doğru sürükleniyordu. Köprü üstünde yalnız kalan Süvari
Ali Bey, hiç olmazsa demirleyerek gemiyi kayaların üzerine gitmekten
kurtarmayı düşünmüş ve:
– Alesta fero ! (Demir atmaya hazır ol!)
– Bismillah fundo ! .. (Besmeleyle demir at ! ..) demişti.
Komutaları arka arkaya vermişti. Fakat daha demir atmaya
henüz başlamamıştı ki, müthiş bir gürültü işitildi. Bu gürültüyü
uzun ve can alıcı feryatlar izledi.
Ertuğrul Oşima Adası’nın doğu ucundaki kayalıklara çarpmış ve
daha ilk darbede dağılmıştı.”
Kazanın Tanıkları
İmam Ali Efendi
Geminin imamı, olayların içinde yaşayan görgü tanığı Ali
Efendi, geminin kayalıklara çarpmasından sonrasını şöyle anlatıyor:
“... Ben, kıç güvertede ırgatın yanındaydım. Bu felaket
üzerine aşağı kamaraya inmek istedim. Fakat palavra güverteye kadar
suyun hücum etmiş olduğunu görerek geri döndüm. Güverteyi tekrar
bulduğum zaman geminin başaltı yıldırımla vurulmuş gibi dağılmıştı.
Yalnız kıç kasarası kalmış, o da bir tarafa yatmıştı. Bu cinnet hali
içinde bir aralık mizana direğinin kıça doğru devrildiğini ve kasara
üzerine birçok askerin toplanmış olduğunu hatırlıyorum.
Geminin çarptığı kayalık sahilden o kadar uzakta olmadığı
halde, 500 kişiyi aşan subay ve mürettebatın zayi olmasının
nedeninin, geminin kayalara çarpmasından sonra dağılmasıyla
birlikte, canlarını kurtarmak için aceleyle kendilerini denize
atanların enkaz arasında ezilip kalmasından ileri geldiği
şüphesizdir.
Bense geminin güvertesi kayboluncaya kadar bekledim. Bundan
sonra kendimi tevekkülle korkunç dalgalara terk ettim. Ancak kıyıya
ulaşıncaya kadar, çevremde yüzen enkazın arasında kalmaktan veya
onlardan bir darbe yiyip ölmekten kurtulmak için büyük bir gayret ve
dikkatli bir çaba gösterdim. Ancak sabırla hareketime rağmen yara ve
bere içinde kıyıya varabildim.”
Bartınlı Ahmet Erkiş
Ertuğrul’un Tokyo günlerinin ve son dakikalarının bir başka
canlı tanığı da, Bartınlı Ahmet Erkiş adında bir denizcidir.
Büyükelçi Hüsrev Gerede, 1956 yılında yazdığı Ertuğrul Şehitlerimiz
ve Muhteşem Anıtları adlı kitabında bu denizciyle daha evvel bir
gazetecinin yaptığı söyleşiyi şöyle aktarıyor:
“... Birçok Çin ve Japon limanlarına uğrayarak nihayet 7
Haziran 1890 günü Yokohama Limanı’na vardık. Direklerimize
vatanımızın renklerini, bayraklarını çektik. 101 pare top attık.
Japonlar cevap verdiler. Limanda Rus, İngiliz ve başka ecnebî
gemileri de vardı. Onları da bayrakla ve ayrı ayrı 21 pare top
atarak selamladık. Onlar da karşılık verdiler. Böylece güzel
bayrağımız bütün gün dalgalandı. Japon denizcileri gemimize ziyarete
geldiler; biz de ziyaretlerini iade ettik. Nihayet karaya çıkmaya
izin verildi.
Ben o zaman 25 yaşındaydım. Memleketi gezdim, birçok defalar
Tokyo şehrine gittim. İki şeyi unutamam: bunlardan birincisi Japon
konukseverliğidir. Bize samimî dostlukla, çok ince bir nezaketle
muamele ettiler. Satın aldığımız şeylerin parasını bile
verdirmediler. İkincisi de puspus arabaları... Ömrümde böyle şey
görmemiştim...
Biz oradayken gemimizde salgın hastalık çıktı. 13
vatandaşımız hakkın rahmetine kavuştu. Hepimizi karaya çıkardılar,
çadırlar kurarak karantina altına aldılar. Gemiyi halatlarına
varıncaya kadar dezenfekte ettiler. Fakat hastalığın önüne
geçilemiyordu... Nihayet dönüşe karar verilmişti...
... Japonlar, ‘Gitmeyiniz. Hava fenadır. Batarsınız!..’ diye
nasihat ediyorlardı. Fakat biz ne olursa olsun dönmeye karar
vermiştik. 15 Eylül 1890 tarihinde hareket ettik.
Dördüncü gün dehşetli bir fırtına koptu. Kara görünmüyor.
Denizin üstünde bizden başka gemi yok. Saman çöpü gibi sallanıyoruz.
Dağ gibi müthiş bir dalga gemimizin üzerine çöktü... Arkadan
başkaları geldi. Mürettebatta kargaşalık... Gemi su almaya başladı.
Arkadaşlar halatlara tırmanmaya başladılar. Fakat dev dalgalar
direkleri aşıyordu. Bu sırada korkunç bir çatırtı duyuldu... Gemi
bir kayaya çarpmıştı. Denize düştüm. Bir tahta parçasına sarıldım.
Dalga beni dibe sürükledi. Boğulmak üzereyken nasıl olduğunu
anlamadan kendimi bir kayanın üstünde buldum. Kurtulmuştum...
Çıldırmış denizin ortasında aynı kaya üzerinde yanımda birkaç
arkadaşım daha vardı. Sevinçten hep beraber hüngür hüngür
ağlıyorduk... Yakında bir deniz feneri gözümüze ilişti. Kendini
kurtarabilen öbür arkadaşların sığındığı bu fener civarına bin bir
tehlike ve zorlukla canlarımızı atabilmiştik. 70 kişi kadardık bu
adacıkta... Çıplak, aç, bir damla içecek suya muhtaç... Ümidimizi
kesmedik. Nihayet bir gemi gördük... Bir Alman savaş gemisiymiş,
yanaştı. Bizi aldı ve hastahanesi olan bir limana götürdü. 70 gün
kadar orada tedavi gördük.
İzzettin ve Talia vapurlarımızın karşıladığı iki Japon savaş
gemisiyle de dört ay kadar süren bir yolculuktan sonra İstanbul’a
geldik. Madalya verdiler ve terhis ettiler.”
Bir Subay
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Müzesi Komutanlığı Yazma
Eserler Arşivi No: 38/C de kayıtlı bulunan ve kazadan kurtulan bir
subay tarafından kaleme alınarak Kobe’den İstanbul’a gönderildiği
belirtilen bir raporda da, olay biraz sadeleştirilmiş olarak şöyle
anlatılıyor:
“... 15 Eylül pazartesi günü, Yokohama’da ortaya çıkan kolera
dolayısıyla intikal ettiğimiz Nagoya’daki karantina mahallinden
hareket ettik. Gerekli merasimler ve liman çıkışından sonra 8 saat
sonra okyanusa açılmıştık. Gemimiz 8 mil süratle yol almakta, poyraz
rüzgârı da hafif hafif esmekteydi. O gece bu şekilde yolumuza devam
ettik. Gemi, o hafif rüzgârın meydana getirdiği küçük dalgalarla
denizcileri duygulandıracak bir şekilde ağır ağır yalpa yapıyordu.
Ertesi günü saat 5-6 sıralarında o ana kadar hafif hafif esen
rüzgâr sertleşmeye ve dalgalar da büyümeye başlamıştı. Dalga boyları
40 kademe kadar çıkmış, gemi 38 dereceye kadar yalpaya düşer hale
gelmişti. Biz de Yokohama’dan hemen hemen 250 mil kadar uzaklaşmış,
Kaşinozaki fenerini pruvamıza alarak ilerliyorduk ki; gemi dahilinde
‘Allah !.. Allah !..’ sedaları işitilmeye başlandı. Gece saat üç
sıralarında anılan fener bordaya alınarak, fenerin bordada görüldüğü
mevkiden dönülmek üzere serdümen, ‘Sancağa gel !..’ komutunun
verilmesinin ardından, gemi sancağa gelmeye başladı. Bu sırada
fırkateynin sürati denizler dolayısıyla ancak 2- 2,5 mil kadardı.
Geceyse, göz gözü görmeyecek kadar karanlık, rüzgârlı ve
yağmurluydu. Fırtına hükmünü sürdürürken, kısa süre içinde,
anılmasıyla bile bütün denizcileri titreten ve tayfun tabir edilen o
müthiş dönücü rüzgârın, fırtına üzerine bindirmesiyle gemi iyice
süratten düştü ve anılan fenerden bir mil kadar açıkta bulunan
‘Kiifunakara’ adı verilen kayalıklara çarparak buhar devreleri ve
kazanı patladı.
Bu anda gemide bir ana baba günü yaşandı ki çarmıhların
üzerine çıkanların ve filikaların içine girenlerin, ‘Allah !.. Allah
!..’ diye bağıranların, kelimeyi şahadet getirenlerin haddi hesabı
yoktu. O zaman ben kıç kasara üzerinde bulunmaktaydım. Fakat asla
korkuya kapılmamıştım. Yalnız direkler yıkılırken altında kalmamak
için gözlerimle hep onları takip etmekteydim. Dalgalar gemiyi
kaldırıp kaldırıp kayaların üzerine attıkça evvela grandi direğinin
iskele tarafına ve kıça doğru aykırı olarak devrildiğini, ardından
da pruva direğinin de yine iskeleye yattığını gördüm. Ama bu iki
direk 180 ila 200 kişiyi de yok etmişti. En sonunda mizana direği de
yıkıldı. Bu direk evvelki iki direğin ezmiş olduğu insanlardan da
daha fazlasının ezilmesine neden olmuştu.
Filikalarsa dalgaların çarpması dolayısıyla mataforalarıyla
beraber geminin altına doğru sokuldu ki içerisinde bulunanların
bağrışmalarına yürek dayanmazdı. Bu esnada ben yine kasara üstünde
paşa hazretleriyle beraber bulunmaktaydım. Kendisi devamlı olarak
ağlamaktaydı. Velhasıl gemi beş dakika içinde tamamen parçalanıp
enkazı deniz üzerine yayıldı. Ben de paşa hazretleriyle kırılan bir
direğin üzerine çıkmıştım. Beraberce yavaş yavaş sahile
yaklaşmaktayken, denizlerin savurmuş olduğu kerestelerden birinin
paşanın başına çarpmasıyla o ruhunu teslim etti. Ben tutunduğum
tahta parçalarının üzerinde gitmekteyken, deniz beni bunların
üzerinden atıp altına sokmuştu ki, o zaman kelimei şahadet getirmeye
başladım. 3-4 kere batıp çıktıktan sonra bir ağacın üstüne çıkarak
4-5 saat denizde uğraşa uğraşa elhamdülillah salimen karaya çıktım.
Sahilde fenere gitmek için yol yoktu. Sahil bütünüyle dik
kayalardan oluşuyordu. Fenerse tepedeydi. O gece sabaha kadar bir
don bir gömlekle kaldığımdan, bir taraftan yağmur ve soğuktan donmak
tehlikesi içinde, diğer taraftan o yaralıların canhıraş feryatları
ve iniltilerine tahammül etmek durumunda olduğum için çok zor
saatler geçirdim.
Velhasıl sabah oldu. Fenere çıkmak için bir yol bulmak üzere
her birimiz bir tarafa giderek araştırmaya başladık. Nihayet bir
keçi yolu bularak, oradan fenere çıktık. Askerlerin yaraları
fenerciler tarafından güzelce temizlendikten ve iyice sarıldıktan
sonra bize yiyecek çıkardılar. Allah’ıma ve padişahımıza şükrederek
karnımızı doyurduk ve halimizi ifade ettik. Ama hiç İngilizce bilen
olmadığından durumu anlatamadık. Akşamüzeri benimle beraber bando
subayını bir kayığa bindirdiler. Sonra da bir vapurla Kobe’ye
götürdüler. Bu vapurun kaptanı bize çok iyi davrandığı gibi, birer
kat da elbise verdi. Kobe’de bizi polis merkezine teslim ettiler.
Orada durumu bütün detayıyla anlattık. Anlattıklarımızı derhal
Yokohama’ya tel yazıyla bildirdiler. Bizi de gayet temiz bir otele
yatırdılar. Velhasıl sabah oldu. Bir Alman gambotu gidip, kurtulan
diğer personelimizi de alarak Kobe’ye getirdi. Onlar da hastahaneye
yatırıldılar. Yaralılar Mikado tarafından gönderilen özel doktorlar
vasıtasıyla tedavi edilmekte olduklarından inşallah 10-15 gün
zarfında iyileşirler de, biz de buradan hareket ederiz.
Kobe, 18 Eylül 1890”
Kaynakça:
http://www.ertugrul.jp/node
Derleyen
ve düzenleyen: Naci Kaptan
Naci Kaptan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

09.11.2007
|