| |
ERTUĞRUL ve OSMAN isimlerinin, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda ne
kadar önemli rolü olduğu bilinir. İmparatorluğun çöküşünde de yine
aynı isimler büyük rol oynamışlardır. 1887 yılında, Japon İmparatoru
Meiji'nin yeğeni Prens Akihito Komatsu, bir Avrupa gezisi dönüsünde
İstanbul’da II. Abdülhamit'i ziyaret eder. Japonya, Shogun döneminde
yaklaşık 300 sene dünyaya kapalı kaldıktan sonra, İmparator Meiji ile
dünyaya açılmaya başlamış, gözünü açar açmaz karşısında bulduğu ABD,
İngiltere, Çin ve Rusya dışındaki ülkeleri de tanımak istemektedir.
(seyretmedim ama, The Last Samurai filminin o dönemi iyi yansıttığı
söyleniyor.)
II. Abdülhamit, bu
ziyarete karşılık vermek istemektedir. O dönemde hızla güçlenen
Japonya ile iyi ilişkiler kurulması, iki İmparatorluğun da ortak
tehdidi Rusya'ya iyi bir gözdağı verecektir. Nitekim Japonya, birkaç
sene sonra bir deniz savaşında Rus donanmasını perişan etmiş, bu zafer
50 yıl sürecek Asya'daki Japon emperyalizminin (ve vahşetinin)
tırmandırıcısı olmuştur.
Ancak, bu
ziyaretin ikinci bir gündem maddesi daha vardır. Daha önceleri
Rusya’ya karşı bir müttefik sayılabilecek İngiltere, birkaç yıl önce
Mısır’ı işgal etmiş, Arapları da Osmanlıya karşı kışkırtmaya
başlamıştır. Hilafeti Osmanlı’nın zorla Araplardan aldığını ve
Müslüman dünyasının Osmanlı hilafetini kabul etmemesi gerektiğini öne
sürmektedir.
Garp cephesinde kaybetmesi kesin görünen Osmanlı için Abdülhamit’in
kafasında bir çıkış planı vardır; Asya'da kök salan İngiliz
İmparatorluğu'nun idaresi altındaki Müslüman toplumlarında bir nabız
yoklamak, İslam dünyasının sadece Araplardan ibaret olmadığını,
Asya'daki Müslümanların da İngiliz sömürgesindense, Osmanlı hilafetini
benimseyebileceğini göstermek. Bu amaç için, Japonya'ya bir "iade-i
ziyaret" heyeti göndermek çok iyi bir fikirdir. Japonya ile ilişkiler
kuvvetlendirilirken, geminin yolda ikmal için uğrayacağı Müslüman
limanlardaki atmosfer, İmparatorluğun geleceği için önemli bir
gösterge olacaktır.
Sıra, geminin ve
heyetin seçimine gelmiştir. İlk akla gelen seçenekler, yeni yapılmış,
modern ve zırhlı gemilerdir. Ancak, sadece kömürle yol alacak böyle
bir geminin Japonya yolculuğu çok masraflı olacaktır ve Hazinede kuruş
para olmadığı gibi, tasarruf tedbirleri uygulanmaktadır.
Osmanlı, o dönemde
Dolmabahçe Sarayını yaptırabilirken, İmparatorluğun belki de tek
kurtuluş şansı olan bir misyon için parayı kısmaktadır. Bu görev için,
30 yıllık, sadece iç denizlerde yüzebilecek, hem kömür hem de yelken
donanımı olan ERTUĞRUL Fırkateyni seçilir. Bir iddia da, %100 yerli
yapımı olduğu için bu geminin seçildiğidir; ancak geminin okyanuslar
aşmaya mecali olmadığı alenen bellidir.
Nitekim, geminin
baş çarkçısı, Ertuğrul’un makine ve kazan donanımının böyle bir
seyahati kaldıramayacağını rapor etmiştir. Rapora sinirlenen Bahriye
nazırı, çarkçıbaşıya "haritada kendine bir yer beğen" bile
diyememiştir, çünkü harita her gün değişmekte ve küçülmektedir. Ama
vatandaş, bu görevinden alınıp adalara işleyen bir yandan çarklı
vapura çarkçıbaşı atanmıştır. Nazır ise, geminin komutanlığına ve
Abdülhamit’i temsil edecek heyetin başkanlığına kendi damadı Albay
Osman Bey'i atayarak, gemiye güvenini göstermiştir. Gemi kaptanlığına
da Hint Okyanusu tecrübesi olan Süvari Ali Bey getirilmiştir.
Gemiye, İmparator
Meiji'ye sunulacak hediyeler ile birlikte, o dönem Bahriye Mektebi'nin
(Deniz Harp Okulu) en iyi mezunları da bindirilmiş, böylece uzun seyir
tecrübesi kazanmaları amaçlanmıştır. Gemiye çoğu marangoz ustası
yaklaşık 500 tayfa verilmiş, yol boyunca çürümesi beklenen tahtaları
değiştirerek, yamayarak gemiyi desteklemeleri istenmiştir.
Gemi, bu şekilde
1889 Temmuz'unda yola çıkmıştır. Gemiye çok az bir kömür tahsisatı
verilmiş, sadece limanlara girip çıkarken görüntüyü kurtarmak için
buhar kullanılması, açık denizde yelken açılması emredilmiştir. Gemi
bu şekilde birkaç küçük kaza ile Süveyş kanalını geçmiş, Aden'de bir
mola verdikten sonra Bombay'a doğru yelken açmıştır.
Geminin
yolculuğunu en dikkatle takip edenler ise, tek amacın Japon
İmparatoru'na hediyeler vermek olmadığını bilen İngilizlerdir. Ancak,
usta denizci İngilizlerin bir bakıma gönlü ferahtır, çünkü Ertuğrul’un
batacağından yana kuşkuları yoktur. İngiliz denizcileri arasında
açılan bahisler, geminin en fazla hangi limana kadar dayanabileceği
üzerinedir; bazıları ise, geminin Japonya'ya varabileceğini, ancak
dönüşü tamamlayamayacağını iddia etmektedir.
Ertuğrul, 1889
Ekiminde İngiliz sömürgesi altında, ancak nüfusunun yarısı Müslüman
olan Bombay'a ulaşır. Ertuğrul'un Hindistan'a geleceği, Müslüman
toplum arasında bir efsane gibi yayılmıştır ve Lahor'dan, Delhi'den,
Haydarabad'dan on binlerce Müslüman Bombay'a akın eder. Gemi limanda
ziyarete açılır ve bir hafta içinde 150,000 kişi gemiyi ziyaret eder
ki, aralarında Müslüman olmayan, ama İngilizlerden illallah etmiş
mihraceler de vardır.
Gemi yoluna devam
edip Kasımda Seylan’ın başkenti Kolombo'ya ulaşır. Yolda çeşitli
yerlerinden su almaya başlasa da, ziftli bezler ve kalaslarla durum
idare edilir. Gemi, bir cuma sabahı Kolombo'ya varır ve mürettebat
cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince halkta müthiş bir
coşku uyanır. Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo'da
200.000 kişinin gemiyi ziyaret etmek istediğini söyler. İzdiham
şeklindeki halk ziyaretlerinin gemiyi yıprattığı bilinse de ses
çıkarılmaz.
Gemi buradan yola
çıkıp Kasım sonlarında yine bir Cuma günü Singapur limanına varır.
Singapur'da gemiyi, Osmanlı sancaklarıyla donanmış küçük tekneler
halife lehine sloganlar atarak karşılar. Singapur yakınlarındaki ufak
Müslüman devletçiklerinden olduğu kadar, Çin Hindinden, Sumatra'dan,
Java'dan gelerek toplanan Müslümanlar, cuma namazını halifenin memuru
olan gemi imamının kıldırmasını isterler. Ertuğrul ve komutanı Osman
Bey, umduğunun ötesinde olumlu sinyaller almaya başlamış, Singapur'a
gelen bir telgraf ile Osman Bey tuğamiralliğe terfi ettirilmiştir.
Ancak, uzayan
seyahat sonucu harcırah tükenmiş, İmparatorluk Galata Bankeri Ohannes
efendiye rica minnet, Singapur’a 2000 altın göndertmiştir. (Bu para
havale ile mi gitti, EFT ile mi, İnternet bankacılığı mı, zamanın
tekniklerini bilen varsa yazsın.) Gemi birçok onarımdan daha geçmiş,
güverte tahtaları değişmiş, ite kaka ayakta durmaktadır. Ertuğrul,
Nisan başında Saygon'a ulaşmış, burada da Çin Müslümanları tarafından
karşılanmıştır. Daha sonra Hong Kong'a giden gemi ve heyet, Çin deniz
kuvvetleri yetkilileri ile tanışarak temaslarda bulunmuştur.
Temaslar
sırasında, Çinlilerden gemideki fare problemi için yeni teknikler
öğrenilmiştir. Kedilerle çözülmeye çalışılan sorun, farelerin girdiği
deliklere girememeleri ve uzun süre toprağa ayak basmadıklarında
denize atlayıp intihar etmelerinden dolayı sonuçlanmamıştır. Bunun
üzerine gemide un ve alçı karışımı, yem olarak kullanılmaya başlanmış.
Yanına ufak bir kapta su konulunca, unlu alçıyı yiyen fareyi hararet
basıyor, suyu içince de alçı midesinde donup, hayvanı öldürüyor,
ölüsünün de kokmasını önlüyormuş, ama fareler bu tuzağı öğrenmişler.
Çinliler ise, 5-10 adet güçlü fare yakalıyorlar, bunları hapsedip
sadece su veriyorlarmış. 3-5 gün açlığa dayanan fareler birbirlerini
yemeye başlıyorlar ve on gün sonra sadece yamyamlığa alışmış 2-3 fare
hayatta kalıyormuş. Bu yamyam fareler serbest kalınca hemcinslerini
yiyorlar, kaçabilenler denize atlıyormuş.
Fareleri de alt
eden Ertuğrul, Hong Kong'dan Nagasaki'ye ulaşmış, yola çıktıktan 11 ay
sonra da Yokohama limanına varmış. Limanda gemiyi, Abdülhamit'i
ziyaret eden Prens Komatsu'nun temsilcisi karşılamış.
O günlerde halen
yabancıların Japonya içinde dolaşması serbest olmadığından,
Yokohama'da kendilerine tahsis edilen yere yerleşmişler.
Birkaç gün sonra
komutan Osman Bey, kaptan Ali Bey ve üst düzey heyet, İmparatoru
ziyaret amacıyla Tokyo'ya götürülmüşler. 12 Haziran için planlanan
ziyaret, son anda bir gün sonraya ertelenince, heyet 12 Haziran gününü
Tokyo'da üçüncüsü düzenlenen Endüstri Fuarını gezerek geçirmişler.
Sene 1890, o günün
Japon gazetelerine göre, İmparatorluk tarafından 500.000 Japon Yeni
bütçe ayrılan ve 1,5 hektarlık bir alana kurulan bu Sanayi Fuarındaki
tüm standları gezmek 16 Millik bir yürüme gerektirmekteymiş. Nisan
başından beri açık olmasına rağmen, fuarın günlük ziyaretçi sayısı
10.000'in altına inmemekteymiş. Gösterişli kıyafetleri, kibar ve
saygılı tavırları ve içki içmemeleri (ki, o zamanın Japonyası için çok
acayip bir durum) ile ilgi toplayan heyetin fuar ziyareti, zamanın
Japon basınında büyük yer almış.
Osman Beyin ertesi
günkü saray ziyareti ve resmi temasları da çok başarılı geçmiş ve
Osman Bey, İmparator, Prensler ve Savaş Bakanı ile görüşmüş (o
zamanlar, ismi harbi harbi savaş bakanı imiş, şimdiki gibi savunma
bakanı diye kıvırmıyorlarmış.). Arkasından gelen resmi davetler,
yemekler, balolar çok iyi geçmiş ve Japonya'daki Osmanlı heyeti
ülkenin ileri gelenlerinin, soylu ailelerin, sosyetenin ilgi odağı
olmuş. İlhan Mansız kadar sükse yapan Osmanlı heyeti davet
tekliflerine yetişemez bir şekilde, 2-3 haftayı Tokyo'da geçirmişler.
1890 Japonyasında,
günümüz Türkiyesinin çok ötesinde bir Sanayi Fuarına şahit olan
Osmanlı heyeti, 1 Temmuz 1890 tarihinde ilginç bir gelişmeye daha
tanıklık etmişler. Bu tarihte Japonya, İngilizlerin yorumlarına göre,
Japonya'daki ilk, Asya kıtasındaki ikinci demokratik seçimleri
gerçekleştirmiş. Asya'daki ilk demokratik seçim (veya seçim denemesi)
ise, 1876 yılında konuk heyetin ülkesi Osmanlı İmparatorluğunda
gerçekleşmiş. Her ne kadar seçilmiş hükümetin yetkileri çok kısıtlı
olsa da, Japonya bu seçimi başarı ile atlatmış, hiçbir çöplükten oy
pusulaları çıkmamıştır.
Daha sonra
Yokohama'ya dönen heyet günlerini İngilizlerin ve diğer yabancıların
da bulunduğu Yokohama'da çeşitli sosyal faaliyetler ve Japon donanması
yetkilileri ile görüşmelerle geçirmiş. Japonların savaş gemisi ve
silahlarındaki teknolojilerine hayran kalan Osman Bey ve Ali Bey, bazı
siparişlerde bile bulunmuşlar.
Temmuz ayında,
birkaç hafta sonra yaşanacak trajedinin jenerikleri belirmeye
başlamış. Tayfalardan birisi koleraya yakalanarak hayatını kaybetmiş;
Japonya'da kolera görülmediği için gemi hemen kontrole alınmış ve
cesedin yakılması istenmiş. Osman Bey, dinen cesedin yakılamayacağını,
gömülmesi gerektiğini, ama denize de defnedebileceklerini söylemiş.
Japon yetkililer, cesedin ancak körfez dışında denize atılmasını kabul
etmişler. Nitekim, tayfanın cesedi Yokohama körfezinin dışında denize
atılmış, ancak olay Japon balıkçılar tarafından öğrenilmiş ve büyük
bir infiale sebep olmuş. Osmanlı heyeti lehinde esen olumlu rüzgar
birden tersine dönmüş, üstüne üstlük balık fiyatları keskin bir düşüş
yaşamış, faizler fırlamış. Yokohama balık piyasasını sarsan kolera
vakası, gemide yayılıp 36 kişi daha hastalanınca, gemi uzak bir
bölgede karantinaya alınmış, ama salgının önü alınana kadar da 12
denizci şehit olmuş ve cesetleri yakılmış.
Bu arada, kolera
salgını yüzünden, Yokosuka'da bulunan tersaneler (bugün ABD
Donanmasının üssü) Ertuğrul'un dönmeden önceki tamirat istemini
reddetmişler. İş başa düşünce, gemideki marangozlar var güçleriyle
tamirata girişmişler ve Eylülde gemi sefere hazır hale gelmiş,
hazırdan ne kastedildiği meçhul..
Ancak Eylül,
Japonya ve civarında tayfun dönemidir. Osman bey, bu konuda uyarılar
aldıysa da, kolera salgınının moral bozukluğu, "harcırah"ın dibini
bulmaları ve dönüş yolunda kendilerini bekleyen misyon yüzünden denize
açılma kararı almış. Nitekim, açıldıktan iki gün sonra tayfuna
yakalanan gemi, Oshima adasındaki Kashinozaki deniz fenerinin
açıklarında, 19 eylül 1890 sabaha karşı, kayalıklara çarparak
parçalanmıştır.
Kashinozaki deniz
fenerindeki Japon balıkçılar, tayfunun gürültüsünden uyumaya
çalışırken, kapıları çalınır. Karşılarında bitkin, bıyıklı ve yuvarlak
gözlü insanlar durmaktadırlar. Civardaki tüm Japon köyleri seferber
olur ve o fırtınada büyük bir arama kurtarma çalışması başlatırlar. Bu
dilini bilmedikleri insanlardan sadece 69 tanesini sağ salim
kurtarabilirler, Osman Bey ve Ali Bey'in de aralarında bulunduğu 500
küsurunun ise ancak cesetlerini denizden toplayabilirler.
Yaralıların
tedavisi ve bakımı için Japon köylülerin gösterdiği çaba göz
yaşartıcıdır; fakir balıkçılar, tayfun sezonunda avlanamayacakları
için depoladıkları balık ve tavukları kazazedelere verirler. Olay
Tokyo'da duyulur duyulmaz da, İmparator Meiji gemilerinden birini
hemen olay yerine gönderir, bu gemi hem köye doktor, hemşire ve
yiyecek getirir, hem de ceset arama çalışmalarına yardım eder.
Sonuçta, 500 küsur Türk denizcisi, Japonya'da yaşanmış en büyük deniz
facialarından birinin kurbanı olarak, Kushimoto yakınlarındaki bir
şehitlikte yatmaktadır. Japonya'da bile bir şehitliğimiz olabileceği
kaçımızın aklına gelirdi?
Büyük bir trajedi,
aynı zamanda iki halkın arasındaki dostluğun temelini de atmıştır.
İmparator Meiji, kazadan kurtulanları, hediyelerle beraber iki
kruvazörünü tahsis ederek İstanbul’a gönderir. Abdülhamit’e de
hediyeler getiren bu kruvazörler bir ay İstanbul’da kalır.
Trajediden çok
etkilenen bir Japon, Torajiro Yamada, çeşitli gazetelerin de yardım
ettiği bir kampanya ile halktan topladığı yardımları İstanbul’da
kazazedelerin ailelerine verir. Herhangi bir afette Türkiye’ye ilk
yardım eden ülke olan Japonlar, bu adetlerini 100 küsur sene önce
başlatmışlar. Kobe'de yaşayan tanıştığım bir Japon, Marmara depremini
duyar duymaz o günün sabahı bankaya yardım bağışlamaya gittiğini
anlatmıştı, henüz Türk bankalar kampanya başlatmadan..
Bunu kafanıza
kakmak için söylemiyorlar, sadece damdan düşenin halinden, en iyi
damdan düşenlerin anlayacağını vurguluyorlar.
Yamada, hazır
gelmişken 22 sene İstanbul’da kalarak, Japon kültürünü tanıtmaya, iki
ülke ilişkilerini geliştirmeye çalışır. Abdülhamit tarafından bazı
subaylara Japonca öğretmesi de istenen Yamada, Beyoğlu’nda ilk Japon
hediyelik eşya dükkanının da ortaklarından olmuş; ancak sosyeteyi
sushiye alıştıran Yamada mıdır, o konuda bilgi bulamadım...
Zamanına göre,
stratejik bir öngörü ve misyon ile yola çıkan Ertuğrul, hiç bir
amacına ulaşamadı. Göz göre göre yapılan basit hatalar sonucu,
Ertuğrul gemisi tarihin en büyük denizcilik facialarından birisinde
başrol oynadı ve sadece iki ülke arasında sıcak, aynı zamanda hüzünlü
bir dostluğun başlamasına neden oldu.
Herhalde bu
acemice kaza, Osmanlı’yı Japonya gözünde güvenilir bir müttefik
olmaktan uzaklaştırdı.
Bombay'da,
Singapur'da, Kolombo'da Müslüman halk ise, boşu boşuna Ertuğrul'un
dönerken limanlarını ziyaret etmesini, İslam halifesinin
görevlendirdiği imamın arkasında namaz kılmayı beklediler; İngilizler
derin bir "oh" çekerken, "gidişi olur, dönüşü olamaz" diyen bahisçiler
ceplerini doldurdu.
Vel hasıl kelam,
ERTUĞRUL battı, OSMAN Bey şehit oldu ve Osmanlı İmparatorluğu'nu kuran
iki isim, Hilal İmparatorluğunun kurtuluşu için çalışırken, Güneş
İmparatorluğunun sularına gömüldü.
Gemi Kaptanı Ali
Bey de şehitler arasındaydı; kurtulanların söylediğine göre, geminin
batacağını çok önceden anlamış, sadece törenlerde giydiği sırmalı
elbisesini kefen olarak üstüne geçirmişti. Ancak, Ali Bey'in torunu,
İmparatorluğun olmasa da, yeni kurulan genç Cumhuriyetin güçlenmesi
için çalışmayı sürdürecek, önemli misyonlar üstlenmeye devam edecek,
ne yazık ki çağdaş projeleri, bir bakıma dedesinin yolculuğunun
kaderini paylaşarak, bağnazlığın sularına gömülecekti.
Kaptan Ali Bey,
kızı Neyyire'yi 3 yaşındayken son kez kucaklayıp İstanbul’dan yola
çıkmıştı. Belki de kızına Japonya'dan tamaguchi veya pokemon
getiriyordu, kim bilir, ancak kızını bir daha göremedi. Neyyire ise
babasını unutmamış olmalı ki, oğluna da Ali ismini koydu. Ali de
büyüyünce dedesi gibi devlette kilit görevler üstlendi, onun da bir
oğlu oldu ve oğlu ileride babası için şu şiiri yazdı;
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla-Ha düştü, ha düşecek...
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı
ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi,
Atlastan bakardım,
nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım, hasta oldum mu,
40'i geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a.
Bir helalaşmak
ister elbet, di'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken
ardından o uçmaktaki devin.
Daha başka tür aşklar; geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, can evim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Bu şiirde kastedilen baba, Kaptan Ali Bey'in torunu, Köy Enstitülerini
kuran Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, şiiri yazan torunun oğlu da
Can Yücel'dir. Hasan Ali Yücel dedesini tanısa ona bir şiir yazar
mıydı?
Japonya'da beni
şaşırtan bir nokta, Ertuğrul trajedisi hakkında, sandığımdan daha
fazla Japonun haberdar olmasıydı. Türkiye’de bu konuyu bilen az sayıda
insan varken, Japonlar bu tarihi hikayeyi iyi biliyorlardı. Ne zaman
az çok Türkiye’yi bilen bir Japonla tanışsam ve laf lafı açsa, konu
Ertuğrul Fırkateynine gelir, hüzünlü olsa da iki millet arasındaki
dostluğu başlatan olay yad edilir ve ben Türk ulusu adına, tanıştığım
Japon’a minnetlerimi iletirim. Bu durumda Japonlar genellikle gurur
ile karışık bir tevazu ile (cümlede paradoks yoktur, çünkü Japonya, en
basit tanımıyla, bir keskin çelişkiler ülkesidir) gözlerini sizden
kaçırır ve 1985 yılında vatandaşlarını kurtardığımız olayı
hatırlatarak minnetlerini belirtir.
1985, İran-Irak
savaşı sürerken, bir gün Saddam'ın aklına eser (o günlerde henüz
mağaralarda W. Bush'tan saklanmamaktadır) ve 24 saat sonra Tahran hava
sahasının sivil uçaklar için dahi güvenli olmadığını ilan eder.
İran’da vatandaşları bulunan tüm Avrupa ülkeleri, derhal uçak
göndererek vatandaşlarını 24 saat içinde Tahran'dan tahliye eder.
İran’daki Japon büyükelçisi de durumu merkeze bildirir, hükümet hemen
JAL (Japan Airlines)'dan uçak göndermesini ister. Ancak, 40 yıl önceki
kamikaze ruhunu yitiren Japon pilotlardan cevap gelir; süre dolana
kadar Japonya'dan bir uçağın Tahran'a gitmesi, yolcuları alıp hava
sahasını terk etmesi çok zordur, bu riske giremeyeceklerdir.
Japon büyükelçisi, olan biteni ümitsizlikle yakın arkadaşı Türk
Büyükelçisine aktarır, o da durumu Ankara'ya bildirir ve haber anında
Turgut Özal’a ulaşır. Aynı anda, Itochu'nun eski Türkiye yetkilisi ve
Özal’ın şahsi yakın arkadaşı Mr. Morinaga da Özal’ı telefonla arayarak
yardım ister. Düşünecek vakit yoktur, Özal hemen THY'ye talimat verir,
cengaver bir pilotun kumandasında bir uçak Tahran'a iner, 250'ye yakın
Japon vatandaşını alır ve Saddam'ın tanıdığı sürenin dolmasına
dakikalar kala Türk hava sahasına girer.
Henüz bu uçakta
bulunmuş kimse ile tanışmadım, ama çok yakın arkadaşı bu uçakta
seyahat etmiş bir Japon bana teşekkür etmekten eridi gitti. Beni daha
da duygulandıran, bir sabah eşim kızımızı parka götürdüğünde, kızımı
sevmek için yanlarına yaklaşan çok yaşlı, hırpani, bütün dişleri
dökülmüş evsiz bir Japon amca, Türk olduklarını öğrenince "Sizler
bizim vatandaşlarımızı İran’dan kurtardınız" diye olayı anlatmış,
akabinde ortadan kaybolup, 5 dakika sonra cebindeki az biraz parayla
marketten aldığı krakerleri kızıma getirip vermiş.
Birkaç sene önce
Hürriyetin yaptığı bir anket vardı, halka, "En çok hangi milleti
seviyorsunuz? / Kendinize yakın hissediyorsunuz?" diye soruluyordu.
İkinci soru da "Neden?". İlk sorunun cevabı, açık farkla "Japonlar"
şeklinde çıkmıştı, asıl ilginç olan ise, ikinci soruya en çok verilen
cevap: Bilmiyorum / Fikrim yok / İçimden geldi işte...
Onur Ataoğlu
Onur Ataoğlu'na teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|