| |
Bazen sular çağırır insanı, bazen güneş… Bazen yaprak
çağırır, bazen eski bir şehir…
Bir bilet alıp gidersin peşinden yolların, dostlarını alırsın
yanına. Çünkü yol yârsız olmaz. Yol çoğalmaz bölüşmedikçe. İçini
ısırır karıncalar, gözlerine çöker dehlizi.
İşte böyle bir gün düştüm yollara. Öylesi yoğun bir iş
günüydü ki aslında, otobüsün kalkacağı yere kendimi nasıl dertop
edip getirdiğimi bilmiyorum. Oldukça az bir zamanım kalmıştı
otobüsüme yetişmek için ve ben gördüğüm tabelâları bile
okuyamayacak denli kafası karışık bir hâldeydim. Neredeyse el
yordamıyla vardım Esentepe’ye. Oradan bindiğim otobüs, usul usul
yol almaya başlamışken hâlâ iş yerinden gelen telefonlar hükmünü
sürüyordu. Oysa yola çıkış anlarının lezzetini damağımda eze eze
köpürtmeyi ne çok severim.
Otobüs yolculuğumuz, frenleri tutmayan kalorifer yüzünden
pişerek geçti. Gece geç saatlere kadar sesi çıkmadığı halde açık
duran TRT 1 ayarlı televizyonun gözleri hedef almış fosforu
nedeniyle uykuya kaçmak da pek mümkün olamadı. Hiç kimsenin
seyretmediği televizyonu kapattırabilmek ise deveye hendek
atlattırmaktan zordu. Televizyon izleyen müşterilerin olasılık
düzeyindeki varlığı, seyretmek istemeyen reel müşterilerin
varlığını dövüyordu ve söylendiğine göre; televizyon gece 12 den
önce kapanamazdı. Bu durumda cadılığı ele alıp hakkını istemeye
kararlı bir müşteri tonunda konuşmaktan başka çare yoktu. Ben de
mecburen öyle yaptım. İşe yaradı.

Eskişehir’e gece vardığımız zaman, uyuyabilmeye de fırsat
verecek bir saatti. Böylesi tesadüflerin egemen olduğu bir
ülkede yaşıyor olmamıza rağmen kendimizce hayat önlemleri
almaktan da vazgeçmeyişimizin güzel sonucu, kendini gecenin ve
dolayısıyla uykunun koynuna bırakabileceğin bir saatte varmaktır
adı eski bile olsa yeni bir şehre. Üç genç kadın otobüs
firmasının servis aracından indiğimizde kokladım, ilk kez şehri.
Güven kokuyordu. Sokaklarda kimseler yoktu. Gündüz yolcuların
beklediği tramvay durağı, çoktan uykusuna dalmıştı. “Güven”
dedim sesli sesli. Çünkü kendisinin bende yarattığı ilk duyguyla
seslenerek “merhaba” demeliydim şehre.
Arkadaşımızın ailesinin evine vardığımızda hep usul bir
sessizliğin içinde yaşar gibi duran bir kadın karşıladı bizi.
Gülümseyerek karşıladı. Dingin karşıladı. Bu karşılayış ne kadar
da şehrin güven duygusuna uyuyor, karışıyordu. Hemen seriliveren
yataklarımız sıcacıktı. Çantadan pijamalar çıkarıldı. Hızla üste
geçirildi, o hızla da uykuya.
Çok fazla değil sadece iki günümüz vardı şehri keşfetmek
için. Güzel bir kahvaltı sofrasını takiben hemen düştük yollara.
Bulutsuzluk Özlemi’nin, “Güneş bize gülümsüyordu, içimi
ısıtıyordu .”dediği gibi bir şarkıda, soğukluğu ile ünlü bir
şehirde kabansız dolaşıyorduk. Ellerde fotoğraf makinesi, geçen
tramvayı bir önden, bir yandan, bir de giderken fotoğraflamanın
telâşına düştük. Sanki o tramvay, o anda dünyanın en önemli
konusuydu ve bir daha da sanki o yoldan geçmeyecekti. Tekrar
tekrar geçeceğini biliyorduk elbette, ama düşünüyorduk ki; biz
orada olmayacaktık. Oysa o iki gün içinde ne çok yan yana kaldık
o tramvayla, ne çok geçtik demiryollarının yanından, tren
raylarının üzerinden arabayla ya da yaya. Ama o anda ilkti.
Hani, yeni bir insanla tanışma zamanlarının özel bir tadı
vardır. Her huyu, her gülümseyişi, hatta her arıza çıkarışı bile
ilginizi çeker. Bilinmeyeni çözme isteği, onun çıkardığı olası
sorunları bile sevimli yapar gözünüzde. Aynı şey mekânlar için,
şehirler için, ülkeler için de geçerlidir. İşte şimdi biz de, o
ilk tanışma anlarının tadını çıkarıyor, karşımıza çıkan her
ilginç kareyi fotoğraflamaya çalışıyorduk.

Porsuk çayı kenarında buluşacaktık, arkadaşlarımızla.
Kardeşim üniversiteyi Kocaeli’nde okumuştu. Bu kızlar bir daha
hiç bırakmadılar birbirlerini farklı şehirlere de dağılsalar;
kimisi hâlâ bekârlığın sultanlığını sürerken, kimisi evlenip
çoluk çocuğa karışsa da. Ekibin tamamı olmasa da bir bölümü
Eskişehir’de bir araya geliyordu şimdi. Ben, kendi adıma bu
ekibe eklemlenmekten hep gizli bir mutluluk duymuşumdur. Yaşımız
ilerlese de genç kızlık hâllerinin sürmesi gibi bir şeydir benim
için. Kadın kadına verilen pijâma partileri, buluşup bir
etkinliğe gitmek, bir doğum gününde karşılaşmak, hepsi de çok
hoş gelir bana. Hani Nil Karaibrahimgil’in bir şarkısı vardır;
“Bütün kızlar toplandık, toplandık” der ya nakaratında. Belki de
bu nakaratı en çok yine kızların anlayacağı gibi; öylesi özel
bir tadı simgeler benim için bu grup. Kadın arkadaşlarımla
görüşmelerim doğalda en fazla ikili-üçlü durum oluşturduğu için
sanırım; burada oluşan şey, eksik kalan önemli bir lezzeti
tamamlamak gibi bir duygu belki de.

Porsuk çayı, üzerine yer yer yapılan köprüleri, yan
tarafındaki şık kafeleri ile çok yaşanılası bir yer haline
gelmişti. Eski hâlini hiç görmemiştim ama bu hâli çok
cezbediciydi. Belli ki ilerde çiçeklendirilmeye uygun saksıları,
birkaç hafta sonra içinden çiçek fışkırtacaktı. Heykeller,
görkem vermişti çaya. Aslan heykelleri yüzünden mi bilmiyorum bu
duygu ama Anadolu Üniversitesi bahçesinde gördüğüm heykeller
gibi özünde bir düşüncesi dolayısıyla, bir tema’sı olan
heykelleri şehirde de görmeyi gözlerim aradı.
Bu kadar genç kadın bir araya gelince ilk olarak nerede
bulurlar kendilerini? Giysi satan bir mağazada elbette. Havanın
sıcaklığı nedeniyle kazağı kalın gelen bir arkadaşa tişört
bakmak için girilen mağazada bir anda her birimiz, kendimizi
birer kabinde üstümüze bir şey denerken bulduk. Fakat ondan
sonra durumun farkında olarak girdiğimiz her mağazada düşüncem
katmerleniyordu. Eskişehir’de çok şık kıyafetler vardı.
İstanbul’da dolaşa dolaşa, araya araya zor bulabileceğimiz
modeller, burada doğal olarak yan yanaydı. Tamam… sadece iki
günümüz vardı, mağazalarda mı harcayacaktık günü. Evet, belli
ki; hiç değilse birazını harcayacaktık. Harcadık da. Ama
abartmanın da gereği yok diyerek, derhal toparlanıp nereye
gidebileceğimizi düşünmeye başladık. Eskişehir’e gelince Odun
Pazarı Evleri, mutlaka görülmeliydi. Bir arkadaşımızın arabası
vardı ve onun içine bütün kızlar doluştuk, doluştuk şekline
getirip şarkıyı; doğru, Odun Pazarı Evleri’ne.

Oldukça geniş bir alana yayılmış, oldukça çok sayıda evi
restore etmişler. Belli ki bu bölge, ileriki tarihlerde çeşitli
şekillerde ticarete atılacak. Şimdiki hâlleri ise eski
olmalarına rağmen yepyeni ve boş. Şık bir burukluk duygusu. O
evlerin öznesi olduğu fotoğraflar çektik bolca. İnceledik.
Yürüdük. Kenarda oturan yaşlı bir teyze, “Sizler öğrenci misiniz
?” diye sorunca iyice havaya girdik. Kesin çok genç bir enerji
yayılıyordu ki üzerimizden, kırklı yaşlarda olmamıza rağmen
öğrenci sanılabiliyorduk hâlâ. Bu hoşnutluk veren durum
sağlaması bilgisi eşliğinde giderken, birden Osmanlı Evi çıktı
karşımıza. İçi çok güzel düzenlenmişti. Evin ortasında bir avlu
ve mis gibi yemek kokuları. Avlu içinde olma duygusu, bana hep
hoş gelmiştir. Evlerin oturaklı koruyuculuğu içine ilişivermiş
bir gizil açıklık duygusu olarak tanımlayabilirim bu duygumu.
İki yüz yıllık bu evde renkli püsküllerle süslenmiş kapıdan
çıkarak güneşe kavuşuvermek, oldukça iyi geldi hepimize. Avluya
konmuş masaların renkli örtüsü ve üzerindeki lâleler gözümüze
çok şık göründü. İstanbul’da gözümüze gözümüze sokulduğu için
kendisini sevme duygumuzun bile iç mahkememizde suçlu bulunduğu
çiçek; lâle, Eskişehir’de bir masanın üstünde, bir vazonun
içinde karşımıza çıkıverince belki de doya doya seyredebilme
duygumu tatmin edebilmek için direkt kendisine bakmasam da
gözümün bir ucu hep ondaydı. Bu kadar çağrı uyaranının
bileşkesine daha fazla karşı konulamazdı. O an keşif
psikolojisinde olduğumuz için yemek yiyelim demek, sanki ritüeli
bozacak gibiydi, ama aramızda konuşmaya bile gerek olmadan
avludaki çeşmenin yanındaki masaya yerleştik bile. Her ne kadar
gözlerim kendisinde takılı kalmış olsa da, her an yemek yeme
pozisyonum gereği masada çokça gezecek olan sakar kollarımın
hareket alanına girmiş olan lâle vazosunu, devrilme riskinden
kurtarmalıydım. Zihnim böyle yakalamakla bozmak arasındaki
matematiksel dengelerle meşgulken yemeklerimizi sipariş ettik
bile o arada. Çok lezzetliydi. Doğrusu, o gün orada o masada
kızlarla birlikte hayattan yakaladığımız tatlı bir kaçamağı
tutar gibi yediğimiz yemekler de, sohbetler de çok lezzetliydi.
Osmanlı Evi’ni işleten yapı, belediye olunca ödemenin oldukça
makul gelmesi de sürpriz bir lezzetti. Karnımız tok, sırtımız
pek olunca elimizde fotoğraf makineleriyle daha bir keyifli
gezmeye devam ettik evi. İşleme içindeki tavanları, kapıları,
şark odasını, minderleri inceleye inceleye; orada olmanın tadına
vara vara pozlar verdik kameraya.
Daha sonra Çağdaş Cam Sanatları Müzesi’ne gitmekten söz etti
kızlar. Zamanın sınırlı olduğu tanışma zamanlarında oraları iyi
bilen arkadaşlarımızın yanımızda olması ne kadar önemli oluyor.
Cam Sanatları Müzesi’nde oldukça çok ziyaretçi vardı. Ülkenin
farklı yerlerinden ilginç örneklerle katılmıştı sanatçılar.
Camın kıvrımlı renkli şeffaf soğuk ama cezbedici dokusu, camın
düşündüğüm ve şimdiye dek karşılaştığım örneklerinin dışında
yeni bir yüzüyle tanıştırıyordu beni.
Oradan çıkışta El Sanatları Çarşısı’na geçtik. Eskişehir’in
ismiyle özdeşleşmiş bir taşıdır lületaşı. Yerin yüz metre
altından çıkan ve şimdi yeryüzünde minik bir kesici alet
yardımıyla hareket eden usta parmaklara kendini teslim eden taş,
ya bir kolye ucu oluyor, ya pipo ağızlığı, ya da bir biblo o
ellerde. Bir şehirden sembol olarak aldığımız küçük eşyalar,
mekân-eşya-bellek bağlantısını tekrar tekrar içimizde kurarak
yaşanılan anların altına imza atar adeta. Kardeşimle ben, birer
kolye beğeniyoruz kendimize.

Odun Pazarı Evleri’nin henüz restore edilmemiş olanlarına
doğru yürüyoruz. İçinde insanların yaşadığı bu evlerin birisinin
penceresi dikkatimizi çekiyor. Boydan boya eğri bir çizgi
halinde kırılmış pencere camının üzerinde onlarca yara bandı
var. Biraz önce başka bir biçimdeyken kendimizden geçerek
seyrettiğimiz malzeme, şimdi başka bir çehrede. Cam’ın ironik
çehresi… Aslında camın değil, insanın ironik çehresi demeli
belki de. Yaralı bir bedenin koşmaya devam etmek zorunda oluşu
gibi, bu cam da yara bantlarıyla ayakta kalıp o eve soğuğun
girmesine siper olmak zorunda. Biraz önce müzede olduğu gibi
değil, garip bir burukluk, bu ani tanıklığın getirdiği
incinmişlikle basıyorum deklanşöre bu kez. Yara bantlı bir
camın, sanat değil, “hayat” fotoğrafını çekiyorum.
Gezimiz devam ediyor. Kütahya yolu üzerinde yeni açılan bir
parktan söz edip duruyor bizim kızlar. Oraya vardığımızda parkın
geniş kapısının hemen yanında duran tekerlekli sandalyeler
ilgimi çekiyor. Parkın yürüme engelliler de düşünülecek şekilde
düzenlediğini öğreniyorum. Bu ince düşünce, insana kendisini iyi
hissettiriyor. Parka girer girmez az ötede minik bir göl gibi
tasarlanmış bir yapıyla karşılaşıyoruz. Ama ondan önce çarmıha
gerilmiş gibi duran taze ağaçları görmemek mümkün değil. Belli
bir formatta büyümesi için tahtalarla sıkıştırılmış dalları,
ileride görselliği yüksek bir manzara oluşturacak olsa da, acı
çekiyor gibi görünüyor gözümüze. İnsan doğayla kurduğu
ilişkilerde sadece ondan yararlanırken değil, -yine kendisi
için- onu güzelleştirirken bile müdahale ediyor aslında ona.
Park, gerçekten güzel düşünülmüş. İçinde tekne olmadan su kayağı
yapılabilmesine uygun mekanizmalar kurulmuş. Suyun kenarına
oturup ördekleri seyrediyoruz. Hava, inanılmaz güzel. Hırkalar
bile fazla geliyor.

Akşam oldu. Artık eve gitme zamanı. Arkadaşımızın annesi
güzel güzel yemekler yapmış bile; bizi bekliyor. Bu arada geçen
sohbetlerde şehrin üç tiyatrosu olduğunu, biletlerinse hemen
tükendiğini öğreniyorum ve de cuma cumartesi akşamları devlet
senfoni orkestrasının konserlerinde de aynı şeyin olduğunu.
İşte bu bilgi, beni neredeyse tiyatrolara sevindiğimden daha
fazla mutlu ediyor. Düşünsenize; havasına klâsik müzik karışan
bir kent. Bunu düşünmek bile çok güzel geliyor insana.
Akşam yemeğimizi bitirince şehrin gece hâliyle tanışmak için
yine hevesli hevesli düşüyoruz yollara. Porsuk Çayı’nı merak
ediyoruz en çok; gece nasıl görünüyor acaba? Porsuk’un yanında
yine tatlı bir mağaza buluyoruz hemen. El yapımı giyecekler
satılıyor burada. Her bir üründen bir tane var. Seversen ve de
bedenine uyarsa alırsın kabilinden. Dolayısıyla beğendiklerim de
bedenime uymuyor. Ama buradan eli boş çıkmak olmaz derken
tezgâhtaki sepetin içindeki eşarplar dikkatimi çekiyor. İki tane
kırmızılı olan var. Yine ikisi de ayrı tonda, ayrı desende. Bu
eşarbın dokusu, insanda yarattığı duygu ilk hamlede “Çingeneler”
oluyor. Tony Gatlif‘in çingene kültürü üzerine olan filmi; Gadjo
Dilo’dan, Nora Luca çalınmaya başlıyor bile beynimde. O filmdeki
güzel kız Sabina’nın başına bağladığı gibi bağladığımı
düşünüyorum bu eşarbı. Sanki o eşarbı alır ve onun gibi
bağlarsam onun gibi güzel, onun gibi alımlı olurum gibi
hissediyorum. Onun gibi aykırı. O eşarbı alırsam Çingene olurum
gibi hissediyorum. İçim kıpırdıyor. Sezai Sarıoğlu’nun “Çingene
Hevesi” şiirinden dizeler geçiyor eşarbı tutan ellerimden.
“hiçbir
yerden gelip hiçbir yere giderler
hiçbir yerde otururlar hiç kimsenin akrabasıdırlar
hiç kimse nam-ı diğer başıbozukların, aykırıların
aşklardan, şarkılardan, şiirlerden ve düşlerden
emekli olduklarına şahit olmamıştır”
O anda diğer kırmızı eşarbı elinde tutarak almaya niyetlenen
arkadaşımın aklından, gönlünden neler geçiyor bilmiyorum ama
onun o bereket anası gibi fışkıran kıvırcık saçlarının bu
eşarbın altından nasıl coşkuyla gülümseyeceğini düşününce ben de
gülümsüyorum. İkimiz de elimizde tutuğumuz kırmızı eşarbı
alıyoruz. O üstüne üstlük bir de çıtı pıtı bir etek buluyor
kendi bedenine göre. İyi ki buluyor da, naylon poşetler yerine
gazete kâğıdından elde yapılmış ve rafyadan sap takılmış bir
çanta içinde verildiğinden haberdar oluyoruz böylece burada
satın alınan giysilerin. Bu bile nasıl önemli bir ayrıntıymış
birbirinin aynısı objelerin içinde birbirinin aynısı insanlara
dönüşürken- dönüştürülürken biz.

Bu kadar gezmek yeter, biraz da mekânlarla yakınlaşalım
derken o saatte türkü bar gibi seçenekler çok yorucu geldiği
için çok daha rahatlatıcı bir mekân seçmek istiyoruz. Haller
Kültür Merkezi, eski hâl binasıymış. Şimdiyse restore edilerek
yan yana dükkânların olduğu tepesinde koca bir avize, ortada
serbest oturma birimleri ile iki kapılı kocaman bir avlu gibi
görünüyor. Gece, kültür merkezinin ortasında bir yerde oturan
bir delikanlı var. Elinde gitarı peş peşe şarkılar söylüyor.
Hafta sonları canlı müzik yapıyormuş. Bize göre oldukça hoş bir
hava yaratan müzikle işin gerçeği o anda bizden başka da pek
ilgilenen yokmuş gibi görünüyor. Kendimize birer sandalye çekip
bir tatlıcıya oturuyoruz. Mazlumlar Tatlıcısı, 1927 den bu yana
Eskişehir’de insanları tatlı yedirip tatlı söyleten bir yermiş.
Gerçekten de tatlıları nefis. Orada oturup müzik dinlerken şarkı
sonlarında alkışlayarak hem delikanlının, hem de oradakilerin
ezberini bozuyoruz. Nasıl güzel bakıyor. Her birimiz yaptığımız
güzelliklerin insanlara değmiş hâlini görmeyi umuyoruz aslında,
diye düşünüyorum. Düşüncelerimi perçinlemek ister gibi mekânın
sahibi Ferit Bey, çektiği fotoğrafları göstermek için yanımıza
geliyor. Hafta sonları gidilen bir fotoğraf atölyesinden söz
edip, bizim kızları kursa katılmaya davet ediyor. Ücreti oldukça
uygun. Fotoğraf ekipleri oluşturulup çekime gidildiğinden söz
edince doğrusu canım çekiyor bu şehirde yaşamayı. Küçük bir alan
içinde onların yaşamlarına sığdırdığı kültürel etkinlikleri
görünce gıpta etmemek mümkün değil. Arkadaşım haftada iki gün
tenis oynuyor. Hafta sonları bir tura katılıp dalmaya
gittiklerini söylüyorlar. Diğeri keman dersi alıyor. İşlerimizle
yollar arasında sıkışmış hayatımı anlamlandırmak için bütün
bunları yazmaktan başka çare yok diye düşünüyorum. Bir vapurda
omuz omuza giderken bulduğum boşluklara harfler döşeyeceğim ve
yazacağım işlerin içinde topak bir kaosa karışırken batıp gitmiş
bizleri. Etrafıma bakınca gördüğüm bastonuna dayanmış yürüyen
amcayı, gözlüğünü düzelte düzelte telefonda konuşan genç kızı,
kulağındaki aypoddan müzikler sızdıran çocuğu, kaçamak uykusunda
zamanı sayan adamı, gazetesinin içine düşen sakallı amcayı da
yazmalı diyorum İstanbul’dan. Hani Eskişehir’i yazıyordum.
İstanbul öyle büyük bir karmaşa çekimi ki, rüzgârına yakalanıyor
insan. Belki de orada en güzel olan şey, Eskişehir’deyken
İstanbul’u unutmaktı. Mini minnacık ebruli bir kadın seven Nazım
gibi, sevivermekti kenti bana sıcacık gelen duygu. Peki, ne
diyorduk Eskişehir’in karasularında yüzerken, en son ne
anlatıyordum diye hafızamı yoklayınca anımsıyorum kaldığım yeri.
İki arkadaşımız Eskişehir Şeker fabrikalarında çalıştığı ve
dolayısıyla onun lojmanlarında oturduğu için koca bir orman gibi
oluşturulmuş alanın içindeki evine gidiyoruz bu gece kalmak
için. Bereket saçlı güzel arkadaşım, hazırladığı özel
kahvaltılarla dillere destandır. Doğrusu çok heyecanlı ve
hevesliyim bu kahvaltılardan birisi ile tanışacağım için. Özel
olarak oluşturulmuş kahvaltı sofrasında dinginliğiyle usul usul
gülümseyen anneyi unutmak mümkün mü? Gidip onu da alarak, hep
birlikte bir sofra başında buluştuk yine; kızlar sofrası. Bu
tadı da sanırım yine en çok kızlar bilir. Kendinden cıvıldayan
bir neşe halidir bu. İşte bu hâli ben çok seviyorum. Biberdeki
maydanozdan, börekteki haşhaştan mânâlar çıkartan, sevinçli
çözümler üreten cıvıltıyı. Eskişehir’de haşhaşlı çörek çok
meşhur. Aslında bizim köyde de meşhurdur, diye bir cümle sarf
edince kardeşim, aslında nerenin simgesidir tartışması tatlı
tatlı sürüyor yemekler tüketilirken.
Bugün, elde kalan tek gün. İyi plânlanmalı. Eve yakın oluşu
sebebiyle yeni açılan parklardan diğerine gidelim diyoruz. Parka
girer girmez kardeşim başlıyor hayıflanmaya, cendereye sokulmuş
taze ağaçları burada da görünce. Bu gece gizlice gelip bu
ağaçların kelepçelerini söküp serbest bırakacağım hepsini,
diyor. Sanki gerçekten kalkıp gelecekmiş gibi gece olduğunda
trenden bile inmiş, çoktan İstanbul’a varmış oluruz, nasıl
gelecek diye zaman sağlaması yapıyorum içimden. Belki de ona suç
ortaklığı yapabilme imkânlarımı zorluyorumdur, kim bilir.
Zapturapt altına alınmış tüyü bitmedik ağaçların dışında bu
park, öncekinden de güzel geliyor bize. Denizi olmayan bir şehre
üç yüz metre sahil yapma fikri bile düşünsenize; ne kadar
şiirsel. Şimdiden sahile yerleştirilmiş şezlong ve soyunma
kabinleri belki denizin yarattığı coşkuyu getiremez bir şehre
ama yobazlıklarımızdan pekâlâ soyunabiliriz o kabinlerde diye
düşünüp seviniyorum. Düşünmeyi öğrenmek, bilgiyi öğrenmekten
daha değerli.

Haydi Anadolu Üniversitesi’ni gezelim diyoruz ağız birliği
etmişçesine. “Bir şehre bir film gelir Akdeniz olur / Gülümse “
demiş Kemâl Burkay. Belki de şehre gelen üniversitedir, buradaki
ışığın sebebi. Arabayla hızlı bir tur atıp kampüsün içinde
olabildiğince seri bir fikir sahibi olmaya çalışırken zamanla
yarışıyor olduğumuzu biliyoruz, kısa süre sonra kalkacak trenin
varlığından dolayı. Kampüsün içinde olan hastane, aslında olması
gereken güzelliklere şaşırma kültürümüzün ezberini bozmuyor.
Kampüste bir heykel dikkatimizi çekiyor. Etekleri uçuşan bir
kadın heykeli. Kafası yok. Başının yerinde kapısı açık bir kafes
var. Kafesten dışarı çıkmış ama henüz uçmamış kuşun kadının
omzunda olduğunu görünce gel de Can Yücel’in muhabbetsiz kalmış
muhabbet kuşu şiirini anımsama. O şiirde kafesin kapısı açıldığı
halde uçmayan kuşun öyküsü anlatılır. Kuş hâlinin uçmak olduğunu
unutmuş bir kuşun öyküsü üzerinden hayattaki kapılar, eşikler,
engeller ve insanın bunlar karşısındaki hali sorgulanır aslında.
Eğitim tam da bunun için olmalı. Kafesteki kuşlarımızı
özgürleştirmeyi teşvik eden mekânlar olmalı buralar. Hayattan ne
alıp ne vereceğimizin niteliğini yükselten bir giriş kapısı
gibi. Şehirdeki iki yeni park da bu düşüncemi pekiştirdi. Arkası
açık olmasına rağmen sembolik olarak hazırlanmış iki kocaman
kapı. O kapıların yanından da dolanmak mümkün, içindeki oyuktan
da. Önemli olan ötesi olduğunu ve o ötenin belirlenmiş o
sınırdan sonra olduğunu simgeledi benim gözümde.
Yavaş yavaş dönme vakti geliyor. Bir yere gidiş kadar oradan
ayrılış sahneleri de bana sinematografik gelir. Ve algılamaya
çalışırım en ince ayrıntısına kadar. Ama tren, perondan
ayrılırken günlerin koşturmasının getirdiği uyku da öyle tatlı
bir yerden geliyor ki, kendisine nasıl teslim olduğumu
anlayamıyorum bile.
Aynur Uluç'a teşekkürlerimizle
Denizce

26.03.2010
|
|