|

Osmanlı İmparatorluğu'nu
oluşturan etnik topluluklar, ortak bir değer yaratarak
harmanlaşmışlardır. Dolayısıyla yemek alışkanlıklarındaki ortak
anlayış ancak nüanslarla birbirinden ayrılır.
Bu topraklarda yaşayan
bütün etnik topluluklar, aralarındaki dini, sosyal ve kültürel
farklılıklara rağmen yemeklerini neredeyse aynı tariflerle
pişirirler. Ancak dinsel ve sosyal geleneklerden kaynaklanan
birkaç yemek çeşidi, etnik toplulukların mutfak kültüründe
farklılık yaratır. Özellikle son zamanlarda basılmış yemek
kitaplarında bu durumu daha açık olarak görmek mümkün.
Bereketin Kalbi Anadolu
Takuhi Tovmasyan,
“Sofranız Şen Olsun” adlı yemek kitabında, çocukluk yıllarından
itibaren gözlemlediği Ermeni aile sofralarındaki kültürü ve
yemek alışkanlıklarını roman tadında yazmış. Kitaptaki
yemeklerin birçoğunun, Türk yemekleriyle aynı ismi taşıdığı göze
çarpar. Aynı durumu Sula Bozis'in hazırladığı “İstanbullu ve
Kapodokyalı Rumların Yemek Kültürü” kitabında da görüyoruz.
İstisnai olarak İspanya'dan 500 yıl önce Osmanlı
İmparatorluğu'na gelen Sefaradların (İspanyol Yahudi
toplulukları) yemek alışkanlıkları, bu topraklar için farklı bir
yemek kültürü olarak hayatımıza girmiştir. Etnik toplulukların
İstanbul'daki yemek kültürü ile Anadolu'daki yemek kültürleri
ise kendi içinde önemli farklılıklar sunar. Bu durumu daha iyi
anlamak için bu toprakların derin tarihini incelemek gerekir.

Balkanlar, Akdeniz çanağı,
Asya ve Ortadoğu bölgeleri dünyanın bereket üçgenini
oluşturuyor. Bu bereket üçgeninin kalbi ise Batılılar tarafından
“Küçük Asya” olarak adlandırılan Anadolu topraklarıdır. Henüz
bilinçlenmeye başlayan uzun uygarlık yürüyüşündeki insanlık,
zamanla bereketli toprakların aslında dünyanın gıda ambarı
olduğunu keşfetti. Tarih, yalnızca bu nedenden ötürü en acımasız
savaşlara sahne oldu. Anadolu'daki yaşam kültürlerinin derinliği
veya zenginliği büyük ölçüde coğrafi ortamının yaratmış olduğu
çekiciliğinden kaynaklanmıştır.
Din ve Beslenme Alışkanlıkları
Turizm ve Kültür
Bakanlığı'nca basımı ve dağıtımı yapılan “Türk Mutfağı” adlı
yemek kitabında, Stefonos Yerasimos'un eşi Marianna Yerasimos,
Osmanlı döneminde “Rum cemaâti mutfakları” makalesinde,
kilisenin belirlemiş olduğu oruç günlerinin 180 gün olduğunu ve
bu dönemde dini bütün Rumların yılın neredeyse yarısını gıdadan
arınmış katı perhizle beslenerek geçirmek zorunda olduklarını
anlatıyor. Bu perhiz dolayısıyla, deniz kenarında yaşayan Rumlar
için kansız deniz mahsulleri önemli bir besin kaynağı
oluştururken, kırsalda yaşayanlar sebze, meyve ve bakliyatları
temel gıda olarak kullanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nu
oluşturan insan toplulukları, ortak bir değer yaratarak
harmanlaşmışlardır. Dolayısıyla yemek alışkanlıklarındaki ortak
anlayış ancak nüanslarla birbirinden ayrılır.
Kültürler Arası Aktarım
Ülkemizde etnik
toplulukların yeme alışkanlıklarındaki en önemli farklılıklar,
dini kurallar tarafından belirlenen beslenme usullerinden
kaynaklanır. Öte yandan İstanbul'da her dinden ve etnik
topluluktan oluşan toplum, asırlar boyu sürecek yaşam kültürünü
beraber oluşturmuş; bu süreçte en önemli yeri de zeytinyağlı
yemekler almıştır. Zira günümüzde halâ zeytinyağlı yemek kültürü
Anadolu'dan daha ziyade İstanbul'da yerleşmiştir. Anadolu'dan
gelen Müslümanlar, dinen yasak olmamasına rağmen deniz
mahsullerini sofralarından uzak tuttular. Fakat Balkanlar'dan
gelen Müslümanlar deniz mahsulü tüketirlerdi.

Osmanlı dönemi
İstanbul'unda Balkanlar'dan gelen etnik toplulukların özellikle
süt ve hamur işlerinde önemli katkıları bulunuyor. Terbiyeli
yemek kültürü, Rumeli mutfağından İstanbul mutfağına aktarılan
bir pişirme yöntemidir. Sayısız örneklemeler yapmak mümkündür.
Fakat İstanbul'da yaşayan etnik topluluklar ile Anadolu'da
yaşayanların mutfak kültürleri arasındaki farklar oldukça
derindir. Mutfakların karakterini önce coğrafyadaki doğa
şartları belirler. Bugüne kadar böyleydi; bundan sonraki
asırlarda da doğa şartlarının gelişen bölgesel mutfaklara
mutlaka birçok etkisi olacaktır. Önemli olan bu noktaya kadar
gelinen sürecin geleceğe doğru aktarılmasıdır.

Özellikle bazı yemek
tariflerinin uygulanmasında yardımcı olan sevgili Diana Yumul ve
Alis Berberoğlu'na teşekkür ederim.
Tarifler
Fırında
hindi
Malzemesi:
2 kg'lık hindi
200 gr dana eti kıyması
100 gr sosis içi
100 gr jambon kıyması
100 gr rendelenmiş parmesan
2 yumurta
500 gr kızarmış kestane (fakat kuzu kestanesi)
25 tane yeşil zeytin (çekirdeksiz)
Hazırlanışı:
Bütün bu malzemeleri 15
dakika boyunca 50 gr tereyağında kızartın. Hindiyi doldurduktan
ve yağladıktan sonra orta ateşte 2 saat fırında pişirin.
İçindeki dolmayı servis ederken dilimlenmiş hindinin yanına
düzgün olarak koyun. Garnitürü ise fırında patatestir.
Kaynak: Sn. Anita
Marinoviç
Levanten Katolik Mutfağından

Igado
kon vinagre (Sirke soslu ciğer) - Yahudi Mutfağı
Malzemesi:
1 kg kuşbaşı ciğer
Sosu için:
2 su bardağı su
1/2 su bardağı sirke
2 adet büyük domates rendesi veya domates püresi
1 çay kaşığı tuz
2 çorba kaşığı şeker
3 çorba kaşığı un
1 çay bardağı Sıvıyağ
Hazırlanışı:
Ciğerleri Arnavut ciğeri
gibi kuşbaşı kesin ve az yağda sote edin. Tavadan alarak
tencereye yerleştirin.
Sosun hazırlanışı:
Su, sirke, rende veya püre
domates, tuz ve şekeri karıştırın. Unu bu karışıma ilave edip
iyice eritin. Karışımı ciğerlerin üzerine dökün. Hafif ateşte
yavaşça karıştırarak koyulaştırın.
Not: Bu işlem, yemek
yemeden hemen önce yapılmalıdır..
Kaynak: İzmir Sefarad
Mutfağı
Musevi
usulü haşlama
Malzemesi:
10 adet yumurta
1 yemek kaşığı tuz
1 su bardağı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı kırmızı toz biber
1 adet limon suyu
3 adet soğan kabuğu
1 yemek kaşığı çekilmiş kahve
Yeteri kadar su
Hazırlanışı:
Tencereye soğan kabukları
yerleştirilir, üzerine yumurtalar dizilir.
Tekrar soğan kabukları
yumurtaların üzerine örtülür. Tuz ve kahve serpilerek üzerini
geçecek şekilde su koyulur. Yaklaşık
3 - 4 saat kısık ateşte
pişirilir. Yumurtaların dış beyaz kabukları kahverengileşince,
içi değişik bir tat kazanır. Yumurtalar kabuklarından soyulur.
İnce ince daire şeklinde kesilir, tabağa dizilir. Üzerine
zeytinyağı ve limon suyu gezdirilir.
Kaynak: Gökçen Adar
Topik
- Ermeni Mutfağı
Malzemesi:
1 orta boy kuru soğan
(ince piyaz kesilmiş)
1 çay bardağı dolmalık fıstık
1 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı şeker
1 su bardağı su
1 çay bardağı kuş üzümü
1 çay kaşığı karabiber
1 çay kaşığı tarçın
2 çay kaşığı yenibahar
250 gr tahin (bir çay bardağını ayırın)
1 su bardağı nohut (ıslatılmış ve kabuğu alınmış)
3 orta boy haşlanmış patates (püre halinde)
1 çay kaşığı pul biber
Hazırlanışı:
Soğanı ince piyaz olarak
doğrayın. Bir tencereye, tuz, şeker, dolmalık fıstık ve 1 su
bardağı su koyarak ağzı kapalı olarak pişirin. Piştikten sonra
içine karabiber, tarçın, yenibahar ve tahin ilave ederek iyice
karıştırın
ve soğumaya bırakın. Diğer
taraftan akşamdan ıslatılmış pişirilmiş ve kabukları alınmış
nohutları iyice ezin. Haşlanmış patateslerin püresini nohut
ezmesiyle karıştırın. Tuzunu ayarlayın. Ayırmış olduğumuz bir
çay bardağı tahini de içine katarak iyice karıştırın. Hazırlamış
olduğunuz nohutlu patates püresini bir tabağa yayarak üzerine
haşladığınız soğanlı karışımı yerleştirerek servis edin.
Bu usul, Alis
Berberoğlu'nun önerdiği yöntemdir. Fakat arzu edilirse tülbent
içine koyularak top şeklinde bohçalar halinde topik yapılabilir.

Kaynakça:
SkyLife - Ocak 2009
Vedat Başaran ve
Önder Durmaz'a teşekkürlerimizle
Denizce

22.05.2009
|