|
“Hayatın Tek Amacı Deneyimlemek ve Keyif Almaktır”
Tanrı evren’i yarattıktan sonra, son derece mutlu bir şekilde
yaratımını seyrediyordu. Sonsuz bir boşluk, uçsuz bucaksız bir
Evren. İstediği zaman istediği yerde olabilir, istediği gibi
Evren’i küçültüp büyütebilirdi. Zaman denilen kavramı da henüz
yaratmamış olduğu için, sonsuzdan gelip sonsuza gidiyordu.
Derken bir gün, bunun ne kadar sıkıcı olduğunu fark etti ve
biraz daha “değişik şartlar” yaratmak istedi. Kendi
gücünü, yaratıcı gücünü tekrar tekrar fark edebilmesi, bu oyunu
daha keyifli bir hale getirecekti.
Bugün Tanrı, var olmanın, yaşamanın, zaman ve mekan gibi
engellerle birlikte yoğrulmanın ne demek olduğunu bizim
sayemizde deneyimliyor. Biz ağlarken ağlamayı, gülerken gülmeyi,
nefret ederken nefret etmeyi, uyurken uyumayı, birlikte
deneyimliyor.
Kafanızda şöyle bir soru canlandıysa hiç şaşırmam: “Ne yani o
zaman tek yapmamız gereken ot gibi yaşamak mı? Sırf Tanrı
bunları deneyimleyecek diye...” en azından, ben bunu ilk
duyduğumda bu soruyu sormuştum.
Öncelikle şunu anlamanız lazım: Ot gibi yaşamak diye bir şey
yoktur. Yaşadığınız her an bir şeyi deneyimlemektesiniz. Ve her
gün, OT GİBİ aynı şeyleri yapsanız bile, hepsi yeni bir
deneyimdir.
Altı milyarın üzerinde insanın, Evrenle, EŞİT şekilde iletişim
kurmasının nasıl mümkün olabileceğini şöyle bir hayal etmeye
çalışın. Yani,
“siz Tanrı olsanız nasıl bir sistem geliştirirdiniz?”
Ben size, Tanrı’nın bizi yaratırken bulduğu çözümü aktarmak
istiyorum:
ENERJİ...
Evet. Evren ile aramızdaki konuşma dilinin adı enerji. Evren
bizim kelimelerimizi duymaz, yazdıklarımızı okumaz,
düşüncelerimizi yorumlamaz. İstese yapamaz mı? Yapar, koskoca
evren bu... elbette yapar... ancak, size bu enerji denen meret
aracılığı ile nasıl iletişim kurduğumuzu anlatmadan önce kısaca
eğer konuştuklarımız, düşündüklerimiz, yazdıklarımız
aracılığıyla evrenle iletişim kurabilseydik ne olurdu onu
göstereyim.
Yaşadığımız her an, sokakta, evde, arabada, iş yerinde; yürüyen,
konuşan sohbet eden, çalışan, ENERJİ YAYAN vericiler olduğumuzu
düşünün. Yaydığınız enerji, gün içinde tamamen sabit kalabilir,
değişebilir, yüksek (Pozitif) ya da alçak (Negatif)
frekanslardan yayın yapabilir. Bu enerjinin nasıl bir frekanstan
yayın yaptığına karar veren, tamamen sizsiniz. Dış etkenler
sizin yaptığınız yayının frekansını değiştirebilirmiş gibi
görünse bile, aslında “yayının frekansını” değiştiren sizsiniz.
EVRENDE hiçbir şey,
SİZİN FREKANSINIZI DEĞİŞTİRME GÜCÜNE SAHİP DEĞİLDİR-SİZDEN BAŞKA
HİÇBİR ŞEY.
Birkaç örnekle açıklamak gerekirse: Elinizde tuttuğunuz kitap,
enerjinin kitap halini almış şekli. Cep telefonunuz, enerjinin
cep telefonu halini almış şekli. İçtiğiniz su, enerjinin su
halini almış şekli. Evinizdeki kedi, enerjinin kedi halini almış
şekli.
Evrendeki Her Şey Enerjiden Meydana Gelmiştir.
Yayın yaptığınız frekansa UYGUN frekanslarda yayın yapan her
insanı, her olayı, her ortamı kendinize bir mıknatıs gibi
çekiyorsunuz.
Hani bazen, etrafınızdaki bazı insanlar için, “Başının
üzerinde kara bulutlar dolaşıyor,” dersiniz ya, işte onlar
sürekli düşük frekanstan (Negatif) yayın yapıyorlar ve
yaptıkları yayına uygun seyirci kitlesini, olayları, anında
çekiyorlar.
Şu ana kadar birçoğunuzun duyduğunu tahmin ettiğim
ÇEKİM YASASI,
işte bundan ibaret. Yani ortalıkta dolaşan bir sürü mıknatıs,
kendi manyetik alanına uygun her türlü metali, vakumlar gibi
çekiyor.
Şöyle bir toparlayalım:
- Her şey enerjiden ibarettir. Buna siz de dahilsiniz.
- Evren, sadece enerjinizi okur.
- Yaydığınız enerjiye uygun kişileri, olayları, para durumunu,
sevgiliyi, kısacası etrafınızdaki her şeyi kendinize çekersiniz.
İlk olarak, enerjinizi nasıl
okuyabileceğinizden bahsedeceğim. Çünkü Evren, sizin enerjinize
uygun her şeyi size sağlıyor, hem de hiç yanılmadan. Sizse,
enerjinizin tam olarak farkında olmadığınız için, evreni
suçlayıp duruyorsunuz.
Atalarımız, “Para parayı
çeker” demişler. Bunu söylerken de bilinçli ya da bilinçsiz
ÇEKİM YASASI’nın ta kendisinden bahsetmişler. Para parayı çeker
demek; “Parası olan yatırım yapar böylece daha zengin olur”
demek KESİNLİKLE DEĞİLDİR. Bu yorum, sadece fakir olanların
züğürt tesellisidir.
Yaşadığınız, iyi ya da kötü
bütün olayların tek sorumlusu SİZSİNİZ...
Eğer hayatınızın herhangi bir
döneminde şu cümlelerden bazılarını ya da benzerlerini
kullandıysanız, siz de o zamanki “ben” gibi, tam olarak hangi
frekanstan yayın yaptığınızı anlayamıyorsunuz demektir.
- O kadar denedim, olmadı.
- Falanca ağzını açmasaydı
bunların hiçbiri olmazdı.
- Ona o kadar da güvenmiştim.
- Bende şans olsa.
- Gökten para yağsa, benim
kafama yine de taş düşer.
Aslında, TAM OLARAK NE
İSTEDİYSENİZ, onu elde ettiniz. Hem de her seferinde. Çünkü
ÇEKİM YASASI, hiç yanılmadan, herkes için eşit bir şekilde
işler.
Evrene Rüşvet Veremezsiniz.
Evren sizin için çalışıyor.
Rüşvet vermenize gerek yok. Sadece isteyin, o yerine
getirecektir, ama isterken evrenin konuştuğu dili konuşmak
zorundasınız. Yani “ÇEKİM YASASI”nı.
Duygular Nasıl Ölçülür ve Değişir?
“Her enerji birimi-siz dahil-belli bir frekanstan yayın yapar”
diye şu ana kadar herhalde üç-dört defa söyledim, söylemeye de
devam edeceğim. Şimdilik gelin bu frekans olayını 0 ile 100
arasında puanlandıralım.
(0) olabileceğiniz en kötü ruh
hali, (100) ise olabileceğiniz en iyi ruh hali olsun.
Siz gün içinde 25 civarında
şarkı, türkü tutturmuş giderken, tahmin edin hangi frekansta
olayları bir mıknatıs gibi kendinize çekiyorsunuz. Doğru, 25 ve
civarı olanları. Sakın 25 civarında yayın yaparken 90 civarı bir
olayın gelip de sizi bulmasını beklemeyin. “Gökten para
yağsa, siz tam ortasında dursanız bile, sizin kafanıza taştan
başka hiçbir şey düşmez.”
Enerjinin bizim anlayabileceğimiz bir hale çevrilmesi, zaten
yaradılıştan var olan bir şey. Adına DUYGU diyoruz.
Hissettiğiniz bütün duygular, enerjinizin elle tutulabilir hale
dönüşmesinden başka bir şey değil.
Diyelim gece yatarken son
olarak frekansınız 55 ile 65 arasında bir yerdeydi. Yani
endişeli, kaygılı, şüpheci vs. Bir haldeydiniz. Sabah
kalktığınızda, aynen bu noktadan başlarsınız. Yayın frekansınız
55-65 arası.
“Şöyle bir çay demleyip kendime geleyim,
sabah gazeteme bir göz atayım,” dediniz. Çok güzel ve keyifli
bir başlangıç, frekansınızı hemen yükseltecektir. Gazeteye göz
atmaya başladınız. Dünyanın en güzel haberlerine yer veren bir
gazetede bile siz 55-65 civarı frekanstan yayın yapan haberleri
okuma eğiliminde olacaksınız.
Bilmem nerede kaza...yolsuzluk...tüp patladı...kan
davası...takımınız yenildi...i..e hakem...kanser yapan
yemekler...
Yolda bir trafik, bir trafik... Dünya korna günü kutlanıyor.
Yarı yola gelene kadar, herhalde gün ışığı görmemiş bütün
küfürlerinizi diğer şoförler için kullandınız. Frekansınız 30’a
kadar düştü. Kalp atışlarınız 100 civarında.
Duygularınızı ölçmek ve frekansınızı nasıl değiştireceğinizi
öğrenmek, geminin kaptanı olduğunuzu ilan ettiğiniz ilk an
olacaktır. Evet belki geminin kontrolünün sizin elinizde
olduğunu kabul edip dümene geçtiğiniz ilk zamanlarda, Boğaz’da
bir-iki yalıya geçirebilirsiniz, ama olsun, buna değecek, hem
zaten Boğaz’dakiler de buna alışık. Kendi üzerinizde çalışmayı,
yıllardır hiç temizlenmemiş bir odayı ilk defa temizlemek gibi
düşünün. Odaya ilk girdiğinizde biraz ekstra toz kalkacak, ama
bu, güzel ve temiz bir oda için katlanılabilecek bir durum.
Kelimelerin Önemi
Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?
Düşünceleriniz hayattaki gerçekliğinizi yarattığına göre, ne
düşündüğünüzü çok iyi bilmeniz gerekiyor. Genelde bir konuyla
ilgili olarak, “ben şunu düşünüyorum” dersiniz ve buna
gerçekten inanırsınız, ama aynı zamanda kullandığınız,
ağzınızdan otomatik olarak çıkan kelimeler, sizin aslında o
konuyla ilgili enerji-frekans seviyenizi hemen ele verecektir.
Buna “gizli düşünceler” ya da “EGO” diyebiliriz. Evet biliyorum
en “korkunç” kelimeyi kullandım. İşte, gemiyi asıl yöneten sizin
“gizli düşünceleriniz”dir. Siz istediğiniz kadar “ağzınızla” bir
şey söyleyin, eğer gizli düşünceleriniz yani
EGOnuz sizinle aynı fikirde değilse,
işiniz zor.
Derken bir gün Darel ile bambaşka bir konudan bahsediyorduk.
Darel bana masaj için evine gelen kadının o hafta geç
kaldığından bahsediyordu. Ben de hiç farkında olmadan şöyle bir
cümle kullanmışım:
- Eee işte, kadın milleti
değil mi. Hiç güven olmaz.
Darel birden gülmeye başladı
ve “İşte” dedi. “Bu yüzden tam İSTEDİĞİN gibi bir ilişki
yaşayamıyorsun. Düşüncelerinin istediği şeyle, GİZLİ
DÜŞÜNCE-EGO’nun istediği şey birbirinden farklı. “Kadın”
denildiği zaman aklına ilk gelen, ne kadar güvenilmez oldukları.
Bu yüzden,hayatına çektiğin kadınların hepsi GÜVENİLMEZ olmak
zorunda.”
Gerçekten dönüp baktığım
zaman, hayatıma çektiğim kadınların yegane ortak özellikleri
GÜVENİLMEZ olmalarıydı. Evren benim enerjimi okuyordu. Benim
istediğimi, DÜŞÜNDÜĞÜMÜ ya da SÖYLEDİĞİMİ sandığım şeyi değil,
enerjime eşit olanı bana veriyordu.
Hollywood sokaklarında araba
ile gidiyoruz; amacımız güzel bir yerde yemek yemek. Norman,
restoranın park yerine para verip park etmek istemediği için,
cadde üzerinde park edebileceği bir yer aramaya başlar. Arayışı
başladığı an Esra’nın ve benim yüzümde muzip bir gülümseme
belirir. İkimiz de biliriz ki Norman’ın park yeri bulması
İMKANSIZDIR.
Evren’in, Norman’a garezi
olduğu için değil, sadece park yeri aradığı, bulacağını
düşündüğü, ama sorduğunuzda farkında bile olmadan, “Artık
oralarda park yeri bulmak İMKANSIZ” dediği için.
Sonunda-her seferinde-Norman
bizi restoranın önünde indirir ve kendisi park yeri bulma
çabalarına tek başına devam ederdi. Yaklaşık yirmi dakika sonra
kan ter içinde gelirdi. Her seferinde aradığı park yerini,
iki-üç kilometre ileride başka bir semt civarında bulmuş ve onca
yolu geri yürümüştür. Norman’a sorsanız bu iş trafiğin suçu,
onun suçu, bunun suçu.
Aynı semt üzerinde Esra ile
benim arabamda geziniyorsak pak yeri bulmamız-hem de en güzel
yerde, genellikle de gideceğimiz mekanın TAM ÖNÜNDE-an
meselesidir. Çünkü, ikimiz de GİZLİ DÜŞÜNCELERİMİZİ ve bunun
sonucu olarak AĞZIMIZDAN ÇIKAN KELİMELERİ çok dikkatli seçeriz.
Su Uyur Ego Uyumaz
Bugüne kadar EGO kelimesini binlerce defa duydunuz ve
kullandınız. Mesela:
- Ego sizin düşmanınızdır.
- Egosuz olmak hayatın en üst mertebesidir.
- Sakın egonuzu dinlemeyin.
- Egonuzu elinizden gelen her an susturun.
- Egosuyla hareket edeni kimse sevmez.
Ego ile ilgili bütün bildiklerinizi UNUTUN ve bir tek şu cümleyi
kafanıza sokun:
“EGO SİZİN EN İYİ DOSTUNUZ. YATIN KALKIN EGONUZ OLDUĞU İÇİN
ŞÜKRETİN.”
EGO, kelime olarak LATİNCE bir
kelime.
EGO = Ben
Evet. Ego, BEN demek. İsteyen
hemen açıp LATİNCE bir sözlükten bakabilir. Şimdi bu bölümün
başında size verdiğim ego ile ilgili cümleleri, EGO kelimesini
BEN ile değiştirerek tekrar yazmak istiyorum.
- BENliğiniz sizin
düşmanınızdır.
- BENSİZ olmak hayatın en üst
mertebesidir.
- Sakın BENİ dinlemeyin.
- BENİ elinizden gelen her an
susturun.
- BENLİĞİYLE hareket edeni
kimse sevmez.
EGO ile yapacağınız HİÇBİR SAVAŞI kazanamazsınız.
Gelin, en başından başlayalım bu yakın arkadaşınızı tanımaya.
Kendiniz ve etrafınız ile
ilgili “dir...dır...dur...” ile biten veya “Ben...” ile başlayan
her cümle GİZLİ DÜŞÜNCE’nin, egonuzun ürünüdür. Ve “gemiyi” asıl
kontrol eden bu gizli düşüncelerdir.
Bakın şöyle:
- İş bulmak zorDUR.
- İyi bir ilişkiyi yürütmek
imkansızDIR.
- Para kazanmak zorDUR.
- BEN çok akıllıyım.
- BENi kimse sevmiyor.
Fark ettiğiniz gibi EGO’nun cümleleri hem pozitif hem de negatif
olabilir. Aslında ikisi de değil, yani ne iyi ne kötü. Sadece
kendiniz ve hayatla ilgili edindiğiniz “gizli düşünceler” hepsi
bu. Her an değişebilirler.
Ego, kutular yaratır ve sizi bu kutuların içinde tutmaya
çalışır.
Bu kutulara, sizin “gerçeklik anlayışınız” diyelim. Ego, sizi
içinde bulunduğunuz kutunun dışında, başka hiçbir gerçek ve
başka hiçbir ihtimal olmadığına o kadar güzel inandırır ki,
bazen eliniz kolunuz bağlı yıllarca aynı kutunun içinde
kalabilirsiniz.
İrem ile on yıl kadar birbirimizi görmedikten sonra, ilk defa,
ben Türkiye’ye döndüğümde bir Cumartesi gecesi buluştuk. Biraz
sohbet ettikten sonra bana, “Sende bir değişiklik var, hayırdır?
Gözlerinin içi parlıyor,” dedi. Ben de kendisine kısaca hayatımı
nasıl değiştirdiğimi anlattım. Egodan, kutulardan falan
bahsettim. Konuyla bayağı yakından ilgilendi ve kendi
gerçekliğinden bahsetmeye başladı. O sıralarda bir şirkette
yönetici olarak çalışıyordu ve artık daha yükselebileceği bir
yer kalmamıştı. Ve gelirinin yükselmesinin tek yolu da, her yıl
düzenli olarak aldıkları %12 civarı zam idi. Hatta o hafta
içinde de zammın gerçekleşeceğini, ama %10-12 yi geçmeyeceğini
söyledi. Ben de, bunun bile egonun kendisini kutu içinde tutmak
için fısıldadığı hikayelerden biri olduğunu söyledim; gelirini
arttırması için ilk olarak, bunun olacağına inanması
gerektiğini, yeni kutuda onu daha iyi bir gelirin beklediğini
anlattım. Sonra da çok basit bir egzersiz verdim.
İki gün sonra, Pazartesi öğlene doğru, İrem beni aradı. İki gün
boyunca egzersizlerini yapmıştı. İş yerinden aradığı için çığlık
atamıyordu, ama çok heyecanlı olduğu sesinden belliydi.
Kendisine yapılan zam oranı %35’ti.
Bir kutudan diğerine geçmek için, önce içinde bulunduğunuz
kutunun varlığını, sınırlarını, nasıl göründüğünü tanımlamanız
gerek.
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

28.05.2010
|