e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Evrenden Torpilim Var

Aykut Oğut     

 

 

Hayatın Tek Amacı Deneyimlemek ve Keyif Almaktır”

Tanrı evren’i yarattıktan sonra, son derece mutlu bir şekilde yaratımını seyrediyordu. Sonsuz bir boşluk, uçsuz bucaksız bir Evren. İstediği zaman istediği yerde olabilir, istediği gibi Evren’i küçültüp büyütebilirdi. Zaman denilen kavramı da henüz yaratmamış olduğu için, sonsuzdan gelip sonsuza gidiyordu. Derken bir gün, bunun ne kadar sıkıcı olduğunu fark etti ve biraz daha “değişik şartlar” yaratmak istedi. Kendi gücünü, yaratıcı gücünü tekrar tekrar fark edebilmesi, bu oyunu daha keyifli bir hale getirecekti.

Bugün Tanrı, var olmanın, yaşamanın, zaman ve mekan gibi engellerle birlikte yoğrulmanın ne demek olduğunu bizim sayemizde deneyimliyor. Biz ağlarken ağlamayı, gülerken gülmeyi, nefret ederken nefret etmeyi, uyurken uyumayı, birlikte deneyimliyor.

Kafanızda şöyle bir soru canlandıysa hiç şaşırmam: “Ne yani o zaman tek yapmamız gereken ot gibi yaşamak mı? Sırf Tanrı bunları deneyimleyecek diye...” en azından, ben bunu ilk duyduğumda bu soruyu sormuştum.

Öncelikle şunu anlamanız lazım: Ot gibi yaşamak diye bir şey yoktur. Yaşadığınız her an bir şeyi deneyimlemektesiniz. Ve her gün, OT GİBİ aynı şeyleri yapsanız bile, hepsi yeni bir deneyimdir.

Altı milyarın üzerinde insanın, Evrenle, EŞİT şekilde iletişim kurmasının nasıl mümkün olabileceğini şöyle bir hayal etmeye çalışın. Yani, “siz Tanrı olsanız nasıl bir sistem geliştirirdiniz?”

Ben size, Tanrı’nın bizi yaratırken bulduğu çözümü aktarmak istiyorum:

ENERJİ... Evet. Evren ile aramızdaki konuşma dilinin adı enerji. Evren bizim kelimelerimizi duymaz, yazdıklarımızı okumaz, düşüncelerimizi yorumlamaz. İstese yapamaz mı? Yapar, koskoca evren bu... elbette yapar... ancak, size bu enerji denen meret aracılığı ile nasıl iletişim kurduğumuzu anlatmadan önce kısaca eğer konuştuklarımız, düşündüklerimiz, yazdıklarımız aracılığıyla evrenle iletişim kurabilseydik ne olurdu onu göstereyim.

Yaşadığımız her an, sokakta, evde, arabada, iş yerinde; yürüyen, konuşan sohbet eden, çalışan, ENERJİ YAYAN vericiler olduğumuzu düşünün. Yaydığınız enerji, gün içinde tamamen sabit kalabilir, değişebilir, yüksek (Pozitif) ya da alçak (Negatif) frekanslardan yayın yapabilir. Bu enerjinin nasıl bir frekanstan yayın yaptığına karar veren, tamamen sizsiniz. Dış etkenler sizin yaptığınız yayının frekansını değiştirebilirmiş gibi görünse bile, aslında “yayının frekansını” değiştiren sizsiniz. EVRENDE hiçbir şey, SİZİN FREKANSINIZI DEĞİŞTİRME GÜCÜNE SAHİP DEĞİLDİR-SİZDEN BAŞKA HİÇBİR ŞEY.

Birkaç örnekle açıklamak gerekirse: Elinizde tuttuğunuz kitap, enerjinin kitap halini almış şekli. Cep telefonunuz, enerjinin cep telefonu halini almış şekli. İçtiğiniz su, enerjinin su halini almış şekli. Evinizdeki kedi, enerjinin kedi halini almış şekli.

 

Evrendeki Her Şey Enerjiden Meydana Gelmiştir.

Yayın yaptığınız frekansa UYGUN frekanslarda yayın yapan her insanı, her olayı, her ortamı kendinize bir mıknatıs gibi çekiyorsunuz.

Hani bazen, etrafınızdaki bazı insanlar için, “Başının üzerinde kara bulutlar dolaşıyor,” dersiniz ya, işte onlar sürekli düşük frekanstan (Negatif) yayın yapıyorlar ve yaptıkları yayına uygun seyirci kitlesini, olayları, anında çekiyorlar.

Şu ana kadar birçoğunuzun duyduğunu tahmin ettiğim ÇEKİM YASASI, işte bundan ibaret. Yani ortalıkta dolaşan bir sürü mıknatıs, kendi manyetik alanına uygun her türlü metali, vakumlar gibi çekiyor.

Şöyle bir toparlayalım:

-  Her şey enerjiden ibarettir. Buna siz de dahilsiniz.

-  Evren, sadece enerjinizi okur.

- Yaydığınız enerjiye uygun kişileri, olayları, para durumunu, sevgiliyi, kısacası etrafınızdaki her şeyi kendinize çekersiniz.

İlk olarak, enerjinizi nasıl okuyabileceğinizden bahsedeceğim. Çünkü Evren, sizin enerjinize uygun her şeyi size sağlıyor, hem de hiç yanılmadan. Sizse, enerjinizin tam olarak farkında olmadığınız için, evreni suçlayıp duruyorsunuz.

Atalarımız, “Para parayı çeker” demişler. Bunu söylerken de bilinçli ya da bilinçsiz ÇEKİM YASASI’nın ta kendisinden bahsetmişler. Para parayı çeker demek; “Parası olan yatırım yapar böylece daha zengin olur” demek KESİNLİKLE DEĞİLDİR. Bu yorum, sadece fakir olanların züğürt tesellisidir.

Yaşadığınız, iyi ya da kötü bütün olayların tek sorumlusu SİZSİNİZ...

Eğer hayatınızın herhangi bir döneminde şu cümlelerden bazılarını ya da benzerlerini kullandıysanız, siz de o zamanki “ben” gibi, tam olarak hangi frekanstan yayın yaptığınızı anlayamıyorsunuz demektir.

- O kadar denedim, olmadı.

- Falanca ağzını açmasaydı bunların hiçbiri olmazdı.

- Ona o kadar da güvenmiştim.

- Bende şans olsa.

- Gökten para yağsa, benim kafama yine de taş düşer.

Aslında, TAM OLARAK NE İSTEDİYSENİZ, onu elde ettiniz. Hem de her seferinde. Çünkü ÇEKİM YASASI, hiç yanılmadan, herkes için eşit bir şekilde işler.

 

Evrene Rüşvet Veremezsiniz.

Evren sizin için çalışıyor. Rüşvet vermenize gerek yok. Sadece isteyin, o yerine getirecektir, ama isterken evrenin konuştuğu dili konuşmak zorundasınız. Yani “ÇEKİM YASASI”nı.

 

Duygular Nasıl Ölçülür ve Değişir?

“Her enerji birimi-siz dahil-belli bir frekanstan yayın yapar” diye şu ana kadar herhalde üç-dört defa söyledim, söylemeye de devam edeceğim. Şimdilik gelin bu frekans olayını 0 ile 100 arasında puanlandıralım.

(0) olabileceğiniz en kötü ruh hali, (100) ise olabileceğiniz en iyi ruh hali olsun.

Siz gün içinde 25 civarında şarkı, türkü tutturmuş giderken, tahmin edin hangi frekansta olayları bir mıknatıs gibi kendinize çekiyorsunuz. Doğru, 25 ve civarı olanları. Sakın 25 civarında yayın yaparken 90 civarı bir olayın gelip de sizi bulmasını beklemeyin. “Gökten para yağsa, siz tam ortasında dursanız bile, sizin kafanıza taştan başka hiçbir şey düşmez.”

Enerjinin bizim anlayabileceğimiz bir hale çevrilmesi, zaten yaradılıştan var olan bir şey. Adına DUYGU diyoruz. Hissettiğiniz bütün duygular, enerjinizin elle tutulabilir hale dönüşmesinden başka bir şey değil.

Diyelim gece yatarken son olarak frekansınız 55 ile 65 arasında bir yerdeydi. Yani endişeli, kaygılı, şüpheci vs. Bir haldeydiniz. Sabah kalktığınızda, aynen bu noktadan başlarsınız. Yayın frekansınız 55-65 arası.

“Şöyle bir çay demleyip kendime geleyim, sabah gazeteme bir göz atayım,” dediniz. Çok güzel ve keyifli bir başlangıç, frekansınızı hemen yükseltecektir. Gazeteye göz atmaya başladınız. Dünyanın en güzel haberlerine yer veren bir gazetede bile siz 55-65 civarı frekanstan yayın yapan haberleri okuma eğiliminde olacaksınız.

Bilmem nerede kaza...yolsuzluk...tüp patladı...kan davası...takımınız yenildi...i..e hakem...kanser yapan yemekler...

Yolda bir trafik, bir trafik... Dünya korna günü kutlanıyor. Yarı yola gelene kadar, herhalde gün ışığı görmemiş bütün küfürlerinizi diğer şoförler için kullandınız. Frekansınız 30’a kadar düştü. Kalp atışlarınız 100 civarında.

Duygularınızı ölçmek ve frekansınızı nasıl değiştireceğinizi öğrenmek, geminin kaptanı olduğunuzu ilan ettiğiniz ilk an olacaktır. Evet belki geminin kontrolünün sizin elinizde olduğunu kabul edip dümene geçtiğiniz ilk zamanlarda, Boğaz’da bir-iki yalıya geçirebilirsiniz, ama olsun, buna değecek, hem zaten Boğaz’dakiler de buna alışık. Kendi üzerinizde çalışmayı, yıllardır hiç temizlenmemiş bir odayı ilk defa temizlemek gibi düşünün. Odaya ilk girdiğinizde biraz ekstra toz kalkacak, ama bu, güzel ve temiz bir oda için katlanılabilecek bir durum.

 

Kelimelerin Önemi

Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

Düşünceleriniz hayattaki gerçekliğinizi yarattığına göre, ne düşündüğünüzü çok iyi bilmeniz gerekiyor. Genelde bir konuyla ilgili olarak, “ben şunu düşünüyorum” dersiniz ve buna gerçekten inanırsınız, ama aynı zamanda kullandığınız, ağzınızdan otomatik olarak çıkan kelimeler, sizin aslında o konuyla ilgili enerji-frekans seviyenizi hemen ele verecektir. Buna “gizli düşünceler” ya da “EGO” diyebiliriz. Evet biliyorum en “korkunç” kelimeyi kullandım. İşte, gemiyi asıl yöneten sizin “gizli düşünceleriniz”dir. Siz istediğiniz kadar “ağzınızla” bir şey söyleyin, eğer gizli düşünceleriniz yani EGOnuz sizinle aynı fikirde değilse, işiniz zor.

Derken bir gün Darel ile bambaşka bir konudan bahsediyorduk. Darel bana masaj için evine gelen kadının o hafta geç kaldığından bahsediyordu. Ben de hiç farkında olmadan şöyle bir cümle kullanmışım:

- Eee işte, kadın milleti değil mi. Hiç güven olmaz.

Darel birden gülmeye başladı ve “İşte” dedi. “Bu yüzden tam İSTEDİĞİN gibi bir ilişki yaşayamıyorsun. Düşüncelerinin istediği şeyle, GİZLİ DÜŞÜNCE-EGO’nun istediği şey birbirinden farklı. “Kadın” denildiği zaman aklına ilk gelen, ne kadar güvenilmez oldukları. Bu yüzden,hayatına çektiğin kadınların hepsi GÜVENİLMEZ olmak zorunda.”

Gerçekten dönüp baktığım zaman, hayatıma çektiğim kadınların yegane ortak özellikleri GÜVENİLMEZ olmalarıydı. Evren benim enerjimi okuyordu. Benim istediğimi, DÜŞÜNDÜĞÜMÜ ya da SÖYLEDİĞİMİ sandığım şeyi değil, enerjime eşit olanı bana veriyordu.

Hollywood sokaklarında araba ile gidiyoruz; amacımız güzel bir yerde yemek yemek. Norman, restoranın park yerine para verip park etmek istemediği için, cadde üzerinde park edebileceği bir yer aramaya başlar. Arayışı başladığı an Esra’nın ve benim yüzümde muzip bir gülümseme belirir. İkimiz de biliriz ki Norman’ın park yeri bulması İMKANSIZDIR.

Evren’in, Norman’a garezi olduğu için değil, sadece park yeri aradığı, bulacağını düşündüğü, ama sorduğunuzda farkında bile olmadan, “Artık oralarda park yeri bulmak İMKANSIZ” dediği için.

Sonunda-her seferinde-Norman bizi restoranın önünde indirir ve kendisi park yeri bulma çabalarına tek başına devam ederdi. Yaklaşık yirmi dakika sonra kan ter içinde gelirdi. Her seferinde aradığı park yerini, iki-üç kilometre ileride başka bir semt civarında bulmuş ve onca yolu geri yürümüştür. Norman’a sorsanız bu iş trafiğin suçu, onun suçu, bunun suçu.

Aynı semt üzerinde Esra ile benim arabamda geziniyorsak pak yeri bulmamız-hem de en güzel yerde, genellikle de gideceğimiz mekanın TAM ÖNÜNDE-an meselesidir. Çünkü, ikimiz de GİZLİ DÜŞÜNCELERİMİZİ ve bunun sonucu olarak AĞZIMIZDAN ÇIKAN KELİMELERİ çok dikkatli seçeriz.

 

Su Uyur Ego Uyumaz

Bugüne kadar EGO kelimesini binlerce defa duydunuz ve kullandınız. Mesela:

- Ego sizin düşmanınızdır.

- Egosuz olmak hayatın en üst mertebesidir.

- Sakın egonuzu dinlemeyin.

- Egonuzu elinizden gelen her an susturun.

- Egosuyla hareket edeni kimse sevmez.

Ego ile ilgili bütün bildiklerinizi UNUTUN ve bir tek şu cümleyi kafanıza sokun:

“EGO SİZİN EN İYİ DOSTUNUZ. YATIN KALKIN EGONUZ OLDUĞU İÇİN ŞÜKRETİN.”

EGO, kelime olarak LATİNCE bir kelime.

EGO = Ben

Evet. Ego, BEN demek. İsteyen hemen açıp LATİNCE bir sözlükten bakabilir. Şimdi bu bölümün başında size verdiğim ego ile ilgili cümleleri, EGO kelimesini BEN ile değiştirerek tekrar yazmak istiyorum.

- BENliğiniz sizin düşmanınızdır.

- BENSİZ olmak hayatın en üst mertebesidir.

- Sakın BENİ dinlemeyin.

- BENİ elinizden gelen her an susturun.

- BENLİĞİYLE hareket edeni kimse sevmez.

EGO ile yapacağınız HİÇBİR SAVAŞI kazanamazsınız.

Gelin, en başından başlayalım bu yakın arkadaşınızı tanımaya.

Kendiniz ve etrafınız ile ilgili “dir...dır...dur...” ile biten veya “Ben...” ile başlayan her cümle GİZLİ DÜŞÜNCE’nin, egonuzun ürünüdür. Ve “gemiyi” asıl kontrol eden bu gizli düşüncelerdir.

Bakın şöyle:

- İş bulmak zorDUR.

- İyi bir ilişkiyi yürütmek imkansızDIR.

- Para kazanmak zorDUR.

- BEN çok akıllıyım.

- BENi kimse sevmiyor.

Fark ettiğiniz gibi EGO’nun cümleleri hem pozitif hem de negatif olabilir. Aslında ikisi de değil, yani ne iyi ne kötü. Sadece kendiniz ve hayatla ilgili edindiğiniz “gizli düşünceler” hepsi bu. Her an değişebilirler.

Ego, kutular yaratır ve sizi bu kutuların içinde tutmaya çalışır.

Bu kutulara, sizin “gerçeklik anlayışınız” diyelim. Ego, sizi içinde bulunduğunuz kutunun dışında, başka hiçbir gerçek ve başka hiçbir ihtimal olmadığına o kadar güzel inandırır ki, bazen eliniz kolunuz bağlı yıllarca aynı kutunun içinde kalabilirsiniz.

İrem ile on yıl kadar birbirimizi görmedikten sonra, ilk defa, ben Türkiye’ye döndüğümde bir Cumartesi gecesi buluştuk. Biraz sohbet ettikten sonra bana, “Sende bir değişiklik var, hayırdır? Gözlerinin içi parlıyor,” dedi. Ben de kendisine kısaca hayatımı nasıl değiştirdiğimi anlattım. Egodan, kutulardan falan bahsettim. Konuyla bayağı yakından ilgilendi ve kendi gerçekliğinden bahsetmeye başladı. O sıralarda bir şirkette yönetici olarak çalışıyordu ve artık daha yükselebileceği bir yer kalmamıştı. Ve gelirinin yükselmesinin tek yolu da, her yıl düzenli olarak aldıkları %12 civarı zam idi. Hatta o hafta içinde de zammın gerçekleşeceğini, ama %10-12 yi geçmeyeceğini söyledi. Ben de, bunun bile egonun kendisini kutu içinde tutmak için fısıldadığı hikayelerden biri olduğunu söyledim; gelirini arttırması için ilk olarak, bunun olacağına inanması gerektiğini, yeni kutuda onu daha iyi bir gelirin beklediğini anlattım. Sonra da çok basit bir egzersiz verdim.

İki gün sonra, Pazartesi öğlene doğru, İrem beni aradı. İki gün boyunca egzersizlerini yapmıştı. İş yerinden aradığı için çığlık atamıyordu, ama çok heyecanlı olduğu sesinden belliydi. Kendisine yapılan zam oranı %35’ti.

Bir kutudan diğerine geçmek için, önce içinde bulunduğunuz kutunun varlığını, sınırlarını, nasıl göründüğünü tanımlamanız gerek.

 

Halit Yıldırım'a teşekkürlerimizle

Denizce

28.05.2010