Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Taner Kışlalı
Ataol Behramoğlu
Attila İlhan
Aziz Nesin
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Behçet Necatigil
Cahit Sıtkı Tarancı
Can Yücel
Edip Cansever
Faruk Nafiz Çamlıbel
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Halide Edip Adıvar
Halikarnas Balıkçısı
Mevlana
Nazım Hikmet
Necati Cumalı
Neyzen Tevfik
Orhan Kemal
Orhan Veli
Ömer Hayyam
Özdemir Asaf
Rıfat Ilgaz
Uğur Mumcu
Yahya Kemal Beyatlı
Yaşar Kemal
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Yazarlarımız   

  Fazıl Hüsnü Dağlarca                                                                            

 

 

  26 Ağustos 1914 yılında İstanbul'da doğdu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur. İlk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da; orta öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladı (1933). 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da Kitap kitapevini açtı ve yayıncılığa başladı. Dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. (Ocak 1960-Temmuz 1964).

İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir. İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine bir çok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "Yaşayan En İyi Türk Şairi" seçilmişti.

Daha ilk kitabında yer alan şiirlerdeki özgün benzetme ve metaforlar, özgün ve yoğun şiir dünyasıyla büyük bir şiir yeteneği olduğunu kanıtlayan Dağlarca'nın bu ilk şiirlerinde simgeci ve sezgici öğelerle Necip Fazıl mistisizminden etkilenmeler (Geceler, v.b.) görülüyor. Fakat Dağlarca'da (Çocuk ve Allah'ta daha yoğun biçimde gördüğümüz) gizemci öğeler, Necip Fazıl'dakinden farklı olarak, bir yöntemin ya da dünya görüşünün değil, duyarlılıkların, şairin ruhsal durum ve psikolojisinin sonucudur. Bu anlamda, Dağlarca'nın bu dönemini 'sezgicilik' kavramıyla tanımlamaya çalışmak daha doğru olur. İlk örneklerini Havaya Çizilen Dünyada gördüğümüz bu özgün şiir dünyası, Çocuk ve Allah'ta büyük bir yoğunluktadır. Bu kitapta, varlığın gizlerinin araştırılışı, çocukluk dünyası, insan yaşamının nice ince ayrıntıları, genellikle klasik kıta biçimlerinde ve uyaklı şiirlerle, o güne kadar şiirimizde örneği bulunmayan yeni ve eşsiz güzellikte imgelerle, kişisel yaşamın en uzak anılarından, çağrışımlarından kaynaklanan derin ve içten bir lirizmle, az rastlanır bir gözlem ve anlatım gücüyle yansıtılmıştır. Bu özellikleriyle, Çocuk ve Allah, yayınlanışından bu yana, etkileri kuşaktan kuşağa süren bir şiir dünyasının kitabı olarak, (kimi şiirlerdeki özürlü dizelere, uyak uğruna yapılmış izlenimi veren kimi dizeler ve kimi zorlama uyaklara, kimi yerde yalınlıktan uzaklaşan, çok kişiselleşen simge ve tanımlara karşın) şiirimizin baş yapıtlarından biri olmuştur. Her kitabında yeni konulara ve yeni söyleyiş özelliklerine açılan, bu anlamda da şiirimizde (ancak Nâzım Hikmette görebildiğimiz) bir üretkenliğin ve kendini yenileme başarısının temsilcisi olan Dağlarca, Toprak Anada köylü konuşma dilini araştırarak ve onu kendi şiir potasında yoğurarak, köylü yaşamının atmosferini, bir destan bütünlüğü içinde, doğasıyla, insanlarının düşünce ve anlatım biçimleriyle, bu yaşamın kıraç ve tekdüze rengiyle yansıtmayı başarmış, öykünmeden ve özentiden uzak, içten bir memleketçi, toplumcu şiir kurabilmiştir. Batı Acısı Batı'yla bir hesaplaşmadır. Dağlarca'nın daha sonraki şiirlerinde göreceğimiz güncel toplumcu şiirlerinin ses tonu ve söyleyiş özellikleri de ilk kez bu kitaptaki şiirlerinde belirmektedir. Kimi zaman aşırı denebilecek dil ve kavram soyutluklarına karşın, her yeni kitabıyla dilci ve düşünür şair kimliği büyüyen, çağdaş şiirimizi (belki yine Nâzım Hikmetle karşılaştırılabilecek kadar çok sayıda) yeni ses ve söyleyiş olanaklarıyla zenginleştiren Dağlarca, halk şiiri ve hece öğelerinden, türkülerden, tekerlemelerden yararlanarak yazdığı şiirlerin yer aldığı Horozla, yurtseverliğin, toplumsal adaletsizliğe karşı oluşun ve antiemperyalizmin, en güncel konularda da yüreklice konuşmanın seçkin örneklerini vermiştir. Nötron Bombası, gerçekten de 'bütün antenlerini germiş’ bir şairin kitabıdır. Çıplak'ta sevgi ve sevişme felsefesinin klasik yalınlıkta, güzellikte şiirleri var. Yunus Emre'de Olmak'ta Yunus'un çağdaş bir yorumunu buluyoruz. Fazıl Hüsnü Dağlarca (akılalmaz çoklukta ürün veren bir sanatçılığın kaçınılmaz özürü olan —özde ve biçimde— bazı tekrarlara ve yapıtları arasında düzey farklılıklarına karşın) bilinçaltının ve sezgilerin derinliklerinden, kişinin ve toplumun en güncel sorunlarına kadar, insan, evren, zaman, doğa, varlık, yokluk, tarih ve toplum konularında ölçüsüz genişlikte bir içerik zenginliğine sahip ve buna bağlı olarak da çağdaş şiirimize niceliksel ve niteliksel olarak büyük anlatım olanakları kazandıran şiirleriyle, son yüzyıl Türk şiirinin dünya ölçüsünde büyük değerlerindendi. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler: "Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir."

Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı 15 Ekim 2008 tarihinde kaybettik.

 
 

 Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında

 

Necati Güngör 


Onu ilk kez, Şehzadebaşın'daki kitapçı dükkanında tanıdım. Hani, dükkan demeye bin tanık isteyen o süfli, parmak kalınlığında toz içinde yüzen garip mekanda... Çoğu zaman dükkanın kapısı kapalıydı; kendisi içeride, birtakım kitap ve kâğıt yığınlarının arasında, gözlüğü alnının üstünde, insanların bir akarsu gibi hiç durmadan geçtiği caddeye, kaldırıma bakar, bakardı öyle. Durup vitrindeki, sanki yüzyıllardan beri unutulmuşcasına tozlu kitaplara baksanız; onunla göz göze gelseniz bile, ne sizi görür, ne de ilgisini çekerdiniz!

Bu zamanlarda şiir yazar, şiir düşünürdü de ondan... Üniversitenin hemen koltukaltı bir yerdi orası. Fen fakültesi'nin duvarlarını, yan kapısını görürdünüz boydan boya. Üniversite bir cadı kazanı gibi kaynardı her gün. Sancılı toplumun ağrıları caddeye, üstadın burnunun dibine kadar taşardı çoğu kez. Ve ben, Anadolu'dan tozlu ayakkabılarımla henüz gelmiş, tıfıl bir edebiyat mereklısı, çiçeği burnunda bir üniversiteli olarak, ilk gördüğüm gün, bu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, diye mim koymuştum; burası da onun ünlü dükkanı... Zaten, dükkan kapısının üstündeki kitap yazısından da belliydi; Varlık dergisinde, burada çekilmiş bir resmi mi yayınlanmıştı ne...

 

Şiir yazmadığı saatlerde dükkan kapısını aralık tutar, sözümona müşteri beklerdi... Kimileyin içeri dalardım, o saatlerde. Fiyatları birkaç yıl öncesinde kalmış, gökte arasanız bulamayacağınız birçok hikâye ve şiir kitaplarından edinirdim.

Kitapların üstündeki kalın toz tabakasını bir bezle siler, altından inanılmaz ucuzluktaki ederleri ortaya çıkarırdık birlikte... Elli kuruş, yetmiş beş kuruş, yüz elli kuruş, iki lira... Bu fiyatlar üzerinden bir de indirim yapardı üstat! Sorduğum meraklı sorular ilgisini çekerdi belki; kendisinin sorduklarına verdiğim yanıtlara şaşardı belki de... Bu nedenle, öyle herkese yapmadığı bonkörlükle, kitaplarını daha ucuza satardı bana... Zamanla Tahsin Yücel'i, Oktay Akbal'ı, Salah Birsel'i de orada görüp tanıyacaktım ilk kez olarak...

Yetmişli yılların başıydı; ve kanayan toplumsal bir yaşam hüküm sürüyordu... Üstat, toplumdaki ve dünyadaki gelişmeleri, orada, o tozlu kitaplar arasında, pırıl pırıl bir tarih bilinciyle izliyor, değerlendirmeler yapıyor, günü gününe şiirini yazıyordu. Politik içerikli şiirlerini de, Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı "Devrim" gazetesinde yayımlıyordu: Ve en son şiirinin çıktığı gazete sayfasını, dükkanın camına asıyor, gelip geçenler okusun istiyordu.

Üniversitelilerle burun buruna olduğu için, onların davranışlarını, psikolojilerini, gençlik coşkusunu, bilinç ve kültür düzeylerini de çok yakından gözlemliyordu üstat. Bu konuda ilginç saptamaları vardı: sözgelimi felsefe öğrencilerini, kendine özgü yöntemlerle sınavdan geçiriyor ve karşılaştığı durumları bir türlü benimseyemiyorlardı haklı olarak. Ona göre felsefe öğrenimi görecek, felsefeyi kavrayacak, dahası felsefe yapabilecek kişilerin ince bir zekaya, kültür birikimine sahip olmaları gerekirdi. Oysa felsefe bölümüne düşük puanla öğrenci alındığı için, bu niteliklerden yoksun, alt kesim çocukları rağbet ediyorlardı ve onlardan felsefeci çıkması olanaksızdı neredeyse. 

Öğrenci eylemlerinin, şirazesinden çıkmış başkaldırıların, çılgınlıkların, "genç" insanın karakterinde var olan bir özellik olduğunu, dolayısıyla onları suçlamadan önce anlamaya çalışılması gerektiğini düşünüyordu. Kendisinden biliyordu o, deli kan'ın insana neler yaptırdığını... Daha teğmenken, soyadı "Ergüder" olan bir komutanın bu er gütme iddiasını protesto etmek amacıyla, kendi soyadını değiştirmişti: Komutan, "adın ne?" diye sorunca; "Fazıl Eretap, komutanım!" yanıtını vermişti bir gün. Komutana, ere tapmak biraz tuhaf gelmişse de, kuşkulanmadığı için üzerinde durmamıştı. Yoksa o gece, nöbetçi çizelgesine bir göz atsa, yakalardı yalanını... Bu insanın ancak o yaşlarda göze alacağı bir serüvendir, diyordu. İnsan gençken her şeyi yapar.

Gündüzleri dükkanında (kendi deyimiyle posta kutusuydu orası, bütün mektupları oraya geliyordu, adresi belli olsun diye dükkanı kapatmıyordu!) kah şiir yazarak, kah edebiyatçı dostlarıyla tavla oynayarak, kendisine uğrayan bencileyin meraklı kişilerle söyleşiler yaparak oyalanırken; geceleri Beyoğlu'nda can eğliyordu. Yetmişli yılların Beyoğlu'nda, bazen namlı lokantalarda, kafeteryalarda (ağzının tadına da düşkündü hani, bir öğünde iki kuzu başı yediği oluyordu) alkolden nasibini alıyor; bazen karanlık sokaklara dalıp gözden yitiyordu. Tarık Dursun K.'ya sorarsanız, o bir "Karanlıklar Prensi"ydi; gecenin siyah örtüsü altında neler yaptığını kendisi anlatmaz, başkaları da asla bilmezlerdi! İşin gerçeği yalnız adamdı o, yaşamında kimseleri istemiyordu; yalnızlığını alkolle renklendiriyordu. Ama bir seçimdi bu; insanlar ondan değil, tersine, o, insanlardan kaçıyordu. Ancak o izin verdiği ölçüde yanında, yakınında yer alabilirdiniz. 

Sonra Kadıköylü oldu Dağlarca. İstanbul'un bu yakasını seçti kendisine mekan olarak. Şiirini, yalnız dünyasını, prensi olduğu karanlığı bu yakaya taşıdı. Önce Çamlıca'ya mı yerleşti ne? Orada, gazetelerin birinci sayfalarına kadar yansıyan bir ev sahibi serüveni oldu. Kapısına dayanıp maraza çıkaran ev sahibini keserle yaralayıp mahkemelik oldu...

Ardından, Harem'le Çiçekci arasında yer alan ve İhsaniye diye bilinen semte geldi. Bir apartmanın giriş katında bir daire almıştı. Seksenli yılların ilk yarısıydı, yanılmıyorsam, bu semte geldiğinde. Karşılaştığımızda, benim de aynı yerde, birkaç apartman ötesinde olduğumu öğrenince, daha bir yakınlık göstermişti. Hatta, pek az kişiye gösterdiği içtenlikle mahalle kahvesinde, Karacaahmet Mezarlığı'na karşı oturmuş uzun uzun söyleşmiştik ve de çay paralarını üstat bizzat ödemişti!

Dizkapağının kireçlenip hafif hafif aksamaya başladığı, yine de bastonsuz gezdiği yıllardı işte. Apartman yöneticisiyle, komşularıyla, mahalle bakkalıyla başı dertten kurtulmuyordu. Bir de tabii, evini temizlemeye gelen hizmetçilerle... Apartman yöneticisini, penceresinin önüne kömür külü döktürüyor diye dava ediyordu. Yalnız ve yaşlı bir adamdır, ziyaretine gidelim de sevap kazanalım diye kapısını çalan komşularını asık bir yüzle geri çeviriyordu. Hizmetçilerse sürekli bir şeyler alıp götürüyorlardı evden... 

Tipik bir bekar eviydi orası. Pencerelere perde takmayı sevmiyordu üstat; nedenini sorunca; "Neyimi saklayacağım?" karşılığını veriyordu. Odalar açılmamış paketler ve kitap yığınları ve de -içkiyi bırakmamıştı henüz- rakı şişeleriyle (ucuzken alınıp stoklanmıştı) doluydu. Yine bomboş olan salonun bir köşesine çalışma masasını atmış, el kadarcık bir yerden denizin mavisini seyrederken, sabahtan öğlene kadar eski Türkçe harflerle şiirler yazıyordu. Harem'in gün boyu süren gürültüsü arasında vapur düdükleri, kampana sesleri, satıcı figanları ona eğlenceli geliyordu.

Daha sonraki saatlerde, yardımcı diye tuttuğu, aylığa bağladığı bir çocuk geliyordu eve; şiirleri temize çekiyordu günü gününe. Birlikte, üstatın elleriyle yapılmış tavuklu pilavdan yiyorlar; ikindi vaktine yakın demlerde de, yine birlikte çıkıyorlardı. Çocuk kendi yoluna, üstat da Kadıköy kahvelerine, lokantalarına, meyhanelerine... Yakın zamanlara kadar, ayda on beş gün meyhanelerin "mukassi" yüzüne gülüyordu Dağlarca. Buralarda demlenip kendince "tefekkür" eyliyordu da, hayranları gelip masasına çöreklenmezlerse.

İşte bundan kemali ciddiyetiyle davacıydı üstat! Tanıyıp tanımadığı, sevip sevmediği olur olmaz şiirseverler Dağlarca'nın keyfini kaçırabiliyorlardı. Bu yüzden, genellikle edebiyatçı müdavimlerin keşfetmediği meyhaneleri seçiyordu. Yani yalnız başınalığı seçiyordu bir anlamda... Rakısını, mezesini bir tamam ısmarlıyor, saza, söze, sohbete, kadeh yoldaşına gereksinim duymadan demleniyordu öyle. Şununla da övünüyordu: İçkiliyken tek mısra bile yazmamıştı.

Ama şimdilerde bırakmıştı içkiyi. Ufak tefek sağlık sorunları vardı nicedir: Bacağında kireçlenme, gözünün birinin küçülmesi vs... Ta, Çiçekçi'den Kadıköy'e taşınma derdi olmasın diye de, ordaki evini bırakıp, Mühürdar'da bir ev satın almıştı bu kez.

Hemen tüm gününü, Kadıköy'ün otobüs duraklarına bakan, bilardo tıkırtılarının eksik olmadığı kahvehanede geçiriyordu... Kendisini arayanlar orda buluyor, gazetesini orda okuyor, küçük bir kağıda yazıp ceketinin iç cebinde taşıdığı son şiirlerini orda sunuyordu konuklarına. 

Çevresindekiler "mütekait" bir yalnız adam, zavallı yaşlı sanıyorlardı belki de... Oysa kalın camlı gözlüklerinin ardında ışıldayan cin bakışlarla, dünyada ve Türkiye'de olup biten her şeyi büyük bir dikkatle izliyordu, elinin altındaki bastona dayana dayana... Çevresinden, gazetesine "tasallut"ta bulunanlara asla ödün vermiyordu: Şöyle açıklıyordu bunun nedenini de: "Bana mikrop geçiriyorlar; gazete okurken öksürüp tıksırıyorlar... Başkasının okuduğu gazeteyi asla okumam."

Dağlarca için, belki de yaşamı boyunca, "başkaları cehennem"di! Hiçbir toplantıya katılmazdı... Şair dostlarınınki hariç. Hiçbir yerde konuşma yapmazdı. İmza günlerinde onu göremezdiniz. Resim çektirmeyi, banda konuşmayı asla istemiyordu. Kendisinden sonra sesi, resmi kalsın istemiyordu. Çünkü şair, yarı Tanrı sayılırdı. Tanrı nasıl ki, görünmez, ama varlığı bilinirdi; şair de öyle olmalıydı. Şiirleri elden ele, dilden dile dolaşmalı, ama kendisi görünmemeliydi!

Bir defasında, hiç kıramayacağı birinin, Baki Süha Edipoğlu'nun hazırladığı, şairlerin kendi sesleriyle şiirleri programına katılması için ısrar edilmişti. Yine de şiirleri kendi okumamıştı; başkasının okuduğu şiirlere, kendisi sesiyle imza atmıştı o kadar...

Onu ilgilendiren tek şey, şiirin yazılmasıydı! "Burnumun kılı ağardı, hâlâ şiirle uğraşıyorum" diyordu. Şiiri, tıpkı petrol ararcasına, toprağın derinliklerinde aradım! Hâlâ da arıyorum. Aptal gençler, şiiri kolay sanıyorlar!... Ne zamandan beri arıyordu? Üç yaşından beri.

Çocukluğunda, ablaları Tevfik Fikret'ten şiirler okurlardı. Onlardan etkilenirdi. O okudukları şeyin mektup olduğunu sanırdı. Her şiir, başkasınca yazılmış, gönderilmiş bir mektuptu küçük Fazıl'a göre.. Annesi de Yunus'tan ilahiler okurdu, onlardan da etkilenirdi. Makamla okurdu annesi ilahileri... Bütün bunların etkisiyle kendisi şiir söylemeye özenirdi. Okula gitmek için sabırsızlanırdı. Bir an önce şiir söylemeyi öğrenmek için. O yaşta sanıyordu ki, okullara gidenlerin hepsi orada şiir okuyup şiir yazıyorlar! İnancı tamdı üstadın: Kuran'ın, "Cezbe halinde zaptedilmiş gök sözler" olarak tanımlıyordu. Dua ise, bir elektrik olayı gibiydi, ona göre. Yoğunlaşma olunca, aydınlanma gerçekleşirdi. Duaya va Tanrı'ya inanmıştı hep, evet... (Dahası Kuran gibi yazmak isterdi. Yüzyıllarca etkisi sürsün, dillerden düşmesin isterdi...) Bu inançla birlikte günahlar da işlemişti ama... İşret etmiş, genelevlere gitmiş, "cemali ahsen mahbub"ların ellerini tutmuştu. Ama, bütün bunlar inancına gölge düşüremezdi. O hâlâ, her gece yatmadan önce, Tanrı'sına şöyle yakarmadan günün sayfasını çevirmiyordu: "Tanrım, bana şiirimi yazdır!"

 

Necati Güngör tarafından kaleme alınan bu yazı, Negatif dergisinin Eylül 1995 tarihli sayısından alınmıştır.

 

 

 Şiir Kitapları

 

1934   Havaya Çizilen Dünya

1940   Çocuk ve Allah
1943   Daha

1945   Çakırın Destanı

1945   Taş Devri
1949   Üç Şehitler Destanı
1950   Toprak Ana

1951   Aç Yazı
1951   İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya
1951   İstiklâl Savaşı-lnönüler
1951   Sivas'lı Karınca
1953   İstanbul Fetih Destanı
1953   Anıtkabir
1955   Asu (Yeditepe 1956 Şiir Armağanı)
1957   Delice Böcek (TDK 1958 Şiir ödülü)
1958   Batı Acısı
1958   Mevlâna'da Olmak -Gezi
1961   Hoo'lar
1961   Özgürlük Alanı
1961   Cezayir Türküsü
1962   Aylam
1963   Türk Olmak
1964   Yedi Memetler
1965   Çanakkale Destanı
1965   Dışardan Gazel
1965   Kazmalama
1965   Yeryağ
1966   Viyetnam Savaşımız
1967   Açıl Susam Açıl (çocuk şiirleri, Üsküp)
1968   Kubilay Destanı
1968   Haydi
1969   19 Mayıs Destanı
1970   Hiroşima
1970   Dört Kanatlı Kuş (şiirlerinden seçmeler)
1971   Malazgirt Ululaması
1971   Kuş Ayak (çocuklar için şiirler)
1972   Kınalı Kuzu Ağıdı
1973   Gazi Mustafa Kemal Atatürk
1974   Arkaüstü (çocuklar için )
1976   Yanık Çocuklar Koçaklaması (çocuklar için)
1977   Horoz
1977   Balina ile Mandalina'ı (çocuklar için)
1977   Hollandalı Dörtlükler
1979   Yaramaz Sözcükler (çocuklar için)
1979   Göz Masalı (çocuklar için)
1980   Yazıları Seven Ayı (çocuklar için)
1990   Uzaklarla Giyinmek (‘80-‘90 yılları şiirlerinden geniş seçmeler)

 

Ayrıca Cem Yayınevince, Dağlarca dizisinde Tüm Yapıdan toplu olarak basılan şairin Viyetnam Körü adlı bir destan-oyunu var.
 

 

ALDIĞI ÖDÜLLER

 

1946   Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük

1956   Yeditepe Şiir Armağanı

1958   Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü

1966   Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı

1967   International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)

1973   Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü

1974   Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)

1974   Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı

1977   Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Peride Celal ile paylaştı)

 

 

 Şiirlerinden...

 

 

Bitmez Sessizlik


Ben sizin kardeşinizim ha peki söyliyebilirsiniz
Nasıl evlendiğinizi
Nasıl sevmediğinizi bir gece
Peki söyliyebilirsiniz

Sonra daha eskiden o resmin günlerinde
Anneniz henüz çıldırmamıştı
Saçlarınız altın gibiydi ak omuzlarınıza değerken
Peki söyliyebilirsiniz

Ağaçlara
Gülerdiniz çok
Ve bir masal kızlığı uyutmazdı sizi orman yeşerince
Peki söyliyebilirsiniz

Sonra kaçmıştınız evinizden
Düşünceye yalnızlığa uykuya ölüme
Bir yangın yıkıntısında çırılçıplak
Peki söyliyebilirsiniz

Bir kız bir oğlan duvarlarda taş gölgeler bir kız bir oğlan
Yatmıştınız üçyüz genç bir dağ sığınağında siz
Dışarda karın kurtlar soğuğu içinizde taş çağınca bir donukluk
Peki söyliyebilirsiniz

Ben yarın gidiyorum ha bir başka karanlığa
Ben gömütlüklerle sessizim yaşlıyım sağırım
Artık sevgiye inanmıyorsunuz artık hiç kimseyi sevmiyeceksiniz peki
Peki söyliyebilirsiniz
 

 

 

Ötelerde Aramak


Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.

Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.

Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.

Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.

Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölü'm var, biri kaçmış.


Sular Bizden Akıllıdır


Sular bizden akıllıdır, daha evvel görür akşamı,
İner havadan önce, karanlığa,
Büyük bir balık gibi ortadan silinir,
Kaçışırken hayvanlar dağa.

Sular bizden akıllıdır, memnun olur,
Sadece ağaçlardan
Başka insanlardan değil.
Bizi yalnız bırakan.

Sular bizden akıllıdır, uyumaz,
Açar maviliğe, iri gözlerini.
Ve bekler bir ölüm sırrı içinde,
Kendi hayatının yerini.

 

 

 

 

 

   Kaynakça: Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi - Ataol Behramoğlu
                   www.siir.gen.tr
                  
www.adanasanat.com

                   www.biyografi.net
                  
www.aruz.com