| |
|
 |
|
26 Ağustos
1914 yılında İstanbul'da doğdu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü
Bey'in oğludur. İlk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve
Kozan'da; orta öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan
sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladı (1933).
1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun,
Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş
yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de
ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş
müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan
sonra İstanbul Aksaray'da Kitap kitapevini açtı ve
yayıncılığa başladı. Dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi
çıkardı. (Ocak 1960-Temmuz 1964). |
İlk yazısı
1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir.
İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı
şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel,
Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde
şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine bir çok ödül verilen şair
1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "Yaşayan En İyi
Türk Şairi" seçilmişti.
Daha ilk
kitabında yer alan şiirlerdeki özgün benzetme ve metaforlar,
özgün ve yoğun şiir dünyasıyla büyük bir şiir yeteneği olduğunu
kanıtlayan Dağlarca'nın bu ilk şiirlerinde simgeci ve sezgici
öğelerle Necip Fazıl mistisizminden etkilenmeler (Geceler,
v.b.) görülüyor. Fakat Dağlarca'da (Çocuk ve Allah'ta
daha yoğun biçimde gördüğümüz) gizemci öğeler, Necip
Fazıl'dakinden farklı olarak, bir yöntemin ya da dünya görüşünün
değil, duyarlılıkların, şairin ruhsal durum ve psikolojisinin
sonucudur. Bu anlamda, Dağlarca'nın bu dönemini 'sezgicilik'
kavramıyla tanımlamaya çalışmak daha doğru olur. İlk örneklerini
Havaya Çizilen Dünyada gördüğümüz bu özgün şiir dünyası,
Çocuk ve Allah'ta büyük bir yoğunluktadır. Bu kitapta,
varlığın gizlerinin araştırılışı, çocukluk dünyası, insan
yaşamının nice ince ayrıntıları, genellikle klasik kıta
biçimlerinde ve uyaklı şiirlerle, o güne kadar şiirimizde örneği
bulunmayan yeni ve eşsiz güzellikte imgelerle, kişisel yaşamın
en uzak anılarından, çağrışımlarından kaynaklanan derin ve içten
bir lirizmle, az rastlanır bir gözlem ve anlatım gücüyle
yansıtılmıştır. Bu özellikleriyle, Çocuk ve Allah,
yayınlanışından bu yana, etkileri kuşaktan kuşağa süren bir şiir
dünyasının kitabı olarak, (kimi şiirlerdeki özürlü dizelere,
uyak uğruna yapılmış izlenimi veren kimi dizeler ve kimi zorlama
uyaklara, kimi yerde yalınlıktan uzaklaşan, çok kişiselleşen
simge ve tanımlara karşın) şiirimizin baş yapıtlarından biri
olmuştur. Her kitabında yeni konulara ve yeni söyleyiş
özelliklerine açılan, bu anlamda da şiirimizde (ancak Nâzım
Hikmette görebildiğimiz) bir üretkenliğin ve kendini yenileme
başarısının temsilcisi olan Dağlarca, Toprak Anada köylü
konuşma dilini araştırarak ve onu kendi şiir potasında
yoğurarak, köylü yaşamının atmosferini, bir destan bütünlüğü
içinde, doğasıyla, insanlarının düşünce ve anlatım biçimleriyle,
bu yaşamın kıraç ve tekdüze rengiyle yansıtmayı başarmış,
öykünmeden ve özentiden uzak, içten bir memleketçi, toplumcu
şiir kurabilmiştir. Batı Acısı Batı'yla bir
hesaplaşmadır. Dağlarca'nın daha sonraki şiirlerinde göreceğimiz
güncel toplumcu şiirlerinin ses tonu ve söyleyiş özellikleri de
ilk kez bu kitaptaki şiirlerinde belirmektedir. Kimi zaman aşırı
denebilecek dil ve kavram soyutluklarına karşın, her yeni
kitabıyla dilci ve düşünür şair kimliği büyüyen, çağdaş
şiirimizi (belki yine Nâzım Hikmetle karşılaştırılabilecek kadar
çok sayıda) yeni ses ve söyleyiş olanaklarıyla zenginleştiren
Dağlarca, halk şiiri ve hece öğelerinden, türkülerden,
tekerlemelerden yararlanarak yazdığı şiirlerin yer aldığı
Horozla, yurtseverliğin, toplumsal adaletsizliğe karşı
oluşun ve antiemperyalizmin, en güncel konularda da yüreklice
konuşmanın seçkin örneklerini vermiştir. Nötron Bombası,
gerçekten de 'bütün antenlerini germiş’ bir şairin kitabıdır.
Çıplak'ta sevgi ve sevişme felsefesinin klasik yalınlıkta,
güzellikte şiirleri var. Yunus Emre'de Olmak'ta Yunus'un
çağdaş bir yorumunu buluyoruz. Fazıl Hüsnü Dağlarca (akılalmaz
çoklukta ürün veren bir sanatçılığın kaçınılmaz özürü olan —özde
ve biçimde— bazı tekrarlara ve yapıtları arasında düzey
farklılıklarına karşın) bilinçaltının ve sezgilerin
derinliklerinden, kişinin ve toplumun en güncel sorunlarına
kadar, insan, evren, zaman, doğa, varlık, yokluk, tarih ve
toplum konularında ölçüsüz genişlikte bir içerik zenginliğine
sahip ve buna bağlı olarak da çağdaş şiirimize niceliksel ve
niteliksel olarak büyük anlatım olanakları kazandıran
şiirleriyle, son yüzyıl Türk şiirinin dünya ölçüsünde büyük
değerlerindendi. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler: "Sanat
eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir
pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir."
Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı 15 Ekim 2008 tarihinde kaybettik.
Fazıl
Hüsnü Dağlarca Hakkında
Necati Güngör
Onu ilk kez,
Şehzadebaşın'daki kitapçı dükkanında tanıdım. Hani, dükkan
demeye bin tanık isteyen o süfli, parmak kalınlığında toz içinde
yüzen garip mekanda... Çoğu zaman dükkanın kapısı kapalıydı;
kendisi içeride, birtakım kitap ve kâğıt yığınlarının arasında,
gözlüğü alnının üstünde, insanların bir akarsu gibi hiç durmadan
geçtiği caddeye, kaldırıma bakar, bakardı öyle. Durup
vitrindeki, sanki yüzyıllardan beri unutulmuşcasına tozlu
kitaplara baksanız; onunla göz göze gelseniz bile, ne sizi
görür, ne de ilgisini çekerdiniz!
Bu zamanlarda
şiir yazar, şiir düşünürdü de ondan... Üniversitenin hemen
koltukaltı bir yerdi orası. Fen fakültesi'nin duvarlarını, yan
kapısını görürdünüz boydan boya. Üniversite bir cadı kazanı gibi
kaynardı her gün. Sancılı toplumun ağrıları caddeye, üstadın
burnunun dibine kadar taşardı çoğu kez. Ve ben, Anadolu'dan
tozlu ayakkabılarımla henüz gelmiş, tıfıl bir edebiyat
mereklısı, çiçeği burnunda bir üniversiteli olarak, ilk gördüğüm
gün, bu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, diye mim koymuştum; burası da
onun ünlü dükkanı... Zaten, dükkan kapısının üstündeki kitap
yazısından da belliydi; Varlık dergisinde, burada çekilmiş bir
resmi mi yayınlanmıştı ne...
|
 |
|
Şiir
yazmadığı saatlerde dükkan kapısını aralık tutar, sözümona
müşteri beklerdi... Kimileyin içeri dalardım, o saatlerde.
Fiyatları birkaç yıl öncesinde kalmış, gökte arasanız
bulamayacağınız birçok hikâye ve şiir kitaplarından
edinirdim.
Kitapların üstündeki kalın toz tabakasını bir bezle siler,
altından inanılmaz ucuzluktaki ederleri ortaya çıkarırdık
birlikte... Elli kuruş, yetmiş beş kuruş, yüz elli kuruş,
iki lira... Bu fiyatlar üzerinden bir de indirim yapardı
üstat! Sorduğum meraklı sorular ilgisini çekerdi belki;
kendisinin sorduklarına verdiğim yanıtlara şaşardı belki
de... Bu nedenle, öyle herkese yapmadığı bonkörlükle,
kitaplarını daha ucuza satardı bana... Zamanla Tahsin
Yücel'i, Oktay Akbal'ı, Salah Birsel'i de orada görüp
tanıyacaktım ilk kez olarak... |
Yetmişli
yılların başıydı; ve kanayan toplumsal bir yaşam hüküm
sürüyordu... Üstat, toplumdaki ve dünyadaki gelişmeleri, orada,
o tozlu kitaplar arasında, pırıl pırıl bir tarih bilinciyle
izliyor, değerlendirmeler yapıyor, günü gününe şiirini
yazıyordu. Politik içerikli şiirlerini de, Doğan Avcıoğlu'nun
çıkardığı "Devrim" gazetesinde yayımlıyordu: Ve en son şiirinin
çıktığı gazete sayfasını, dükkanın camına asıyor, gelip geçenler
okusun istiyordu.
Üniversitelilerle burun buruna olduğu için, onların
davranışlarını, psikolojilerini, gençlik coşkusunu, bilinç ve
kültür düzeylerini de çok yakından gözlemliyordu üstat. Bu
konuda ilginç saptamaları vardı: sözgelimi felsefe
öğrencilerini, kendine özgü yöntemlerle sınavdan geçiriyor ve
karşılaştığı durumları bir türlü benimseyemiyorlardı haklı
olarak. Ona göre felsefe öğrenimi görecek, felsefeyi kavrayacak,
dahası felsefe yapabilecek kişilerin ince bir zekaya, kültür
birikimine sahip olmaları gerekirdi. Oysa felsefe bölümüne düşük
puanla öğrenci alındığı için, bu niteliklerden yoksun, alt kesim
çocukları rağbet ediyorlardı ve onlardan felsefeci çıkması
olanaksızdı neredeyse.
Öğrenci
eylemlerinin, şirazesinden çıkmış başkaldırıların,
çılgınlıkların, "genç" insanın karakterinde var olan bir özellik
olduğunu, dolayısıyla onları suçlamadan önce anlamaya
çalışılması gerektiğini düşünüyordu. Kendisinden biliyordu o,
deli kan'ın insana neler yaptırdığını... Daha teğmenken, soyadı
"Ergüder" olan bir komutanın bu er gütme iddiasını protesto
etmek amacıyla, kendi soyadını değiştirmişti: Komutan, "adın
ne?" diye sorunca; "Fazıl Eretap, komutanım!" yanıtını vermişti
bir gün. Komutana, ere tapmak biraz tuhaf gelmişse de,
kuşkulanmadığı için üzerinde durmamıştı. Yoksa o gece, nöbetçi
çizelgesine bir göz atsa, yakalardı yalanını... Bu insanın ancak
o yaşlarda göze alacağı bir serüvendir, diyordu. İnsan gençken
her şeyi yapar.
Gündüzleri
dükkanında (kendi deyimiyle posta kutusuydu orası, bütün
mektupları oraya geliyordu, adresi belli olsun diye dükkanı
kapatmıyordu!) kah şiir yazarak, kah edebiyatçı dostlarıyla
tavla oynayarak, kendisine uğrayan bencileyin meraklı kişilerle
söyleşiler yaparak oyalanırken; geceleri Beyoğlu'nda can
eğliyordu. Yetmişli yılların Beyoğlu'nda, bazen namlı
lokantalarda, kafeteryalarda (ağzının tadına da düşkündü hani,
bir öğünde iki kuzu başı yediği oluyordu) alkolden nasibini
alıyor; bazen karanlık sokaklara dalıp gözden yitiyordu. Tarık
Dursun K.'ya sorarsanız, o bir "Karanlıklar Prensi"ydi; gecenin
siyah örtüsü altında neler yaptığını kendisi anlatmaz, başkaları
da asla bilmezlerdi! İşin gerçeği yalnız adamdı o, yaşamında
kimseleri istemiyordu; yalnızlığını alkolle renklendiriyordu.
Ama bir seçimdi bu; insanlar ondan değil, tersine, o,
insanlardan kaçıyordu. Ancak o izin verdiği ölçüde yanında,
yakınında yer alabilirdiniz.
Sonra Kadıköylü
oldu Dağlarca. İstanbul'un bu yakasını seçti kendisine mekan
olarak. Şiirini, yalnız dünyasını, prensi olduğu karanlığı bu
yakaya taşıdı. Önce Çamlıca'ya mı yerleşti ne? Orada,
gazetelerin birinci sayfalarına kadar yansıyan bir ev sahibi
serüveni oldu. Kapısına dayanıp maraza çıkaran ev sahibini
keserle yaralayıp mahkemelik oldu...
Ardından,
Harem'le Çiçekci arasında yer alan ve İhsaniye diye bilinen
semte geldi. Bir apartmanın giriş katında bir daire almıştı.
Seksenli yılların ilk yarısıydı, yanılmıyorsam, bu semte
geldiğinde. Karşılaştığımızda, benim de aynı yerde, birkaç
apartman ötesinde olduğumu öğrenince, daha bir yakınlık
göstermişti. Hatta, pek az kişiye gösterdiği içtenlikle mahalle
kahvesinde, Karacaahmet Mezarlığı'na karşı oturmuş uzun uzun
söyleşmiştik ve de çay paralarını üstat bizzat ödemişti!
Dizkapağının
kireçlenip hafif hafif aksamaya başladığı, yine de bastonsuz
gezdiği yıllardı işte. Apartman yöneticisiyle, komşularıyla,
mahalle bakkalıyla başı dertten kurtulmuyordu. Bir de tabii,
evini temizlemeye gelen hizmetçilerle... Apartman yöneticisini,
penceresinin önüne kömür külü döktürüyor diye dava ediyordu.
Yalnız ve yaşlı bir adamdır, ziyaretine gidelim de sevap
kazanalım diye kapısını çalan komşularını asık bir yüzle geri
çeviriyordu. Hizmetçilerse sürekli bir şeyler alıp
götürüyorlardı evden...
Tipik bir bekar
eviydi orası. Pencerelere perde takmayı sevmiyordu üstat;
nedenini sorunca; "Neyimi saklayacağım?" karşılığını veriyordu.
Odalar açılmamış paketler ve kitap yığınları ve de -içkiyi
bırakmamıştı henüz- rakı şişeleriyle (ucuzken alınıp
stoklanmıştı) doluydu. Yine bomboş olan salonun bir köşesine
çalışma masasını atmış, el kadarcık bir yerden denizin mavisini
seyrederken, sabahtan öğlene kadar eski Türkçe harflerle şiirler
yazıyordu. Harem'in gün boyu süren gürültüsü arasında vapur
düdükleri, kampana sesleri, satıcı figanları ona eğlenceli
geliyordu.
Daha sonraki
saatlerde, yardımcı diye tuttuğu, aylığa bağladığı bir çocuk
geliyordu eve; şiirleri temize çekiyordu günü gününe. Birlikte,
üstatın elleriyle yapılmış tavuklu pilavdan yiyorlar; ikindi
vaktine yakın demlerde de, yine birlikte çıkıyorlardı. Çocuk
kendi yoluna, üstat da Kadıköy kahvelerine, lokantalarına,
meyhanelerine... Yakın zamanlara kadar, ayda on beş gün
meyhanelerin "mukassi" yüzüne gülüyordu Dağlarca. Buralarda
demlenip kendince "tefekkür" eyliyordu da, hayranları gelip
masasına çöreklenmezlerse.
İşte bundan
kemali ciddiyetiyle davacıydı üstat! Tanıyıp tanımadığı, sevip
sevmediği olur olmaz şiirseverler Dağlarca'nın keyfini
kaçırabiliyorlardı. Bu yüzden, genellikle edebiyatçı
müdavimlerin keşfetmediği meyhaneleri seçiyordu. Yani yalnız
başınalığı seçiyordu bir anlamda... Rakısını, mezesini bir tamam
ısmarlıyor, saza, söze, sohbete, kadeh yoldaşına gereksinim
duymadan demleniyordu öyle. Şununla da övünüyordu: İçkiliyken
tek mısra bile yazmamıştı.
Ama şimdilerde
bırakmıştı içkiyi. Ufak tefek sağlık sorunları vardı nicedir:
Bacağında kireçlenme, gözünün birinin küçülmesi vs... Ta,
Çiçekçi'den Kadıköy'e taşınma derdi olmasın diye de, ordaki
evini bırakıp, Mühürdar'da bir ev satın almıştı bu kez.
Hemen tüm
gününü, Kadıköy'ün otobüs duraklarına bakan, bilardo
tıkırtılarının eksik olmadığı kahvehanede geçiriyordu...
Kendisini arayanlar orda buluyor, gazetesini orda okuyor, küçük
bir kağıda yazıp ceketinin iç cebinde taşıdığı son şiirlerini
orda sunuyordu konuklarına.
Çevresindekiler
"mütekait" bir yalnız adam, zavallı yaşlı sanıyorlardı belki
de... Oysa kalın camlı gözlüklerinin ardında ışıldayan cin
bakışlarla, dünyada ve Türkiye'de olup biten her şeyi büyük bir
dikkatle izliyordu, elinin altındaki bastona dayana dayana...
Çevresinden, gazetesine "tasallut"ta bulunanlara asla ödün
vermiyordu: Şöyle açıklıyordu bunun nedenini de: "Bana mikrop
geçiriyorlar; gazete okurken öksürüp tıksırıyorlar... Başkasının
okuduğu gazeteyi asla okumam."
Dağlarca için,
belki de yaşamı boyunca, "başkaları cehennem"di! Hiçbir
toplantıya katılmazdı... Şair dostlarınınki hariç. Hiçbir yerde
konuşma yapmazdı. İmza günlerinde onu göremezdiniz. Resim
çektirmeyi, banda konuşmayı asla istemiyordu. Kendisinden sonra
sesi, resmi kalsın istemiyordu. Çünkü şair, yarı Tanrı
sayılırdı. Tanrı nasıl ki, görünmez, ama varlığı bilinirdi; şair
de öyle olmalıydı. Şiirleri elden ele, dilden dile dolaşmalı,
ama kendisi görünmemeliydi!
Bir defasında,
hiç kıramayacağı birinin, Baki Süha Edipoğlu'nun hazırladığı,
şairlerin kendi sesleriyle şiirleri programına katılması için
ısrar edilmişti. Yine de şiirleri kendi okumamıştı; başkasının
okuduğu şiirlere, kendisi sesiyle imza atmıştı o kadar...
Onu
ilgilendiren tek şey, şiirin yazılmasıydı! "Burnumun kılı
ağardı, hâlâ şiirle uğraşıyorum" diyordu. Şiiri, tıpkı petrol
ararcasına, toprağın derinliklerinde aradım! Hâlâ da arıyorum.
Aptal gençler, şiiri kolay sanıyorlar!... Ne zamandan beri
arıyordu? Üç yaşından beri.
Çocukluğunda,
ablaları Tevfik Fikret'ten şiirler okurlardı. Onlardan
etkilenirdi. O okudukları şeyin mektup olduğunu sanırdı. Her
şiir, başkasınca yazılmış, gönderilmiş bir mektuptu küçük Fazıl'a
göre.. Annesi de Yunus'tan ilahiler okurdu, onlardan da
etkilenirdi. Makamla okurdu annesi ilahileri... Bütün bunların
etkisiyle kendisi şiir söylemeye özenirdi. Okula gitmek için
sabırsızlanırdı. Bir an önce şiir söylemeyi öğrenmek için. O
yaşta sanıyordu ki, okullara gidenlerin hepsi orada şiir okuyup
şiir yazıyorlar! İnancı tamdı üstadın: Kuran'ın, "Cezbe halinde
zaptedilmiş gök sözler" olarak tanımlıyordu. Dua ise, bir
elektrik olayı gibiydi, ona göre. Yoğunlaşma olunca, aydınlanma
gerçekleşirdi. Duaya va Tanrı'ya inanmıştı hep, evet... (Dahası
Kuran gibi yazmak isterdi. Yüzyıllarca etkisi sürsün, dillerden
düşmesin isterdi...) Bu inançla birlikte günahlar da işlemişti
ama... İşret etmiş, genelevlere gitmiş, "cemali ahsen
mahbub"ların ellerini tutmuştu. Ama, bütün bunlar inancına gölge
düşüremezdi. O hâlâ, her gece yatmadan önce, Tanrı'sına şöyle
yakarmadan günün sayfasını çevirmiyordu: "Tanrım, bana şiirimi
yazdır!"
Necati Güngör tarafından kaleme alınan bu yazı, Negatif
dergisinin Eylül 1995 tarihli sayısından alınmıştır.
Şiir Kitapları
1934
Havaya Çizilen Dünya
1940
Çocuk ve Allah
1943 Daha
1945
Çakırın Destanı
1945
Taş Devri
1949 Üç Şehitler Destanı
1950 Toprak Ana
1951
Aç Yazı
1951 İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya
1951 İstiklâl Savaşı-lnönüler
1951 Sivas'lı Karınca
1953 İstanbul Fetih Destanı
1953 Anıtkabir
1955 Asu (Yeditepe 1956 Şiir Armağanı)
1957 Delice Böcek (TDK 1958 Şiir ödülü)
1958 Batı Acısı
1958 Mevlâna'da Olmak -Gezi
1961 Hoo'lar
1961 Özgürlük Alanı
1961 Cezayir Türküsü
1962 Aylam
1963 Türk Olmak
1964 Yedi Memetler
1965 Çanakkale Destanı
1965 Dışardan Gazel
1965 Kazmalama
1965 Yeryağ
1966 Viyetnam Savaşımız
1967 Açıl Susam Açıl (çocuk şiirleri, Üsküp)
1968 Kubilay Destanı
1968 Haydi
1969 19 Mayıs Destanı
1970 Hiroşima
1970 Dört Kanatlı Kuş (şiirlerinden seçmeler)
1971 Malazgirt Ululaması
1971 Kuş Ayak (çocuklar için şiirler)
1972 Kınalı Kuzu Ağıdı
1973 Gazi Mustafa Kemal Atatürk
1974 Arkaüstü (çocuklar için )
1976 Yanık Çocuklar Koçaklaması (çocuklar için)
1977 Horoz
1977 Balina ile Mandalina'ı (çocuklar için)
1977 Hollandalı Dörtlükler
1979 Yaramaz Sözcükler (çocuklar için)
1979 Göz Masalı (çocuklar için)
1980 Yazıları Seven Ayı (çocuklar için)
1990 Uzaklarla Giyinmek (‘80-‘90 yılları
şiirlerinden geniş seçmeler)
Ayrıca Cem
Yayınevince, Dağlarca dizisinde Tüm Yapıdan toplu olarak basılan
şairin Viyetnam Körü adlı bir destan-oyunu var.
ALDIĞI ÖDÜLLER
1946
Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956
Yeditepe Şiir Armağanı
1958
Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966
Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967
International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
1973
Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974
Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974
Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977
Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Peride Celal ile paylaştı)
Şiirlerinden...
Bitmez Sessizlik
Ben sizin kardeşinizim ha peki söyliyebilirsiniz
Nasıl evlendiğinizi
Nasıl sevmediğinizi bir gece
Peki söyliyebilirsiniz
Sonra daha eskiden o resmin günlerinde
Anneniz henüz çıldırmamıştı
Saçlarınız altın gibiydi ak omuzlarınıza değerken
Peki söyliyebilirsiniz
Ağaçlara
Gülerdiniz çok
Ve bir masal kızlığı uyutmazdı sizi orman yeşerince
Peki söyliyebilirsiniz
Sonra kaçmıştınız evinizden
Düşünceye yalnızlığa uykuya ölüme
Bir yangın yıkıntısında çırılçıplak
Peki söyliyebilirsiniz
Bir kız bir oğlan duvarlarda taş gölgeler bir kız bir oğlan
Yatmıştınız üçyüz genç bir dağ sığınağında siz
Dışarda karın kurtlar soğuğu içinizde taş çağınca bir donukluk
Peki söyliyebilirsiniz
Ben yarın gidiyorum ha bir başka karanlığa
Ben gömütlüklerle sessizim yaşlıyım sağırım
Artık sevgiye inanmıyorsunuz artık hiç kimseyi sevmiyeceksiniz
peki
Peki söyliyebilirsiniz
Ötelerde Aramak
Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.
Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.
Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.
Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.
Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölü'm var, biri kaçmış.
Sular Bizden Akıllıdır
Sular bizden akıllıdır, daha evvel görür akşamı,
İner havadan önce, karanlığa,
Büyük bir balık gibi ortadan silinir,
Kaçışırken hayvanlar dağa.
Sular bizden akıllıdır, memnun olur,
Sadece ağaçlardan
Başka insanlardan değil.
Bizi yalnız bırakan.
Sular bizden akıllıdır, uyumaz,
Açar maviliğe, iri gözlerini.
Ve bekler bir ölüm sırrı içinde,
Kendi hayatının yerini.
Kaynakça:
Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri
Antolojisi - Ataol Behramoğlu
www.siir.gen.tr
www.adanasanat.com
www.biyografi.net
www.aruz.com
|
|