e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Geçmişle Gelecek Arasında

Hannah Arendt    

 

 

Hakikat ile siyasetin birbiriyle uyuşmayan kavramlar olduğundan kimsenin bir şüphesi yoktur ve bilindiği kadarıyla hiç kimse “doğruluğu” siyasî erdemler arasında saymamıştır. Yalan, sadece siyasetçinin ya da demagogun değil, devlet adamlığı zanaatının da her zaman için gerekli ve haklı bir gereci olarak kabul edilmiştir.

Zerdüştilik dışında büyük dinlerden hiç birinin “yalan yere tanıklık etmek” haricinde, başlı başına “yalan söylemek” gibi bir şeyi büyük günahlar listesine almamış olmasının da bunda bir payı var mıdır? Yalan söylemek, ancak Püriten ahlakın ortaya çıkmasıyla ciddi suçlar arasına dâhil edilmiştir; ve Püriten ahlakı da, ilerlemesi, bilim adamlarının sözlerine mutlak itimat edilebilir kişiler olması gibi sağlam bir temel üzerinde temin edilmiş örgütlü bilimin doğuşuyla çakışmaktadır.

Lessing’in şu sözlerinin (“Bırakın herkes doğru sandığı şeyi söylesin, asıl hakikati de Tanrıya emanet edin”) modern öncesi felsefe için şöyle bir anlamı olurdu: İnsan hakikati [almaya] muktedir değildir; demek ki insanın hakikat diye bildiği her şey salt kanılardan (...) ibarettir. Oysa Lessing için tam tersi bir anlamı vardı: Tanrıya şükürler olsun ki Hakikati bilmiyoruz; hâttâ-birlikte yaşayan insanlar için insan söylevinin sâhip olduğu bitip tükenmez zenginliklerin, Tek Bir hakikatten sonsuz kere daha büyük anlam ve önem taşıdığına dair içgörünün-bulunmadığı yerde bile, insan aklının zayıflığına duyulan inanç, 18. yüzyıldan itibaren hiç bir şikayet veya yakınma konusu olmadan her yere hâkim olmuştur.

İnsan aklının yanılmazlığına hâlâ inanmakta olan ve ekseriyetle yanlış olarak düşünce ve konuşma özgürlüğünün şampiyonu ilan edilen Spinoza, “her insan(ın) kendi düşüncelerinin efendisi olması(nın) geri alınamaz doğal bir hak” olduğunu, “herkesin zihni(nin) kendine ait” olduğunu ve beyinlerin, damak zevkleri kadar birbirlerinden farklı olduğunu öne sürmüş ve buradan şöyle bir sonuca ulaşmıştı: “ortadan kaldırılamayacak olanı tanımak en iyisidir” ve özgür düşünceyi yasaklayan yasalar olsa olsa “düşündüğü ile söylediği birbirini tutmayan insanlar” yaratabilir, dolayısıyla “iyi imanın çürümesi”ne yol açar, “sadakatsizliği...besler.”

Bir eğretileme ile ifade edersek, tutarlı yalan ayaklarımızın altından toprağı çektiği gibi bize üzerine basılabileceğimiz başka bir zemin de vermez.

(Montaigne’nin kelimeleriyle “Hakikat gibi yalanın da bir yüzü olsaydı nerede olduğumuzu daha iyi bilirdik, çünkü o zaman yalancının söylediklerinin tam tersini alırdık”.)

İktidardakiler her tür tertibe girebilirler ama hakikatin yerini alabilecek, yaşama şansı olan [bir şeyi] ne keşfedebilir ne de icat edebilirler. İkna ve şiddet hakikati yok edebilir ama yerini alamazlar. Bu durum olgusal hakikat için geçerli olduğu gibi akli ya da dinî hakikat için de geçerlidir.

Kavramsal olarak ifâde edersek değiştiremeyeceğimiz şeye hakikat diyebiliriz; metaforik olarak ifâde edersek de hakikat denen şey ayağımızı bastığımız toprak, üstümüzde uzanan gökyüzüdür.

 

Geçmişle Gelecek Arasında - Hannah Arendt    

  

 


Halit Yıldırım'a teşekkürlerimizle

Denizce

14.07.2009