Hakikat ile siyasetin birbiriyle uyuşmayan kavramlar
olduğundan kimsenin bir şüphesi yoktur ve bilindiği kadarıyla
hiç kimse “doğruluğu” siyasî erdemler arasında saymamıştır.
Yalan, sadece siyasetçinin ya da demagogun değil, devlet
adamlığı zanaatının da her zaman için gerekli ve haklı bir
gereci olarak kabul edilmiştir.
Zerdüştilik dışında büyük dinlerden hiç birinin “yalan yere
tanıklık etmek” haricinde, başlı başına “yalan söylemek” gibi
bir şeyi büyük günahlar listesine almamış olmasının da bunda bir
payı var mıdır? Yalan söylemek, ancak Püriten ahlakın ortaya
çıkmasıyla ciddi suçlar arasına dâhil edilmiştir; ve Püriten
ahlakı da, ilerlemesi, bilim adamlarının sözlerine mutlak itimat
edilebilir kişiler olması gibi sağlam bir temel üzerinde temin
edilmiş örgütlü bilimin doğuşuyla çakışmaktadır.
Lessing’in şu sözlerinin (“Bırakın herkes doğru sandığı şeyi
söylesin, asıl hakikati de Tanrıya emanet edin”) modern öncesi
felsefe için şöyle bir anlamı olurdu: İnsan hakikati [almaya]
muktedir değildir; demek ki insanın hakikat diye bildiği her şey
salt kanılardan (...) ibarettir. Oysa Lessing için tam tersi bir
anlamı vardı: Tanrıya şükürler olsun ki Hakikati bilmiyoruz;
hâttâ-birlikte yaşayan insanlar için insan söylevinin sâhip
olduğu bitip tükenmez zenginliklerin, Tek Bir hakikatten sonsuz
kere daha büyük anlam ve önem taşıdığına dair
içgörünün-bulunmadığı yerde bile, insan aklının zayıflığına
duyulan inanç, 18. yüzyıldan itibaren hiç bir şikayet veya
yakınma konusu olmadan her yere hâkim olmuştur.
İnsan aklının yanılmazlığına hâlâ inanmakta olan ve
ekseriyetle yanlış olarak düşünce ve konuşma özgürlüğünün
şampiyonu ilan edilen Spinoza, “her insan(ın) kendi
düşüncelerinin efendisi olması(nın) geri alınamaz doğal bir hak”
olduğunu, “herkesin zihni(nin) kendine ait” olduğunu ve
beyinlerin, damak zevkleri kadar birbirlerinden farklı olduğunu
öne sürmüş ve buradan şöyle bir sonuca ulaşmıştı: “ortadan
kaldırılamayacak olanı tanımak en iyisidir” ve özgür düşünceyi
yasaklayan yasalar olsa olsa “düşündüğü ile söylediği birbirini
tutmayan insanlar” yaratabilir, dolayısıyla “iyi imanın
çürümesi”ne yol açar, “sadakatsizliği...besler.”
Bir eğretileme ile ifade edersek, tutarlı yalan ayaklarımızın
altından toprağı çektiği gibi bize üzerine basılabileceğimiz
başka bir zemin de vermez.
(Montaigne’nin kelimeleriyle “Hakikat gibi yalanın da bir
yüzü olsaydı nerede olduğumuzu daha iyi bilirdik, çünkü o zaman
yalancının söylediklerinin tam tersini alırdık”.)
İktidardakiler her tür tertibe girebilirler ama hakikatin
yerini alabilecek, yaşama şansı olan [bir şeyi] ne keşfedebilir
ne de icat edebilirler. İkna ve şiddet hakikati yok edebilir ama
yerini alamazlar. Bu durum olgusal hakikat için geçerli olduğu
gibi akli ya da dinî hakikat için de geçerlidir.
Kavramsal olarak ifâde edersek değiştiremeyeceğimiz şeye
hakikat diyebiliriz; metaforik olarak ifâde edersek de hakikat
denen şey ayağımızı bastığımız toprak, üstümüzde uzanan
gökyüzüdür.