|
Yazarın Notu
Kristal bir kürem yok. Yine de, mükemmel olmasa da geçmişi
anlama ve geleceği tahmin etme konusunda beni öne çıkaran iyi
yöntemlerim var. Yüzyıl sonrasını tahmin etmek uçuk bir etkinlik
olarak görünebilir fakat umut ettiğim gibi şunu göreceksiniz, bu
kesinlikle mantıklı, mümkün bir süreç ve uçuk değil.
Bu kitapta, geleceğe dair öngörülerimi aktarmaya çalışıyorum.
Tabii ki pek çok ayrıntı yanlış çıkabilir. Fakat hedef en geniş
haliyle temel eğilimleri – jeopolitik, teknolojik, demografik,
kültürel, askeri – ortaya koymak ve gelecekte yaşanabilecek
büyük olayları belirlemektir. Dünyada bugün işlerin nasıl
yürüdüğü ve gelecekte de nasıl yürüyeceğine dair bir şeyler
açıklayabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim.
TEKLİF
Amerikan Çağına Bir Giriş
1900 yılının yazında o dönemde dünyanın başkenti olan
Londra'da yaşadığınızı hayal edin. Avrupa doğu yarım küreyi
egemenliği altında tutmaktadır. Avrupa barış içindedir ve
zenginlik içinde yaşamaktadır.
Kendinizi şimdi 1920 yılının yazında hayal edin. Avrupa
yıpratıcı bir savaş sonucunda, büyük bir yıkım yaşamıştır. Kıta
parçalanmıştır. Avusturya-Macaristan, Rusya, Alman ve Osmanlı
imparatorlukları yok olmuş ve yıllarca süren savaşlar sonucunda
milyonlarca insan ölmüştür.
1940 yılının yazında yaşadığınızı hayal edin. Almanya
kendisini yeniden yapılandırmakla kalmamış, aynı zamanda
Fransa'yı işgal etmiştir ve Avrupa'ya kafa tutmaktadır. Komünizm
varlığını sürdürmektedir ve artık Nazi Almanyası ile
müttefiktir. İngiltere tek başına Almanya'ya karşı koymaktadır
ve bu bakış açısından bakıldığında pek çok mantıklı insana göre
savaş sone ermiştir. Oysa bin yıllık Alman İmparatorluğu bir
yüzyıl boyunca Avrupa'nın yazgısını belirlemektedir.
Şimdi 1960 yılının yazında olduğunuzu hayal edin. Almanya
savaş boyunca büyük yıkımlar yaşamıştır. Amerika Birleşik
Devletleri ve Sovyetler Birliği tarafından parçalanmıştır.
Avrupa imparatorlukları çöküş yaşamaktadır ve ABD ve SSCB mirası
paylaşmak için kıyasıya mücadele içindedir.
Şimdi 1980 yılının yazında olduğunuzu hayal edin. Amerika
Birleşik Devletleri yedi yıl süren bir savaşın sonunda Sovyetler
Birliği tarafından değil, komünist kuzey Vietnam tarafından
yenilgiye uğratılmıştır. ABD geri çekilmek durumunda kalmıştır.
Şimdi ise 2000 yılının yazında olduğunuzu hayal edin.
Sovyetler Birliği tamamen çökmüştür. Çin isim olarak hâlâ
komünisttir fakat uygulamada kapitalist olmuştur. NATO, eski
Sovyetler Birliği bölgelerini de kapsayacak şekilde Doğu Avrupa
boyunca etkinlik alanını genişletmiştir.
Ardından 11 Eylül 2001 gelmiştir ve dünya bir kez daha
tepetaklak olmuştur.
Yirmi Birinci Yüzyıl
Birleşik Devletler ekonomik, askeri ve politik olarak
dünyanın en güçlü ülkesidir. İspanyol-Amerikan Savaşı'nda olduğu
gibi, şimdiden itibaren yüzyıl boyunca Birleşik Devletler ve
radikal İslamcılar arasında bu dönemi kapsayan bir savaş hüküm
sürecektir.
Birleşik Devletler'in tabiatında mevcut olan güç onun
coğrafik konumunu gereği olarak ikiye katlamıştır ve ABD'yi
yirmi birinci yüzyılın temel aktörü yapmıştır. Bu gerçeklik onun
sevilmesini sağlayamaz. Tersine olarak, onun gücü ondan
korkulmasına neden olmaktadır.
Yirmi birinci yüzyılın başlangıcına Amerikan Çağı'nın şafağı
olarak baktığımızda göreceğimiz ilk şey halifeliği yeniden
yaratma arayışında olan Müslüman bir grubun yaptığı eylem
olmuştur. Onların nihai hedefi Atlantik'ten Pasifik'e kadar
uzanan büyük bir İslam İmparatorluğu oluşturmaktır.
Birleşik Devletler savaşlar kazanma gereksinimi duymaz. Onun
gereksinim duyduğu şey basit olarak karşı tarafta bir karmaşa
yaratmak ve kendisiyle mücadele edebilecek derecede büyük bir
güç oluşumunun meydana gelmesini engellemektir. Bir seviyede,
yirmi birinci yüzyıl askeri operasyonlardan daha fazla olarak
Birleşik Devletler'in karşısındaki güçlerin kuvvetini
zayıflatmak için yaptığı bir dizi müdahalenin dönemi olacaktır.
Yirmi birinci yüzyıl belki de yirminci yüzyıldan daha fazla
savaş görecektir fakat bu savaşlar daha az felaket yaratıcı
olacaktır. Bunun nedeni hem teknolojik değişim hem de jeopolitik
mücadelenin doğasıdır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin bir sonraki rakibinin Rusya
değil Çin olacağını öngören çok sayıda kişi vardır. Ben üç
nedenle bu görüşe katılmıyorum.
İlk olarak, Çin
haritasına yakından baktığınızda, fiziksel olarak çok
soyutlanmış bir ülke görürsünüz.
İkinci olarak, Çin
yüzyıllardır büyük bir donanma gücüne sahip olmamıştır ve bir
donanma oluşturmak, yalnızca gemi yapmak değil, iyi eğitimli ve
deneyimli denizcilerin yetiştirilmesini gerektirmektedir.
Üçüncü olarak, Çin
hakkında endişelenmenin gereksizliği için daha derin bir neden
vardır. Çin doğası gereği olarak durağan değildir. Bu ülke ne
zaman dış dünyaya karşı kapılarını açsa, kıyı bölgesi
zenginleşmektedir fakat Çin'in büyük çoğunluğu gelişmemiş olarak
kalan iç bölgelerde yaşamaktadır. Bu, gerilim, çatışma ve
durağan olmama durumuna neden olmaktadır. Bu aynı zamanda
ekonomik kararların politik nedenlerle yapılması anlamına
gelmektedir. Bunun sonucunda etkin bir yapısı oluşturulamaz ve
çöküş meydana gelir. Çin, ABD'nin Rusya'ya karşıt bir güç olarak
bulunmasını istediği bir tampon bölge olacaktır.
Ben önümüzdeki birkaç on yıl içinde daha güçlü ve iddialı
bazı güçlerin ortaya çıkacağına inanıyorum.
Bunların birincisi Japonya'dır.
O dünyadaki ikinci büyük ekonomiye sahiptir ve yüksek derecede
bağımsız ve en istikrarlı ekonomik yapıdır.
Ardından Türkiye gelmektedir.
Türkiye şu anda dünyanın on yedinci ekonomik gücüdür. Tarihsel
olarak, büyük bir İslam İmparatorluğu kurulduğu zaman, o Türkler
tarafından egemenlik altında tutulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu
Birinci Dünya Savaşı sonunda çökmüştür ve yerini modern
Türkiye'ye bırakmıştır. Ancak Türkiye kaoslar ortasında sağlam
bir platforma sahiptir. Balkanlar, Kafkaslar ve güneydeki Arap
dünyası durağan bir yapıya sahip değildir. Türkiye'nin gücü
arttıkça – ve onun ekonomik ve askeri yapısı halihazırda
bölgedeki en güçlü konumdadır – Türkiye'nin etkinliği
artacaktır.
Son olarak Polonya var.
Polonya on altıncı yüzyıldan beri büyük bir güç olamamıştır.
Ancak benim düşünceme göre bu dönemde yeniden büyük bir güç
olacaktır. İki faktör bunu mümkün kılacaktır. İlk olarak
Almanya'nın gücünün azalmasıdır. Almanya'nın ekonomisi büyüktür
ve hâlâ gelişmektedir, fakat iki yüzyıldır sahip olduğu
dinamizmini kaybetmiştir. Ek olarak, onun nüfusu sonraki elli
yıl boyunca büyük oranda düşüş gösterecektir ve bunun sonucunda
ekonomik gücünde azalma olacaktır. İkinci olarak, Rusların
doğrudan Polonya üzerindeki baskılarında olduğu gibi, Almanlar,
Ruslar ile üçüncü bir savaş için istekli değillerdir. Buna
karşın Amerika Birleşik Devletleri Polonya'yı destekleyecektir.
Japonya, Türkiye ve Polonya ülkelerinin her biri Sovyetler
Birliği'nin ikinci çöküşünden sonra Amerika Birleşik
Devletleri'nin en fazla güvendiği ülkeler olacaklardır.
Artık nüfus patlamaları yaşanmamaktadır. 2050 yılında,
gelişmiş endüstriyel ülkeler büyük oranlarda nüfus kaybına
uğrayacaklardır. 2100 yılında, gelişmemiş ülkelerde bile nüfus
oranlarının sabitleneceği şekilde doğum oranları düşmüş
olacaktır.
Dünya nüfusunun azalmasının sonucunda başka neler olabilir?
Çok basit, yüzyılın ilk yarısında, özellikle endüstriyel olarak
gelişmiş ülkelerde büyük bir iş gücü yetersizliği baş
gösterecektir. Bugün, gelişmiş ülkeler göçmenleri ülkelerinden
uzak tutmak konusunda sorun yaşamaktadır.
Ancak yüzyılın ilk yarısında sorun onları ülkelerine çekmekte
yaşanacaktır. ABD Meksikalıları ülkesine çekmek için özendirme
politikası uygulayacaktır. Bu ironik fakat kaçınılmaz bir
değişim olacaktır.
Meksika, şu anda
dünyadaki on beşinci en büyük ekonomik güçtür. Avrupalıların
gerilemesinin sonucu olarak Türklerin gelişim göstermesine
benzer olarak Meksikalılar dünyadaki en büyük ekonomik güzlerden
biri olacaktır.
|