| |
|
 |
|
Keşif
ve buluş (icat) sözcüklerini
eşanlamlı sözcüklermiş gibi kullanıyoruz çok yaygın olarak.
Kristof Kolomb'un Amerika'yı buluşundan değil, keşfinden
bahsedebiliriz; oysa AIDS'in tedavisinde kullanılacak bir ilacın
ancak bulunuşu (icadı) söz konusu olabilir. Kural çok basit: eğer
doğada var olan, ama daha önce bilmediğimiz bir olgu ilk kez
ortaya konuyorsa bu bir keşif; daha önceki bilgilerden
yararlanarak yeni bir yöntem geliştiriliyorsa, bu bir buluş.
Keşifler kâşiflerine ün kazandırıp yeni araştırmalara kapı
açıyorken; buluşlar patentlerle korunuyor; mucitlerine ticari
amaçla buluştan yararlanma hakkı tanıyor. Patentler ayrıca özel
sektörün Ar-Ge çalışmalarına ağırlık vermesini de teşvik ediyor.
Ancak iş, DNA dizilimlerinin patentlenmesi için yapılan
başvurulara gelince, karmaşıklaşıyor. |
Bugüne dek dünya çapında DNA dizilimi
içeren üç milyonu aşkın patent verildi. Yalnızca üç biyoteknoloji
şirketi, 20.000 insan gen dizilimi için patent başvurusunda bulundu.
Bunların 1.300'ünden fazlasına şimdiden patent verildi. Bu inanılmaz
sayı Nuffield Biyoetik Konseyi'ni alarma geçirdi. Bu kurumun direktörü
Dr. Sandy Thomas, "DNA içeren patentler sözkonusu olduğunda,
patentleme sisteminin amacından saptığından kaygılanıyoruz.
Patentlemenin amacı halkın yararına yeni buluşları teşvik etmek; oysa
sistem, bu amacı gerçekleştirmekten uzaklaşıyor." diyor. Dr.
Thomas'ın da yer aldığı, uzmanlardan oluşan bir kurulun çalışmalarının
sonucunda Kuruluş, 23 Temmuz'da Londra'da bir basın toplantısıyla DNA
patentlerinin etiği konusundaki raporu kamuoyuna duyurdu. Rapor, başta
hükümet yetkililerinin dikkatini konu üzerine çekmeyi amaçlıyor, dünya
çapında yasa yapıcılara ve yürütücülere birtakım tavsiyelerde
bulunuyor. Rapora göre bugünkü patentleme sisteminin, yeni nesil
patentler göz önünde bulundurularak gözden geçirilmesi gerekiyor;
çünkü şu anki sistem gelecekte halksağlığını ve araştırmaları olumsuz
yönde etkileyebilecek biçimde kullanılıyor.
Sözgelimi bir geni hücreden
ayrıştırdığımızı ve genin DNA dizilimini elde ettiğimizi düşünelim. Bu
bir buluş mu yoksa keşif mi? Bugünkü patent yasalarına göre DNA
dizilimini doğal ortamından ayrıştırdığımız ve çeşitli işlemlere tabi
tuttuğumuz için bu dizilime patent alma şansımız var; yani bu bir
buluş olarak kabul edilebiliyor. Başka bir yönden baktığımızda canlı
bir organizmanın bir parçasını, hem de çok önemli bir parçasını
patentliyoruz. Bunu bir keşfi patentlemek olarak görebilir miyiz? Bir
başka deyişle genlerimizin parsellenmesine izin mi veriyoruz? Kurul
DNA dizilimini belirlemek için kullanılan yöntemlerin 80'lerde uzun ve
zahmetli olduğunu, o yüzden bu dizilimlere 'buluş' kategorisinde
patent hakkının verilmesinin olağan olduğunu vurguluyor. Oysa
günümüzde bilgisayarlar yardımıyla dizilimin bulunması çok basitleşti.
Nuffield Biyoetik Konseyi, bu nedenle DNA dizilimine ilişkin
patentlerin, yalnızca istisnalar durumunda verilmesi gerektiğini
savunuyor.
Ayrıca DNA dizilimini patentleyerek bu
genle ilgili araştırmaları sınırladığımız gibi, patentin sahibi olan
şirket ya da kurumu da tekel haline getiriyoruz. Sözgelimi, meme
kanseriyle bağlantılı olduğu bilinen BRCA l ve BRCA II adlı genlerin
patentini elinde tutan şirket, bu konuda tekel olmanın 'keyfini
sürüyor'. Şirket, bu genlerin bireylerde olup olmadığını anlamak
amacıyla yapılan testler için kişi başına binlerce dolar alıyor. Sahip
oldukları patent, bu şirkete herhangi bir rakibin çıkmasını da
önlüyor.
Bir buluşun patent alabilmesi için üç
özelliğe sahip olması gerekiyor. Birincisi yenilik, yani daha önce
bulunmamış olması. Yeni bir DNA diziliminin daha önce elde edilip
edilmediğini bulmak hiç de zor değil. İkincisi buluş özelliği: o
alandaki bilgilerle karşılaştırıldığında uzmanların daha önce farkına
varmadığı bir yönünün olması isteniyor. Üçüncü olaraksa, işe yarar
olması gerekiyor. DNA dizilimi içeren patentler buluş özellikleri ve
işe yararlıkları konusunda pek çok soruyu da beraberinde getiriyor.
Özellikle İnsan Genomu Projesi'nin tamamlanmasından sonra bir
veritabanından yararlanarak bilgisayar başında yeni bir geni
tanımlamak hiç de zor değil. Bu, tanımlanan genin buluş özelliği
konusunda soru işareti yaratıyor. İşe yararlık konusu ise çoğunlukla
öngörüye dayalı. "Bazı patent başvuruları kısa vadede belirgin bir
tedavi değeri olmayan, ama araştırma açısından önem taşıyan DNA
dizilimleri için yapılıyor" diyor Cambridge Üniversitesi
profesörlerinden Martin Bobrow. "Biz bu tür patentlerin teşvik
edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz". Ancak bazı DNA dizilimleri
insülin gibi önemli proteinlerin üretilmesi için kullanılabilir.
Kurul, işe yararlık bakımından bu tür DNA dizilimlerine patent
verilmesine yeşil ışık yakıyor.
Dr. Thomas, işe yararlık konusunda
gözönünde bulundurdukları bir sorundan bahsediyor: "Bazı genlerden,
birden fazla ürün elde etmek mümkün. Bu DNA dizilimi patentlendikten
sonra, dizilimin başka bir işe de yaradığını bulmak olası. Eğer
patent, dizilimin her türlü kullanımını kapsıyorsa patent sahibi büyük
kazanç sağlayacaktır. Bize göre bu, adaletsiz bir yararlanım."
CCR5 adlı bir reseptörü kodlayan gen buna iyi bir örnek. Bu geni
keşfeden Amerikan şirketi, genin virüs kökenli hastalıklarla savaşta
etkili olabileceği gerekçesiyle patent aldı. Genin işe yararlılığı bu
aşamada spekülasyondan başka bir şey değildi. Kısa bir süre sonra bir
başkası, bu genin kodladığı reseptörün HlV'in hücre içine alınmasında
rol oynadığını keşfetti. Bugün CCR5'i AIDS'e karşı ilaç geliştirmek
amacıyla kullanan her şirket, patentin sahibi Amerikan şirketine ödeme
yapmakla yükümlü.
Nuffield Biyoetik Konseyi raporunda
patentlerin odaklarının değişmesi gerektiğinden bahsediyor. Gen
terapisini ele alalım. Bir genle bir hastalık arasında bağlantı olduğu
bulunduktan sonra, genin o hastalığın tedavisinde kullanılabileceği
apaçık bir gerçek. Konsey, bunun için herhangi bir patentin gereksiz
olduğunu savunuyor. Patent bu geni etkili ve güvenli biçimde hedef
bölgeye taşıyacak ürünün hakkı.
Rapor dünyada DNA dizilimi içeren
patentlerin patent sistemindeki yerini ayrıntılı olarak inceliyor.
Yalnızca yasal olarak bakmıyor konuya; ahlaki ve sosyal değerleri de
göz önünde bulunduruyor. Dr. Thomas konuşmasında, Nuffield Biyoetik
Konseyi'nin raporda yer verdiği önerilerin gerçekleştirilmesi için
yasal değişikliklerin gerekli olmadığını vurguluyor. Bu alandaki
patentlerin halkın yararına hizmet etmesi için ölçütlerin biraz daha
daraltılması gerekiyor. Bugüne dek uluslarası şirketler patent
yasalarını zorlayıp olabildiğince çok sayıda patent almaya çalıştı.
GeneWatch gibi kitle örgütleri canlıların patentlenemeyeceğini savunup
patentlere sonuna kadar karşı çıktılar. Nuffield Biyoetik Konseyi ise
şimdi orta yolu bulmuşa benziyor: Evet, patent verelim ama neye patent
verdiğimize dikkat edelim. Gelişen teknolojiyi gözardı etmeden
verdiğimiz kararların sonuçlarını gözönünde bulunduralım. Aksi
taktirde yeni buluşlardan yararlanacak olan, toplumun yalnızca belli
bir kesimi olacaktır.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 418
Eylül-2002
Didem Crosby'e teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|