e-mail
    
    denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Gülme Sorunu Üzerine

Dr. Selami Işındağ   20.X.1951    

 

Sevgili Dostlarım..

Kişisel ve toplumsal yaşamımızda üzüntülü olayların etkisiyle küçük ya da büyük bunalımlara düştüğümüz olur. Sevindirici olaylar da bize neşe, tatlılık ve sevinç verir. Böyle zamanlarda herkesi seven insanlar oluruz. Şakalaşır, espriler yaparız. Eşe dosta bir şeyler ikrama kalkarız. En çok yaptığımız eylem de gülmektir. Bol bol güleriz, kahkahalar atarız. Doğrusunu ararsanız, sevinçli zamanımızın en belirgin eylemi, gülmektir. Gülmenin bir de sevinçle, neşe ile ilgili olmayan şekli vardır. O da, eleştirme, alay etme, kınama anlamına gelen "gülme"dir. Birinin yaptığı kötü bir işi, bir yanlış söyleyiş ya da davranışı acı bir gülüş, bir gülümseyişle karşılarız. Bu, güçlük çekilmeden yapılan bir eylemdir. Ama, bunun güç olanı yok değildir. O da, kendi yanıltılarımıza kendimizin, kınayan, alay eden, eleştiren ve ayıplayan bir biçimde gülmemizdir. İnsanlar kendi kendilerini güç eleştirirler. Her zaman yaptıkları işin doğruluğuna inanmaya eğilimlidirler. Davranışlarında bir yanıltı sezseler bile, hemen onu haklı gösterecek nedenleri bulmaya çalışırlar. Ama, gerçekçi kişi, kendi yanıltısını rahatlıkla görebilen, kendini eleştiren, düştüğü kötü durum karşısında ayıplayıcı gülüşünü acı acı açıklayabilen kişidir.

Kişisel ve toplumsal büyük bir önem taşıyan "Gülme"nin tanımlanması, sanıldığı kadar kolay değildir.

Dikkat ettinizse ağlarken gülemeyiz. Öyleyse gülme, ağlamanın karşıtıdır, diyebilir miyiz... Bir bakıma bu tanımlamanın haklı bir yanı olabilir. Çünkü bizi ağlatan ama sevinç göz yaşları değil olaylar, kendimizi, çevremizi, toplumumuzu ilgilendiren acıklı olaylardır. Tersine, güldürenler de, sevindirici olaylardır. Yani "Gülme"yi sağlayan etkenlerle, ağlamayı oluşturan etkenler, birbirinin karşıtıdır. O zaman "Gülme"yi ağlamanın karşıtı olarak benimsemek, olanak dışı değildir.

Çok eski zamandan beri, hele bugün, komedi, güldürü, tiyatro sanatında önemli bir koldur. Tinsel incelemelerle süslenmiş bir güldürü yapıtı, estetik güzelliklerle doludur. Bizi, düşündürmekle birlikte çok da güldürür. Bunu göz önüne alırsak, "Gülme"nin estetik bir heyecan olduğunu benimsemek olanağı da vardır.

Bazı Biyoloji uzmanları, "Gülme"nin yalnız insanlara özgü olmadığını ileri sürerek, maymunlarda da bu eylemin bulunduğunu söylerler. Erkek maymunların, özellikle dişilerini gördükleri zaman, sırıtmalarını Gülme olarak benimseyen bu biyologlara hak vermemiz yerinde olur mu dersiniz...

Buna karşı spirtüalist filozoflar, mutlu zamanlarda insanlar arasında deniz dalgalarının esenlik veren beyaz köpükleri gibi parlayıp sönen gülüşler ve kahkahaların, çok büyük anlamlar taşıdığını belirterek, "Gülme"yi yalnız insanlara özgü psikofizyolojik bir olay olarak benimserler. Onlara göre insan, sadece konuşan değil, aynı zamanda (Gülen hayvan) niteliği ile öteki hayvanlardan ayrılır.

Görülüyor ki "Gülme"nin nedenleri bir, birkaç değil, çoktur. Bundan ötürü her Gülme olayına, birleşik ve genel bir neden bulunamayacağı kanısı, bilimsel bir ağırlık taşımaktadır.

"Gülme"yi haz verici olaylara karşı sinirsel bir esenlik yanıtı gibi ele alsak, soğuk, histeri ve şiddetli korkunun verdiği heyecanla oluşan "Gülme"leri, doğal olarak, başka nedenlere ve etkenlere bağlamak zorunda kalırız.

Herbert Spencer'e göre, Gülmek, tinsel (ruhi) gücümüzün doğal yolunda giderken birdenbire ayrılıp yeni bir yola girmesinden doğar. Spencer bu tanımlamasında (Karşıtlık) kuramına dayanır. Ona göre karşıtlık iki çeşittir. Biri hafif bir bilinçten şiddetli bir bilince, öteki de şiddetli bir bilinçten hafif bir bilince gider. Gülmemizi sağlayan, işte bu ikinci çeşit karşıtlıktır, örneğin; çok ciddi ve değerli bir müzik yapıtını ya da konuşmayı, adetâ kendinizi vererek, dinlerken, birinin hapşırması veya sesli esnemesi, yükseğe çıkmış olan bilincimizi anlamsız ve adi bir olaya birdenbire düşürür ve bundan bazen öfke, ama çoğu kez Gülme olayı doğar. Çünkü Spencer'e göre, o adi olay, yüksek bilinci kapsayacak değerde değildir. Böylece açıkta kalan sinir gücü, kaslara boşalarak Gülme'yi oluşturur.

Bergson ise, Gülme olayını bir başka açıdan ele alır. Ona göre, bir ulusun güldüğü şeyler, o ulusun psikososyal olaylarıdır. Bunlar, bir yaşantı gibi doğar ve yayılırlar. Görülüyor ki Bergson "Gülme"yi kişisel olmakla birlikte, daha çok toplumsal bir konu, bir olay gibi görüyor. Böylece her ulusun çoğu kez eşit konulara gülmediği gerçeğini bilimsel bir açıklamaya bağlayarak belirtmiş oluyor.

Şimdi ortaya önemli bir soru çıkıyor. Hayvanlarda bilinç olmayınca "Gülme"nin varlığını da benimseyemiyoruz. Öyleyse yalnız insanın güldüğü, gülebildiği bir gerçektir. Peki... gülen insan olunca, kendisine gülünen kimdir? Bu sorunun yanıtı, insanları pek sevindirmese gerektir. Çünkü dikkat ederseniz, bir hayvana gülerken aslında kendimize güldüğümüzün bilincine, çoğunlukla, varamayız. Gerçekte bir hayvana gülmemiz, onda bir insan edası sezmemizdendir. Daha çok güldürmeleri için, hayvanları insanlara benzetmeye çalışmazlar mı... Sirklerde bunun örneklerini görmez miyiz?..

Gülünç olmak bilinç dışıdır, insan, gülünç olduğundan habersiz olduğu oranda gülünçtür. Unutmamalıdır ki, yaşam ve toplumsal koşullar, varlığımızın sert ve sivri köşelerini biraz olsun törpülemektedir. Buna karşın, bir insan gülünç ise, toplumsal koşullar ve yaşam, onda geri kalan sivrilikleri törpüleyemiyor demektir. Buna gülmek de, toplumun elindeki cezalardan biridir.

Hemen hemen her kural (kaide) ve her düzen, yaşama biraz makine niteliği sokar. Büyük sanatçı ve oyuncu Charles Chaplin (Asri zamanlar) adlı eski bir filminde, işte bu temele dayanarak, makinalaşmanın gülünç yanlarını büyük bir ustalık ve başarı ile belirtmiştir. Güldüren olaylar, bazen esinlenmelerini yaşama mekanik eylemlerin çok girmesinden alırlar. Hep eş davranışlarla yürütülen törenler, monoton hareketli ve eş sözlü söylevler, sanırız ki, bundan ötürü gülünç olurlar.

Gülebilmek için ruhun heyecansız, durgun ve sakin olması gereklidir. Aktif bir zekâ durumunda bulunması, öteki insanların zekâlarıyla birleşmesi ve güldüren nedeni tanıması gereklidir. Başka toplumların ve ulusların dillerinden aktarıldıkları zaman, tanışıklık olmadığından ötürü, çoğunlukla yabancı nükteler, fıkralar ve karikatürler güldürücü niteliklerini yitirirler.

Toplumsal yaşam başladıktan sonra psişik yaşamda insanın ilk gelişen yanı, ruhun duygusal (Te'essüri) bölümü olsa gerektir. Bundan sonra ruhun buyrultu ve daha sonra da zihinsel yaşamları yetkinleşmeye başlamış olmalıdır. Olgun ve yetkin insanda ruhun bu üç yaşamı, bölümü, yüksek düzeye varmışlardır. Elbette bunda kişisel aydınlanma kadar toplumsal yaşamın etkisi vardır. Bundan ötürü çağdaş ve deneysel psikoloji, ruhun, yeni doğanlarda bulunmadığını, ancak aydınlanmanın, bilinçlenmenin ve toplumun etkisi ile, beyin hücrelerinin özel fonksiyonları ürünü olarak oluşup geliştiğini belirtir.

Ruhumuzun duygusal yaşamında hazlar ve elemler vardır. Konuşmamızın başından beri sözünü ettiğimiz Gülme sorunu, işte bu duygusal yaşamımızın haz bölümünün bir açıklaması, bir görüntüsüdür. Demek ki Gülme, insanların aydınlanmaya ve toplumsal yaşama başladıkları dönemde doğmuş olacaktır.

Gülmenin değeri, insan zekâsının gücü ile orantılıdır. Bir ince nükteyi hemen anlayan zeki bir insanın ruhuna nasıl bir esenlik geldiğini, şakrak kahkahasının havaya nasıl bir donanma fişeği gibi neşe saçtığını her zaman görmemiz olanağı vardır. Bir zeki yüzün ince çizgileriyle yalnız gülümsemesi bile ne derin anlamlar taşır değil mi?... iyimserlik, sevinç ve haz içinde gülen bir insanın, çevresine yine iyimserlik, sevinç ve haz verdiğini, saçtığını benimsemek kolaydır. Yaşamı sevinç ile alan, kahkahalarla çevresini neşelendiren, olayların acı veren etkilerinden kendini kurtarmayı bilen bir insan, bütün üzüntülerini giderebilir. Onun yanından ayrıldıktan sonra, doğanın taze havasını içinize çekerek: «Oh neşe ne iyi şey...» dersiniz, insanlara daha büyük bir sevgi ile bakarsınız, iyilik istekleriniz, yardım eğilimleriniz artar. Daha canlı bir ruh yapısı ile işinize başlarsınız, işte bu, sevinç ve hazzın yayılmasıdır. Bu, "Gülme"nin insan ruhuna verdiği neşedir.

Evet... Gülmek, bol kahkahalarla gülebilmek, ruha sükûn, huzur ve iyimserlik, yardımseverlik ve canlılık verir. Ruhun canlılığı, onun daha büyük atılımlar yapmasını, tehlikeden korkmamasını, engelleri kolaylıkla aşmasını sağlar. Böyle bir ruh, hiç bir zaman edilgen (pasif) kalamaz. Düşünüsünü buyrultusuyla birleştirir ve tasarılarını eyleme çevirir. Gerçekten gülmek, gülebilmek ve onun doğurduğu ruhsal durum, insanlara dostluk ve kardeşlik duygularını, yürekliliği, alçak gönüllülüğü, neş'e ile birleştirme eğilimi verir.

Büyük filozof Nitche'nin dediği gibi:

«Yaşama her zaman sevinç katalım ve unutmayalım ki, yaratanlar yaratıcı güçlerini ancak iyimserlikleriyle yaşatabilirler.»

Gülmek, onun doğurduğu neşe ve sevinç havasını elde edebilmek, insanların kendi içlerini, benliklerini haz içinde tutabilmek demektir. Sükûna, barış havasına ve mutluluğa kavuşmak, üzüntülerden kurtulmak demektir.

Toplum yaşamında bazı olaylar bize elem verir. Günlerimizi zehirler ve ruhumuzu sarsar. Yaşam, çok kez, iyi ve kötü günlerin örgüsünden oluşan bir dokuya benzer. Ama iyi düşünürsek, her zaman olayları suçlayamayız. Kötülükler, çoğunlukla, eksik ya da yanlış düşünüş ve davranışlarımızın veya kötü rastlantıların sonucudur. Olayların akışında bir tanrısal etki aramak, olumlu bilim, akıl ve bilgeliğe uygun değildir. Bu atılımlar, ancak neşe ve sevinç içinde olmamızla sağlanabilir. Neşe ve sevinçle dolu olmamız için de ruhumuza sükûn gereklidir. Neşe, haz ve esenlik, bu sükûnda gelişebilir. Gülmek, gülebilmek ve ruhu buna alıştırmak, bütün bu tinsel nitelikleri kazanabilmek için en önemli koşullardan biridir.

Biz de bu küçük incelememizde, böyle bir mutluluğa erişmek için, koşullardan birinin gülmek, gülebilmek, içimize neşe haz ve sevinç vermek olduğunu benimsiyoruz.

 

                                                              Dr. Selami Işındağ'a teşekkürlerimizle

                                                                  Denizce