| |
Sevgili Dostlarım..
Kişisel ve toplumsal yaşamımızda
üzüntülü olayların etkisiyle küçük ya da büyük bunalımlara düştüğümüz
olur. Sevindirici olaylar da bize neşe, tatlılık ve sevinç verir.
Böyle zamanlarda herkesi seven insanlar oluruz. Şakalaşır, espriler
yaparız. Eşe dosta bir şeyler ikrama kalkarız. En çok yaptığımız eylem
de gülmektir. Bol bol güleriz, kahkahalar atarız. Doğrusunu ararsanız,
sevinçli zamanımızın en belirgin eylemi, gülmektir. Gülmenin bir de
sevinçle, neşe ile ilgili olmayan şekli vardır. O da, eleştirme, alay
etme, kınama anlamına gelen "gülme"dir. Birinin yaptığı kötü bir işi,
bir yanlış söyleyiş ya da davranışı acı bir gülüş, bir gülümseyişle
karşılarız. Bu, güçlük çekilmeden yapılan bir eylemdir. Ama, bunun güç
olanı yok değildir. O da, kendi yanıltılarımıza kendimizin, kınayan,
alay eden, eleştiren ve ayıplayan bir biçimde gülmemizdir. İnsanlar
kendi kendilerini güç eleştirirler. Her zaman yaptıkları işin
doğruluğuna inanmaya eğilimlidirler. Davranışlarında bir yanıltı
sezseler bile, hemen onu haklı gösterecek nedenleri bulmaya
çalışırlar. Ama, gerçekçi kişi, kendi yanıltısını rahatlıkla
görebilen, kendini eleştiren, düştüğü kötü durum karşısında ayıplayıcı
gülüşünü acı acı açıklayabilen kişidir.
Kişisel ve toplumsal büyük bir önem taşıyan "Gülme"nin tanımlanması,
sanıldığı kadar kolay değildir.
Dikkat ettinizse ağlarken gülemeyiz. Öyleyse gülme, ağlamanın
karşıtıdır, diyebilir miyiz... Bir bakıma bu tanımlamanın haklı bir
yanı olabilir. Çünkü bizi ağlatan ama sevinç göz yaşları değil
olaylar, kendimizi, çevremizi, toplumumuzu ilgilendiren acıklı
olaylardır. Tersine, güldürenler de, sevindirici olaylardır. Yani
"Gülme"yi sağlayan etkenlerle, ağlamayı oluşturan etkenler, birbirinin
karşıtıdır. O zaman "Gülme"yi ağlamanın karşıtı olarak benimsemek,
olanak dışı değildir.
Çok eski zamandan beri, hele bugün, komedi, güldürü, tiyatro sanatında
önemli bir koldur. Tinsel incelemelerle süslenmiş bir güldürü yapıtı,
estetik güzelliklerle doludur. Bizi, düşündürmekle birlikte çok da
güldürür. Bunu göz önüne alırsak, "Gülme"nin estetik bir heyecan
olduğunu benimsemek olanağı da vardır.
Bazı Biyoloji uzmanları, "Gülme"nin yalnız insanlara özgü olmadığını
ileri sürerek, maymunlarda da bu eylemin bulunduğunu söylerler. Erkek
maymunların, özellikle dişilerini gördükleri zaman, sırıtmalarını Gülme
olarak benimseyen bu biyologlara hak vermemiz yerinde olur mu
dersiniz...
Buna karşı spirtüalist filozoflar, mutlu zamanlarda insanlar arasında
deniz dalgalarının esenlik veren beyaz köpükleri gibi parlayıp sönen
gülüşler ve kahkahaların, çok büyük anlamlar taşıdığını belirterek,
"Gülme"yi yalnız insanlara özgü psikofizyolojik bir olay olarak
benimserler. Onlara göre insan, sadece konuşan değil, aynı zamanda
(Gülen hayvan) niteliği ile öteki hayvanlardan ayrılır.
Görülüyor ki "Gülme"nin nedenleri bir, birkaç değil, çoktur. Bundan
ötürü her Gülme olayına, birleşik ve genel bir neden bulunamayacağı
kanısı, bilimsel bir ağırlık taşımaktadır.
"Gülme"yi haz verici olaylara karşı sinirsel bir esenlik yanıtı gibi
ele alsak, soğuk, histeri ve şiddetli korkunun verdiği heyecanla
oluşan "Gülme"leri, doğal olarak, başka nedenlere ve etkenlere bağlamak
zorunda kalırız.
Herbert Spencer'e göre, Gülmek, tinsel (ruhi) gücümüzün doğal yolunda
giderken birdenbire ayrılıp yeni bir yola girmesinden doğar. Spencer
bu tanımlamasında (Karşıtlık) kuramına dayanır. Ona göre karşıtlık iki
çeşittir. Biri hafif bir bilinçten şiddetli bir bilince, öteki de
şiddetli bir bilinçten hafif bir bilince gider. Gülmemizi sağlayan,
işte bu ikinci çeşit karşıtlıktır, örneğin; çok ciddi ve değerli bir
müzik yapıtını ya da konuşmayı, adetâ kendinizi vererek, dinlerken,
birinin hapşırması veya sesli esnemesi, yükseğe çıkmış olan
bilincimizi anlamsız ve adi bir olaya birdenbire düşürür ve bundan
bazen öfke, ama çoğu kez Gülme olayı doğar. Çünkü Spencer'e göre, o
adi olay, yüksek bilinci kapsayacak değerde değildir. Böylece açıkta
kalan sinir gücü, kaslara boşalarak Gülme'yi oluşturur.
Bergson ise, Gülme olayını bir başka açıdan ele alır. Ona göre, bir
ulusun güldüğü şeyler, o ulusun psikososyal olaylarıdır. Bunlar, bir
yaşantı gibi doğar ve yayılırlar. Görülüyor ki Bergson "Gülme"yi
kişisel olmakla birlikte, daha çok toplumsal bir konu, bir olay gibi
görüyor. Böylece her ulusun çoğu kez eşit konulara gülmediği gerçeğini
bilimsel bir açıklamaya bağlayarak belirtmiş oluyor.
Şimdi ortaya önemli bir soru çıkıyor. Hayvanlarda bilinç olmayınca
"Gülme"nin varlığını da benimseyemiyoruz. Öyleyse yalnız insanın
güldüğü, gülebildiği bir gerçektir. Peki... gülen insan olunca,
kendisine gülünen kimdir? Bu sorunun yanıtı, insanları pek
sevindirmese gerektir. Çünkü dikkat ederseniz, bir hayvana gülerken
aslında kendimize güldüğümüzün bilincine, çoğunlukla, varamayız.
Gerçekte bir hayvana gülmemiz, onda bir insan edası sezmemizdendir.
Daha çok güldürmeleri için, hayvanları insanlara benzetmeye
çalışmazlar mı... Sirklerde bunun örneklerini görmez miyiz?..
Gülünç olmak bilinç dışıdır, insan, gülünç olduğundan habersiz olduğu
oranda gülünçtür. Unutmamalıdır ki, yaşam ve toplumsal koşullar,
varlığımızın sert ve sivri köşelerini biraz olsun törpülemektedir.
Buna karşın, bir insan gülünç ise, toplumsal koşullar ve yaşam, onda
geri kalan sivrilikleri törpüleyemiyor demektir. Buna gülmek de,
toplumun elindeki cezalardan biridir.
Hemen hemen her kural (kaide) ve her düzen, yaşama biraz makine
niteliği sokar. Büyük sanatçı ve oyuncu Charles Chaplin (Asri
zamanlar) adlı eski bir filminde, işte bu temele dayanarak,
makinalaşmanın gülünç yanlarını büyük bir ustalık ve başarı ile
belirtmiştir. Güldüren olaylar, bazen esinlenmelerini yaşama mekanik
eylemlerin çok girmesinden alırlar. Hep eş davranışlarla yürütülen
törenler, monoton hareketli ve eş sözlü söylevler, sanırız ki, bundan
ötürü gülünç olurlar.
Gülebilmek için ruhun heyecansız, durgun ve sakin olması gereklidir.
Aktif bir zekâ durumunda bulunması, öteki insanların zekâlarıyla
birleşmesi ve güldüren nedeni tanıması gereklidir. Başka toplumların
ve ulusların dillerinden aktarıldıkları zaman, tanışıklık olmadığından
ötürü, çoğunlukla yabancı nükteler, fıkralar ve karikatürler güldürücü
niteliklerini yitirirler.
Toplumsal yaşam başladıktan sonra psişik yaşamda insanın ilk gelişen
yanı, ruhun duygusal (Te'essüri) bölümü olsa gerektir. Bundan sonra
ruhun buyrultu ve daha sonra da zihinsel yaşamları yetkinleşmeye
başlamış olmalıdır. Olgun ve yetkin insanda ruhun bu üç yaşamı,
bölümü, yüksek düzeye varmışlardır. Elbette bunda kişisel aydınlanma
kadar toplumsal yaşamın etkisi vardır. Bundan ötürü çağdaş ve deneysel
psikoloji, ruhun, yeni doğanlarda bulunmadığını, ancak aydınlanmanın,
bilinçlenmenin ve toplumun etkisi ile, beyin hücrelerinin özel
fonksiyonları ürünü olarak oluşup geliştiğini belirtir.
Ruhumuzun duygusal yaşamında hazlar ve elemler vardır. Konuşmamızın
başından beri sözünü ettiğimiz Gülme sorunu, işte bu duygusal
yaşamımızın haz bölümünün bir açıklaması, bir görüntüsüdür. Demek ki
Gülme, insanların aydınlanmaya ve toplumsal yaşama başladıkları
dönemde doğmuş olacaktır.
Gülmenin değeri, insan zekâsının gücü ile orantılıdır. Bir ince
nükteyi hemen anlayan zeki bir insanın ruhuna nasıl bir esenlik
geldiğini, şakrak kahkahasının havaya nasıl bir donanma fişeği gibi
neşe saçtığını her zaman görmemiz olanağı vardır. Bir zeki yüzün ince
çizgileriyle yalnız gülümsemesi bile ne derin anlamlar taşır değil
mi?... iyimserlik, sevinç ve haz içinde gülen bir insanın, çevresine
yine iyimserlik, sevinç ve haz verdiğini, saçtığını benimsemek
kolaydır. Yaşamı sevinç ile alan, kahkahalarla çevresini neşelendiren,
olayların acı veren etkilerinden kendini kurtarmayı bilen bir insan,
bütün üzüntülerini giderebilir. Onun yanından ayrıldıktan sonra,
doğanın taze havasını içinize çekerek: «Oh neşe ne iyi şey...»
dersiniz, insanlara daha büyük bir sevgi ile bakarsınız, iyilik
istekleriniz, yardım eğilimleriniz artar. Daha canlı bir ruh yapısı
ile işinize başlarsınız, işte bu, sevinç ve hazzın yayılmasıdır. Bu,
"Gülme"nin insan ruhuna verdiği neşedir.
Evet... Gülmek, bol kahkahalarla gülebilmek, ruha sükûn, huzur ve
iyimserlik, yardımseverlik ve canlılık verir. Ruhun canlılığı, onun
daha büyük atılımlar yapmasını, tehlikeden korkmamasını, engelleri
kolaylıkla aşmasını sağlar. Böyle bir ruh, hiç bir zaman edilgen
(pasif) kalamaz. Düşünüsünü buyrultusuyla birleştirir ve tasarılarını
eyleme çevirir. Gerçekten gülmek, gülebilmek ve onun doğurduğu ruhsal
durum, insanlara dostluk ve kardeşlik duygularını, yürekliliği, alçak
gönüllülüğü, neş'e ile birleştirme eğilimi verir.
Büyük filozof Nitche'nin dediği gibi:
«Yaşama her zaman sevinç katalım
ve unutmayalım ki, yaratanlar yaratıcı güçlerini ancak
iyimserlikleriyle yaşatabilirler.»
Gülmek, onun doğurduğu neşe ve sevinç havasını elde edebilmek,
insanların kendi içlerini, benliklerini haz içinde tutabilmek
demektir. Sükûna, barış havasına ve mutluluğa kavuşmak, üzüntülerden
kurtulmak demektir.
Toplum yaşamında bazı olaylar bize elem verir. Günlerimizi zehirler ve
ruhumuzu sarsar. Yaşam, çok kez, iyi ve kötü günlerin örgüsünden
oluşan bir dokuya benzer. Ama iyi düşünürsek, her zaman olayları
suçlayamayız. Kötülükler, çoğunlukla, eksik ya da yanlış düşünüş ve
davranışlarımızın veya kötü rastlantıların sonucudur. Olayların
akışında bir tanrısal etki aramak, olumlu bilim, akıl ve bilgeliğe
uygun değildir. Bu atılımlar, ancak neşe ve sevinç içinde olmamızla
sağlanabilir. Neşe ve sevinçle dolu olmamız için de ruhumuza sükûn
gereklidir. Neşe, haz ve esenlik, bu sükûnda gelişebilir. Gülmek,
gülebilmek ve ruhu buna alıştırmak, bütün bu tinsel nitelikleri
kazanabilmek için en önemli koşullardan biridir.
Biz de bu küçük incelememizde, böyle bir mutluluğa erişmek için,
koşullardan birinin gülmek, gülebilmek, içimize neşe haz ve sevinç
vermek olduğunu benimsiyoruz.
Dr. Selami Işındağ'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|