| |
Size ilk aşkımı anlatayım mı? Ne tuhaf insanım! Sanki yok,
anlatma deseniz yazmayacağım. Yazacağım, az kaldı yitirdiğim
güne… Öyle veya böyle yaşatıyorum onu. Yazılarımda, bende,
gözlerimde. İstiyorum ki ondan olan olacak herkes bilsin koca
adamı. Onun gibi gören gözlerimle aynaya baktığımda, bakışını
görüyorum. Her geçen gün daha çok onun gözleri bakıyor aynadan
bana. Bazen bakmaya doyamıyorum, bazense yumuyorum gözlerini,
özlüyorum… Çok klasik bir söz vardır. Ben hiç kullanmam,
söylemem, inanmam. Derler ya zaman ne çabuk geçiyor. Hayır,
zaman çabuk geçmiyor. Çok oldu onu yitirdiğim, görmediğim. Dün
gibi değil kaybettiğim sanki asırlar oldu, özledim. Buram buram
özlem kokan ilk paragrafı yazmak zor oldu… Özledim. Bundan
sonrasını yazmak daha rahat olacak.
Dünyaya geldiğimin haberini babama verdiklerinde tatlıdan
sonra turşu demiş, istemiş iki oğlu olsun. Sonrasını onun
ağzından anlatayım. Çok büyük konuşmuşum, kızımın yüzünü görene
kadar tatlıdan sonra turşu demiştim. Onu gördüğümde hiçbir şey
söylemeden odadan çıkıp eve gittim, fotoğraf makinesini almak
için.Turşu pek tatlıydı… İlk karşılaşmamızın hikâyesi böyleymiş.
Sonraki hikâyelerimizi anlatmakla bitmez. Bitmesin, ben
anlatırım. Anlattıkça çoğalıyorum, yazdıkça var ediyorum,
özlüyorum.
Bu sabah alaca karanlıkta uyandım. Sabah ezanı, kargaların
çığlığı ürpertti beni, açmadım gözlerimi. Öğrencilik yıllarıma
götürdü bu sabah uyandığım saat beni. Bazı sabahlar babam
odamdaki yüklüğe girerdi ben uyurken. Bir gözüm açık bir gözüm
kapalı yüklüğün kapısını açtığımda ‘’çaaattıırrrr’’ diye
bağırırdı. Kemiklerim bile çatırdardı korkudan. Sabah enerjimiz
anneciğimi çıldırtırdı. Onun asri görevi bize süt içirmekti. O
anda olan biten her şey sanki bunu engelliyormuş gibi telâşe
kapılırdı. Kapıdan çıkarken ağabeyimle itişmelerimiz, annemin
elimize tutuşturduğu süt, babamın koridoru dolduran parfüm
kokusu… Açmadım gözümü, hissetmekten vazgeçemedim. Asansörün
kapısını açana kadar sabah telaşımız devam ederdi. Apartmandan
çıktığımız anda beni bu sabah oralara sürükleyen sesler,
renkler, ürpertiler vardı. Sabah ezanı, kargaların çığlıkları,
alaca karanlık, serinlik. Önce ağabeyimi bırakırdık sonra beni.
Arabada sus pus otururduk çünkü bizi idare eden, susun babanız
kızacak diyen annemiz yokken mum olurduk. Okul çağlarımda
sabahlarımız böyle geçerdi. Bu sabah gözlerim doldu, burnum
sızladı, bu ay, bu aydaki sabahlar, bu aydaki ben, sızlıyoruz.
Bir gün daha yaklaştım yitik günüme. Ne çok benzedim sana,
yorulduğumda benim de göz kapaklarım şişiyor, gün sonunda
taşımakta zorlaşıyor, kısılıyor. İştahsız bir çocuktum. Babamın
yaptığı muhteşem yemekler benim kahır lokmalarımdı. Ne
cambazlıklar yapardı severek yiyeyim diye. Severek diyorum çünkü
yememe şansım yoktu. Gün sonunda yorgunluktan kısılan gözleri
ben yemeyeceğim dediğimde kocaman açılırdı. Büyürdü lokmalar,
yutamam diyemezdim. Gözlerine baka baka yutardım. Hele her
ziyafetinde yaptığı ıspanak püresi benim de ıspanak çilemdi. Sar
sar bitmez ama yutardım, gözlerine baka baka. Bakışlarıyla çok
şey hallederdi, konuşmasına gerek kalmazdı. Gözleri her şeyi
ifade ederdi. Sevgiyi, güveni, endişeyi, yorgunluğu her şeyi.
Bazen aklına eser hadi baba kız yemeğe gidelim derdi. Böyle
baba kız yemeğe çıktığımız bir akşam bana sigara uzattı. Bu
sefer benim gözlerim kocaman açıldı, kulaklarım kucağıma
düşecekti, yanıyordu. Ne yapıyorsun baba ben sigara içmiyorum ki
demiştim. ‘’İçtiğine değil yalan söylediğine kızarım, al’’ dedi.
Aldım, çakmağı ile yakarken, sigarayı parmaklarımın arasında
tutmak, babamın karşısında sigara içmekten daha zordu. Bazen de
işten bana telefon ederdi ‘’al Melis’i de gel’’ derdi. Gittiğim
zaman özüm rahat etsin diye bir oda düzenlemişti. Rahat ederdik.
Melis’i ayaktayken kucağına almazdı. Dengesi bozulur düşürür
diye korkardı. Otururken kucağına alır soru sorardı. Şayet
sorularına hı hı veya ı ıh diye cevap alırsa hemen düzeltirdi.
‘’Hı hı denmez evet de , ı ıh denmez hayır de’’ derdi. Bir gün
özüm çok huysuzluk yaptı. Babacığım bana hiç kıyamazdı…
Ayaktayken Melis’i kucağına aldı. Melis’in gözleri de dedesi ve
anacığı gibi kocaman açıldı ve ağzından çıkan söz babamın lakabı
oldu ‘’kocunan dede’’. O günden sonra babama hep kocunan dede
dedi. Şimdi soruyorum da dedesiyle ilgili hatırladığı tek an o.
Herkeste bir iz bırakmıştı. Yirmi bir sene geçti ama onunla
geçirdiğimiz güzel günlerin hazzı, sızısı taptaze. Sahip olduğu
değerler, enerjisi, hayata alaycı bakışı onu sadece ailesinin
gözünde ışıldatmıyor. O çok insanın aklında kalan kuvvetli bir
ışık. Kısacık ömründe çok şey yaşadı, yaşattı. Akıllarda kaldı,
unutulmadı. Varlığında küçücük olan çocuklar şimdi
koskocamanlar, hala Eklil amca olsa da voleybol oynasak, bol
sulu bir kuru fasulye yapsa da suyun içinde yesek, balığa
çıksak, dans yarışmaları düzenlese, daha neler neler...
Morris Albert’in Feelings adlı şarkısı her nerede çalarsa
çalsın, biz birbirimize bakar hiç konuşmadan olduğumuz yerde
dans ederdik. Son anlarında bana “ne zaman duyarsan hisset
Sara’’ demişti. Uzun bir zaman dinleyemedim, hissetmeye
çekindim, dayanamam dedim. O kadar çok şeyin yokluğuna alıştım,
alışmayı öğrendim ki hissetmek de neymiş? Alıştım. Geçen sene
babamızı yitirdiğimiz yirmi yıl olmuştu. Ağabeyim ''Feelings i''
çaldı; gözlerimi kapatıp elimde kalan koca adama sarıldım,
yitirdiğim koca adamı hissettim, özledim. Bu sene yaş almaya
geldiğim bu yerde, babacığımı yalnız anacağım. Hüzünlü değil,
karşılıklı rakı içeceğiz. Sevdiği gibi bir masa hazırlayıp, ilk
yudumda gözlerimi kısıp, var olanlara şükredeceğim. İkinci
yudumda yirmi bir yıldır söylediğim gibi keşke burada olsaydın
diyeceğim. Onu, istediği gibi anacağım, özleyeceğim.
19 Şubat 2011
A.Sara Aman
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

16.04.2011
|
|