http://www.yankiyazgan.com
Çocuk
yetiştirme alışkanlıkları toplumun işleyişine ilişkin ipuçları
taşır. Ne de olsa, “bugünün küçükleri yarının büyükleri”dir, ve
bu böylece devam edip gider. Kriz dönemlerinde, toplumsal
uyuşmazlık ve çatışmaların öne geçtiği durumlarda, sorunlara
nasıl yaklaşılacağının ipuçlarını, anneler ve çocuklarına
bakarak bulmayı deneyebiliriz.
Annelerin çocuklarına nasıl yaklaştığını Unilever’in “kirlenmek
güzeldir” ve “her çocuğun oynamaya hakkı vardır” kampanyaları
çerçevesinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 10 ülkede
2006-7’de yaptırttığı araştırma, ülkemiz annelerinin çocuklarını
büyütürken nasıl düşündükleri ve davrandıklarını gösteren ilginç
bulgular ortaya çıkartmıştı. Hatırlatayım:
Temel sorular, çocukların ev dışında oynamaları, bunun
yararları, ve ne ölçüde mümkün olduğu üzerine kurulmuştu.
Çocukların (evin) dışında özgürce oynuyor olmasının önemini net
ve doğru biçimde kavrayan annelerin oranı ülkemizde % 86 iken
(dünyadaki en yüksek oran), Türkiye’deki çocukların evden
dışarıda, parklarda, bahçelerde, sokakta oynama oranlarına
baktığımızda gördüğümüz oran ise, çarpıcı biçimde düşük: %28
(dünyadaki en düşük oran, dünya ortalaması % 60). ‘Çocuklar
oynamalı, çok faydalı; ama bizimkiler değil’ anlamına gelen
çelişkili bir sonuç. Peki, ama neden? Çocuklarını kendi
kaygıları sebebiyle evde tuttuklarını, “sokağa, dışarı
salmadıklarını” söyleyen annelerin oranı dünyada % 45,
Türkiye’de % 83. Annelerimize “Peki ama sizi tam olarak ne
kaygılandırıyor ki, çocuklarınıza yararlı olduğuna inandığınız
halde, onları yaşayarak öğrenme hakkından yoksun bırakacak
biçimde evde tutuyorsunuz, dışarı bırakamıyorsunuz” diye tek tek
sorulduğundaki yanıtlar, annelerin düşünüşlerini ve duygularını
yansıtıyor: “dışarısı güvenli değil (Türkiye % 83, dünya %65),
bir yerlerine bir şey olur, düşer bir taraflarını incitirler
(Türkiye %75, dünya ortalaması %57), (üşütür) hasta olurlar”
(Türkiye %48, dünya ortalaması %31)...
Annelerin
çoğu, çocuklarına her an bir zarar gelme olasılığını akıllarına
getiriyorlar. Bu olasılıkları düşünme eğiliminin evrensel
olduğunu, en çok gebelik ve doğumdan sonraki ilk birkaç yıl
boyunca yoğun olduğunu gösteren sayısız araştırma var. Ancak
ülkemizdeki annelerde bu kaygılar hiç hafiflemiyor. Annelerin
çocukların yaşayarak öğrenmesinin önemine inanmalarına rağmen,
çocuklarına zarar gelebileceği kaygısı ile, çocuğu ev dışına,
kendi haline bırakmaya içleri elvermiyor.
Kendine
güvensin, n’aparsa yapsın. “Peki, çocuklara özgürce oynama,
gelişme olanağı tanınsa, ne kazanmalarını beklersiniz?” diye
sorsak: kendine güven (% 59; aynı beklenti oranı özgüven
şampiyonu Amerikalılar için % 20). Sosyal anlamdaki gelişim,
yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise, daha
arka planda kalıyor (ülkemizde % 38, Amerikalılarda % 60 ).
Çocukların geleceğine dönük beklentileri (annelere) sorulduğunda
ise, “daha güvenli” bir gelecek umduklarını söylemeleri de ruh
hallerini yansıtıyor. Türkçe’deki (kendinden) emin olma ile
emniyet, (öz) güvenli olma ile güvenlik kelimeleri arasında
kurabildiğimiz ilişkileri, İngilizce’deki confidence ve safety
(ya da security) kelimeleri arasında kuramadığımıza dikkatinizi
çekmek isterim. Her lisan ait olduğu kültürün önceliklerini ve
eğilimlerini yansıtır. Bilmiyorum, başlıca beklentileri olan
güvenden annelerimizin anladıkları, altta kalmama, kendini
ezdirmeme (gerekirse, başkasını ezme) gibi, klinik görüşmelerde
olsun, toplum eğitim çalışmalarında olsun, çok sık dile
getirilen, sonuçta yine güvenlikle ilgili bazı davranışlar mı?
Güvenliğin olmadığı yerde, güven hissinin gelişmesi de mümkün
değil.
Ülkemizin
çocuk yetiştirme kültüründe çocuğun sadece ekonomik değer
taşımaktan çıkıp psikolojik bir değer kazanması, hem
sosyo-ekonomik açıdan farklı toplumsal kesimler, hem aynı
kesimden kuşaklar arasında, çocuklara yaklaşım açısından önemli
farklara yol açıyor.. Bir yanda geleneksel olarak bağımlılığı
körükleyen, bağımsız birey olma yolunda yetiştirmekten uzak
duran, itaate ve söz dinlemeye önem veren yaklaşım. Az ötede,
çocukların özerk, kendine güvenli olmasını, yaşayarak deneyerek
öğrenmesini isterken, bunun aileden uzaklaşmaya yol açacak
düzeye varmasından, kopmalardan kaygı duyan yaklaşım. Üçüncü bir
yaklaşım gerekli, ama henüz ortada yok.
Annelerin
yaklaşımlarını, ülkemize yön verenlerin topluma bakış açısına
benzetmemek mümkün değil. Ne de olsa, çocuk kalmış milletimizin
ebeveyn ihtiyacı sürgit devam ediyor.