| |
Haftanın Dizileri
Tam mavi değil...
Daha çok lacivert, biraz da mora çalıyor.
Garip.
Tanımlamak zor.
Aslında gereksiz de.
İnce, tılsımlı ve sonu olmayan yollar gibi minik bedeni
çizgilerle dolu.
Dikkatli bakınca görebiliyorum, çizgiler kesik kesik.
İlginç bir parlaklığı var.
Ama bu sürekli değil.
Gün içinde pırıltılı gelgitler yaşıyor.
O hep orada duruyor, belki gün geliyor, gidiyor.
Biliyorum o yüzden küskün ve hatta nazlı.
Bir ısınan, bir soğuyan hava, uzak köy evlerinin kiremitli
bacalarından tüten beyaz duman gibi, denizin üstüne
serildiğinde, o hep en kıyıda oluyor.
Bir yanı tuzlu, berrak, duru suda, bir yanı sarıya dönük kumda.
Gidip geliyor.
Sis, denizi denizden alıp sessizce, yüzüme bırakıyor.
İyot soluyorum.
Göz bebeklerimde dalgalar kırılıyor.
Yüzümde uzayıp giden çizikler, maviye dönüyor.
Uçuşan billur taneleriyle serinliyorum.
Yanaklarımdan deniz akıyor.
Kumda ağırlığımca iz bırakıp suyun gazoz köpüğü gibi kıpır kıpır
oynaştığı yere varıyorum.
Kıyıda, en kenarda, kararsız, nazlı hatta küskün deniz kabuğunu
seyrediyorum.
Ve yanındaki midyeyi
ve yanındaki minareyi,
istiridyeyi.
Sessizliğe martı çığlığı düşüyor birden.
İrkiliyorum.
Parmak uçlarımda deniz, göz bebeklerimde bir çift kanat...
Öylece kalıyorum.
Sis öyle beyaz ki, koca gagalı martı, bir leke gibi asılı
kalıyor boşlukta.
Minik midyeyi alıyorum sudan. Zaten aralık olan iki kabuğu biraz
daha ayırıyorum, avucuma deniz akıyor.
Kabukları birbirinden koparmadan, sarı kuma bırakıyorum, usulca.
Ve bekliyorum.
Denizin mor çizgili çocuk midyesi sanki bir kelebek gibi duruyor
sarı kumun üstünde.
Kanatlarını açmış uçmaya hazır bir kelebek gibi...
Öylece duruyor.
Kıpırdamadan.
Uçabilse denize gider biliyorum.
Suya gider, maviye, lodosa, poyraza, derine gider...
Sessizce dinlerim hikayesini. Anlarım.
Çünkü ben de durup durup denize gidenlerdenim.
Gün, güneş dinlemeden, yağmur, çamur düşünmeden.
Gözümü kaparım, denizin mavisi çağıldar önümde.
Derin maviye dalarım.
Ve ben ne zaman denize gitsem, deniz sesini, iyotunu, yosununu,
dalgasını, billurunu bir minik deniz kabuğuyla evime gönderir.
Bana onu paylaşmak düşer.
Ben bunu sevenlerdenim.
Fügen Ünal Şen'e
Bu dizileri dostlarıyla paylaşan sevgili Gamze'ye
Teşekkürlerimizle
Haftanın Fıkrası
Fıkra Köşesi
OFTALMOLOG [Günlük dilde "Göz Doktoru"
denir]
Günlerden bir gün ünlü bir oftalmologun
muayenehanesine, dünyaca ünlü bir ressam gelir. Ressam bir kaza
sonucu iki gözünü de kaybetmiştir. Üstelik birçok “büyük”
doktora gidilmiş ve maalesef hiçbir sonuç alınamamıştır. Uzun ve
titiz bir muayeneden sonra, göz doktoru ağır fakat kararlı bir
ses tonuyla:
- Sanırım bu vakayı kurtarabilmemiz mümkün !
Dünyaca ünlü ressam zaten her şeye hazır, nerdeyse sevinçten
uçacak. Derhal ameliyat günü belirlenir ve her şey istenilenden
de daha mükemmel gelişir. Artık iki göz eskisinden de daha iyi
görmektedir.
“Kontrol” denilen ücretsiz muayeneler, “Diğer meslektaşlarıma
danışmam lâzım” denilen namı-diğer “Konsültasyon” veya katmerli
ödemeli tetkikler, hiçbir sorunun kalmadığını müjdelemektedir.
Aradan iki ay geçer ve ünlü ressam koltuğunun altında paket
içinde özenle sarılmış büyük bir tual ile muayene-haneye gelir.
- Doktorcuğum, herkes için gözünün ışığı kıymetli, ama siz bana
sadece gözümü değil, hayatımı da geri verdiniz. Sizin için
yaptığım bu resmi teşekkürlerimle kabul etmenizi rica ediyorum,
der.
Doktor tuali paketinden çıkartır ve gözlerine inanamaz. Resimde
sadece bir GÖZ vardır. Ve göz bebeğinde yine fırça ile yapılmış,
doktorun minik bir portresi. Öyle mükemmel ki nerdeyse fotoğraf
halt etmiş.
Doktorun ağzından hayranlıkla şu sözler dökülür:
- Allahtan “Ürolog” değilim!..
Anılı Fıkralar,
Haluk Işındağ
ISBN 975-7225-O-X
Haftalık Yenilikler
|
|