Kurtuluş Savaşından sonra, sayıları
hiç te küçümsenmeyecek kadar "milletvekili":
"Misak-ı Milli sınırları içinde
doğmayanların Milletvekili olmamaları" için dilekçe verdiler.
Mustafa Kemal Atatürk, Trablusgarp'tan Suriye'ye kadar savaştığı
cepheleri sıraladıktan sonra:
"Ben bu savaştığım yerlerde olmasaydım şu anda bu efendilerin
doğdukları yerler, milli sınırlar dışında olacaktı.
Vekili olduğu illerdeki
vatandaşlarıma soruyorum.
Vekilleri ile aynı
düşüncede midirler?"
[İçerik
olarak alınmıştır]
Haftanın Fotografı
O bize, kapı aşındırmak yerine ev
sahipliğini öğretti
Kral 8.
Edward Dolmabahçe'de
Meclis konuşmasından. İş Bankası
Kültür Yayınları:
TBMM Gizli celse zabıtları cilt-3
"... Hepiniz bilirsiniz ki,
Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye’mize zararıyla,
Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün
dünyayı etkileyen, milletimizin hayatini ve ülkemizi tehdit
altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla
gerçekleşmiştir.
Eğer güçlü bir Türkiye varlığını
sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var
olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Peşte ve Belgrat'ta
yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü
edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, ayni kaynaktan
esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve
güçlendirmişlerdir."
"... Bir şeyin zararıyla, bir
şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar
görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün
ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye
gerilemiş, düştükçe düşmüştür.
Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan
kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan
çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak
etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular,
fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında
yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan
kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür.
Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız
uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek,
Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin
iç hayatına, iç yönetimine islemiş ve sızmışlardır. Böyle
elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde
etmişlerdir."
"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de
ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı
bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en
çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur.
Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka
Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine
uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım
zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki
yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla
yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte,
böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla
karşılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat
olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl,
biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür."
"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız
maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye
ve Türk halki, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse
görülür ki, Türkiye Doğu 'Maneviyatı’yla sona eren bir yol
üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batinin birleştiği yerde
bulunduğumuz, Batıya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl
mayamız olan Doğu maneviyatı'ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç
şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok
olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez (bundan)."
"... Bu düşüsün çıkış noktası
korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa
başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar
karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi atıl ve çekingen
bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının
gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de
fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı.
Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize
adam olmamıza ihtimal yoktur." Bizim canimizi, tarihimizi,
varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe
edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı.
'Onlar bizi idare etsin' diyorlardı."
(Meclis konuşmasından.)
...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara
yem olurlar.
Baba ve iki küçük çocuğu ormanda
gezintiye çıkmışlardı. Bir süre yürüdükten sonra çocuklardan
biri, “Baba, çok yoruldum” dedi. “Beni kucağına alır mısın?”
Baba yürümeyi sürdürerek yanıtladı oğlunu:
“Üzgünüm, seni kucağıma alamam” dedi. “Ben de çok yorgunum.”
Çocuk aldığı yanıttan
hoşlanmamıştı, bu kez ağlamaya başladı.
Baba tek sözcük söylemeden durdu ve ağaçtan bir dal kesti.
Dalı bıçakla düzeltti ve oğluna verdi.
“Al oğlum, sana güzel bir at” dedi.
Çocuğun gözleri mutlulukla
ışıldadı. Büyük bir coşkuyla sıçrayarak ata bindi ve atına
vurarak evine doğru yürümeye başladı.
Baba kendilerini şaşkınlıkla
izleyen kızına döndü bu kez:
“İşte yaşam budur kızım” dedi. “Kimi zaman sen de ruhsal ya da
bedensel açıdan yorgun olduğunu duyumsayabilirsin. İşte o zaman
sen de kendine ağaç dalından bir at bul ve mutluluk içinde
sürdür yolunda ilerlemeni...”
Sonra da tane tane açıkladı
sözlerini:
“Bu at bir arkadaş, bir şarkı, bir şiir, bir çiçek, belki de bir
çocuğun gülümsemesi olabilir. Çevresine bakınıp böyle bir atı
arayan herkes onu bulabilir” dedi ve bir de öğüt verdi kızına:
“Yaşamın ne denli zor olduğunu düşünürsen, senin için yaşam o
denli zorlaşır.”
Seda Fırat'a
teşekkürlerimizle
Haftanın Şiiri
Büyük Taarruz
.....
Dağlarda tek tek ateşler
yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam nasıl
ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel,
rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki
mavzerinin yanında, birdenbire
beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: "Üç", dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
.....
Ali Onbaşı
bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu:
"Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler
kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir
halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el
kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana
kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim..."