Sokakların adı değiştiriliyor.
Mahallesinde sevgiyle anılmış, ülkesi için çabalamış nice
insanımızı
hatırlamak, hatırlatmak yerine isimlerini yenilerini
değiştiriyoruz.
Bu bir kimlik unutturma değil midir?
Çaresizseniz, çare sizsiniz !
Çare için
aşağıdaki satırları fare ile tarayın.
Omuz
Omuza, gönül gönüle ve daima birlikte,
ilkelerimizden ve
hukuk devletinden asla ödün vermeden Denizce
Haftanın Fotografı
"Kulaklarınızı tüm eleştirilere kapatın! Yirmi yıl sonra birer
kahraman olarak anılacaksınız !"
İnsanin ortak
kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...
Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil... Ölmek, belki bazen.
Bize düşen yaşamak. Koşullar ne olursa olsun yaşamak...
Ayakta kalmak... Hadi sıyırttın sıyırttın, hayatta kalabildin
zar zor...
Uzun yaşamak, bir ayrıcalık. İyi, güzel...
Ama ayakta kalmak, kalabilmek. Ceza! Müthiş bir ceza!
İlkokuldaydım,
birinci sınıfta. Hiç unutmadığım bir cezaya çarptırıldım.
Karatahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya dönük,
ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak...
Utanıyorum,
midem bulanıyor. Ölmek istiyorum. Herkesten nefret ediyorum,
herkes ölsün istiyorum. Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı
hissediyorum: Kabak çekirdeklerim!
Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim.
Mahmut'la (benden bir buçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa
gidiyor) eve giderken yiyecektik. Evimiz taa tepede, Abidin Paşa
Köşkü'nün orada. Bahardı... Bademler açmış, tepeye giden toprak
yol bomboş. Ev yok pek. Apartman hele hiç yok. Göz alabildiğine
tarla. Papatyalar, gelincikler. Hadi be sen de!.. Ne diye
ölecekmişim...
Mati'cigimle
güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek, konuşa gülüşe eve gitmek
varken!
Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar
peşinde ayakta kalabildiğimi görüyorum.
Öleceğimi bile
bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma! Değer mi?..
Bir şey yap, Met'i anımsıyorum, sevgili Aziz Nesin'i...İçim
ısınıyor yeniden.
Kalk hadi diyorum, durma koş, bir şeyler yap. Yaşa...
Dur diyorlar bir yandan da, koşma... Yeter dinlen artık.
Koşma...
Öl artık!
Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha..."
Bir diyetisyen, huzurevinde geniş
bir kalabalığa konferans vermektedir:
"Midemize düşünmeden indirdiğimiz her şey bizleri öldürebilecek
kadar tehlikeli olabilir.
Kırmızı et kanser yapar, gazlı
içecekler midemizin dokusunu tahriş eder, sebzeler öldürücü
bakteriler barındırabilir, Çin yemekleri karbonhidrat
yüklüdür...
Ayrıca hiçbirimiz içme suyunun
barındırabileceği mikropları uzun vadedeki etkilerinin farkında
bile değiliz.
Fakat bir yiyecek vardır ki
içlerinde en tehlikelisidir. Hepimiz onu mutlaka yemişizdir ya
da yemek zorunda kalabiliriz.
İçinizde birisi en ciddi
rahatsızlıkları yaratacak ve uzun yıllar bizlere acı verebilecek
bu gıdayı tahmin edebilir mi ?"
Ön sıralardan 75'lik bir ihtiyar
nerdeyse hiddetle:
"Düğün pastası"
Alıntılarda "Denizce" yi hatırlamanız bizleri
sevindirecektir.
Püf Noktası
YALANCININ MUMU
Lieberman'ın araştırmalarına göre, birinin yalan söyleyip
söylemediğini aşağıdaki ipuçlarıyla anlayabilirsiniz:
Yalan söyleyen kişi göz temasından kaçınır, göz göze gelmemek
için elinden geleni yapar.
Yalan söyleyen ya da bir gerçeği saklayan kişi, ellerini ve
kollarını daha az kullanır.
Kendisine soru sorulduğunda elleri sımsıkı kapanıyorsa ya da
avuçları aşağı dönükse bu yalanın ya da kandırmanın sinyalidir.
Ellerini yüzüne ya da boynuna doğru götürüyor olabilir ama
bedeniyle teması sadece bu kısımlarla sınırlı kalır.
Verdiği cevap nedeniyle içinin rahat olduğunu göstermeye çalışan
kişi belli belirsiz kaçamak bir şekilde omzunu silker.
Kişinin el kol hareketleri ile söylediği sözler arasında
zamanlama hatası vardır. Baş hareketleri mekaniktir.
Şaşırmış, korkmuş ya da mutluymuş rolü yapıyorsa, yüzünde
beliren ifade, ağız bölgesiyle sınırlı kalacaktır.
Kambur durur, kapıya bakar.
Yalan söyleyen kişi ayakta dururken ya da otururken konuşma
sırasında sırtını dik tutmaz.
Kendisini itham eden insandan uzaklaşmak isteğiyle muhtemelen
bakışlarını kapıya doğru çevirir.
Konuştuğu insanla ya çok az fiziksel temas kurar ya da hiç
kurmaz.
İşaret parmağını ikna etmek istediği kişiye yöneltmez.
Kendisini itham eden kişiyle arasına birtakım nesneler koyar.
Bilinçaltından sızan gerçek duygular, düşünceler ve niyetler dil
sürçmesi şeklinde ortaya çıkar.
Karşısındaki kişi anlattığı hikayeye inanana kadar fazladan
bilgi vermeye devam eder.
Sorulara asla doğrudan cevap vermez, dolaylı olarak ima eder.
Yalan söyleyen kişi, 'ben, biz ve bizim' gibi zamirleri ya çok
az kullanır ya da hiç kullanmaz.
Kullandığı kelimeler açık ve net olmayabilir.
Sorulan soruya oranla aşırı bir tepki gösterir.
Yalan söyleyen kişi, bütün sorularınıza cevap verebilir ama
kendisi size soru sormaz.
Haksız yere suçlandığına sinirlenmez
David J. Liberman'ın araştırmasına göre, yalan söyleyen kişi,
konu değiştirildiğinde rahatlar ve gerginliği azalır.
Yalancıları tanımanın diğer yolları da şöyle:
Haksız yere suçlandığına sinirlenmez.
"Gerçeği söylemek gerekirse", "Dürüst olmak gerekirse" ve "Neden
yalan söyleyeyim ki" gibi cümleler kullanır.
Soruyu önceden düşünmüş ve cevabı hazırlamıştır.
Sorunuzu tekrar etmenizi ister ya da soruya soruyla karşılık
verir.
Konuşmasına, 'Yanlış anlamanı istemem ama' gibi bir cümleyle
başlar.
İlginizi dağıtmak için şaka yapar ya da dalga geçer.
Daha ayrıntılı açıklama gerektiren konuları sıradan bir şeymiş
gibi aktarır.
Hikayesi o kadar inanılmazdır ki, sırf bu yüzden inanırsınız.